Ceren Kaçar'la gitmekle kalmak arasında

-
Aa
+
a
a
a

Açık Dergi: Portreler'de bu hafta 20 sezondur tiyatro sahnelerinde izlediğimiz, Reka Kolektif'in kurucularından ve Seyyah grubunun büyüleyici sesi Ceren Kaçar'ı ağırlıyoruz! Çocuk yaşta Şehir Tiyatroları'nda başlayan oyunculuk serüveninden Kadir Has Üniversitesi'ndeki sosyoloji eğitimine; geleneksel kalıpları yıkan post-dramatik tiyatro denemelerinden Anadolu'nun unutulmaya yüz tutmuş dillerinde türküler söyleyen Seyyah grubuna kadar sanatçının çok yönlü dünyasına doğru keyifli bir sohbet ettik.

""

İlksen Mavituna:Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bugün Ceren Kaçar'la birlikteyiz. Hoş geldin Ceren.

Ceren Kaçar: Hoş buldum.

İ. M: Evet, oyuncu, şarkıcı, müzisyen, performansçı hepsini konuşacağız. Multidisipliner olmayı, bir elinde birçok torba birden taşıyabilmeyi falan nasıl beceriyorsun bunu anlatmak istiyorum ama önce şöyle bir anekdot: Apaçık Radyo'nun geçen şenlik zamanında "Seyyah gelecek" dediler. Müthiş şenlik yapacak bir ekip olarak burada filan. Soundcheck alınacak. Aynen bu stüdyoya yerleşmek üzereyiz filan. Grubun şarkıcısını tanıyorum bir yerden. "Niye tanıyorum acaba filan" diye düşündüm. Çünkü iki hafta önce aslında tiyatro sahnesinde izlemiştim Ceren'i, Jonas'la Evlenmek'te. Böyle çok art arda. Sonra bir baktım zaten Eraslan Sağlam'la bizim... Sunucumuz, çok kıymetli dostumuz. Eraslan'la da hemen selamlaştın. O noktada anladım böyle bir kompleks bir durum var. Onun da heyecanını çok net hatırlıyorum hakikaten. Sahnede izlediğim biriyle müzik üzerine konuşmak... Ceren Kaçar 20 sezondur tiyatro sahnesinde.

C. K: Evet.

İ. M: Bu çok kısa bir zamanda çok şey sığdırmak manasına geliyor. Nasıl hissediyorsun? Yorgun mu, yoksa daha motive mi? Yirmi sezonun sonu nasıl hissettiriyor sana?

C. K: Ben Şehir Tiyatrosu'nda başladım tiyatroya. Sekiz yaşındaydım. Ve o zaman tabii tiyatronun ne olmadığını ve ne olduğunu bilecek bir bakışta değilim. Sekiz yaş... Evet, orada bir çocuk eğitim birimi var Şehir Tiyatrosu'nda. Herhalde yetmiş yıldır devam ediyordur Ferih Egemen'in kurduğu bir şey. İstanbul'a yeni taşınmıştık. Ben böyle bir çocuk olarak kendimi bulmaya çalışıyorum bu şehrin içinde falan. Orada iki yıl süren bir eğitim aldım. Sonra da Keşanlı Ali Destanı'yla başladım. Eraslan abiyle birlikte oynuyorduk. Evet. En son da iki yıl oldu galiba ben Şehir Tiyatrosu'ndan ayrılalı. Yine Cadı Kazanı'nda oynuyordum. Yine Eraslan abiyle birlikte oynuyorduk.

İ. M: Ve son oyununuzu birlikte oynamışsınız. Keşanlı Ali de çok uzun süre oynadı değil mi?

C. K: Tabii, altı sezon oynadı. İzlemiş miydin?

İ. M: İzledim tabii Eraslan'ın yakın mesai arkadaşı olarak. Müthiş. O tempoya uyum sağlamak da aslında değil mi?

C. K: Aslında benim hayatım hep öyleydi. Şimdi çocuk oyuncu olarak başlayınca hani okula gidiyorum. Okul gibi bir sorumluluğum var. Bir yandan da işte Şehir Tiyatrosu'nda ayda dört hafta, haftada yedi oyun oynuyoruz. Ve işte çarşamba matine suare oynuyoruz, cumartesi matine suare oynuyoruz. Doğru hatırlıyorsam pazar da matine oynuyorduk o zaman. Şimdi artık çocuk oyunları var.

İ. M: Çocuk oyunları var.

C. K: Ama ben de Darülbedayi'den eski anılar anlatabildiği kadar gerçekten vakit geçirdim orada. Sonra da işte Reka Kolektifi'ni kurduk. Ben Şehir Tiyatrosu'ndan ayrılırken tam aslında Kadir Has Üniversitesi'nde... Yüksek lisans yaparken tanıştığım arkadaşlarımla ve orada da iki oyun yaptık geçtiğimiz sezonlarda. Yani yıllardır aslında böyle hani o tempo benim hayatımın da kendisi olduğu için, o olmadığında ben... "Bu anormal bir şey. Ne oluyor? Benim niye boş vaktim var falan?" gibi bir duruma düşüyorum.

İ. M: Bu sırada üniversitede sosyoloji mi var? Yanlış biliyorum.

C. K: Aslında tiyatronun içinde büyüdüm. Şehir Tiyatrosu çok okul bir yer. Çok da yoğun akan bir yer bir tarafta. Bir yandan şeyi keşfettim işte, bir dönem sivil toplumda çalıştım. Bir vakıfta çalıştım. Farklı gelişenlerle çalıştım. Fransa'da bir göçmen kampında çalıştım bir yıl falan. O dönem şeyi fark ettim; ya benim dünyayla ilgili... Daha böyle performatif olmayan, kitap gibi, başka bir tarafından daha dünyaya bakmak istiyorum. Çünkü tiyatro bunu anlamak için çok güzel bir alan. Hem metinle haşır neşir olurken evde, kendi mesainde çok güzel bir alan. Hem seyirci koltuğundan gerçekten dünyayı anlamlandırmak için... Bir modelleme sunuyor sana ve çok fazla soru açılıyor kafanda yine. Ama bir yandan da böyle daha hayata karıştığım ve... Nasıl anlatsam? Toplulukları anlamak istedim yani, öyle diyeyim. Ve öyle bir sivil toplum deneyimiyle sosyoloji okumaya karar verdim. Başka bir alanda da bir bilgim olsun, dünyaya farklı bir yerden bakayım istedim.

İ. M: Bu tabii tiyatroyu da besleyecek bir şeyden bahsediyoruz.

C. K: Öyle oldu ama bir yandan da tabii dezavantajı da oldu. Çünkü böyle çok hani akıl merkezindesin, çok makale okuyorsun, yazıyorsun işte... Bir şeyleri kıyaslıyorsun, karşılaştırmalı okuyorsun falan işte, eleştiriyorsun. Oyuncu bedeninde ya da performans tarafında daha onları serbest bırakan, bu kadar analiz eden değil de... Daha yaşayan bir yerde olmak gerekiyor herhalde. Benim öteki tarafım da böyle bir dengelemeye çalışıyor ikisini halen.

İ. M: Tam bu noktada Reka'yı konuşmak iyi olur diye düşünüyorum. Jonas'la Evlenmek ikinci oyunuydu, değil mi? Yanlış biliyorum. Sanırım ilk oyununuzu izlemedim.

C. K: Aşalım Bunları'ydı. Aşalım Bunları, evet.

İ. M: Ama ilk orada duydum sizi. Yanlış anımsamıyorsam Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB). Böyle bir grup var arkadaşlar, Reka Kolektifi diye sizi böyle taltif etmişti yani.

C. K: Yılın Genç Ekibi ödülünü verdiler bize.

İ. M: Yılın Genç Ekibi ödülünü vermiştik. Kadir Has'ta oynuyordunuz.

C. K: Kadir Has'ta aslında oyunun ilk provalarını yaptık. Orada oyunu çıkardık. 14 ay sürdü ilk oyunumuzu yapmamız. Sonra oyunu aslında İstanbul'un farklı sahnelerinde oynadık.

İ. M: Oynadınız, evet. İşte o sezon koşturması, affedin ben onu izleyemedim.

C. K: Bu yıl bitirdik Aşalım Bunları'yı. Bu sezon son kez oynadık. 4 sezon sürdü toplam. O bizim aslında ilk denememizdi. Biz bir araya gelmiş, farklı sosyal bilimler alanında eğitim almış da çok insan var ekipte. Hem tiyatro ile ilgilenen hem de işte Aslı yazarımız psikoloji mezunu, Efe edebiyat mezunu, Görkem hukuk mezunu. Böyle Şenay medya ve performansı birlikte okumuş. Böyle hani farklı alanlardan orayı nasıl besleriz? Aslında biz akademik olarak masada okuduğumuz, etkilendiğimiz, biraz bize dünyayı, çevremizi anlatan şeyleri tiyatro sahnesinde nasıl canlı kılabiliriz? Ve seyirciye buradaki soruları bizim için de hala soru olan ve hep o soruya bir cevap aradığımız o yolu... Nasıl seyirciyle birlikte soru sorduğumuz bir atmosfere dönüştürebiliriz? Tiyatro zaten tam olarak herhalde bizim anladığımız kadarıyla bunu sormaya çalışıyor. Bir araya geldiğimiz alanlarda, hani o dirsek temasında bulunduğumuz yerlerde... Gerçekten merak, beraber nasıl neyi merak edebiliriz? Benim için böyle bir yerde, daha soru sorduğumuz bir yerde. Aşalım Bunları da hem böyle form olarak, bir tiyatro formu olarak o soruları soran, daha postdramatik yapıda bir metin. Ama böyle postdramatik deyince de hani bu formu Avrupa'dan ödünç almaya çalışan değil de... Hem metinsel olarak hem sahneleme olarak daha kendimizinkini bulmak isteyen bir yoldu, bir arayıştı.

İ. M: Postdramatik biraz böyle daha konvansiyonelden kopmuş manasında.

C. K: Dramatik metinde böyle bir çatı oluyor, belli bir üçgen oluyor. Mekan, zaman için bir form oluyor aslında. O formu bilinçli bir şekilde yıkıp yeniden yapılandırdığınızda... Ve seyirciye de böyle kronolojik bir şey sunmuyorsunuz. Tam olarak böyle bir hikaye var ama o hikaye tam da bir hikaye değil. Böyle parçalanıyor ve daha parçalı bir yapı sunuyorsunuz seyirciye. Oyunculuk için de çok... Enteresan. Çünkü her şeyi birlikte keşfettik. Gerçekten. Çünkü başka alanlardan geliyoruz. Bir formasyon olarak tiyatro okumadık hiçbirimiz. Hepimizin işte daha böyle alaylı tecrübeleri var. Bir odanın içinde ya motivasyon ne demek? Ya bir oyuncu sahneye çıktığında biz onu o olarak değil de bir karakter olarak niye görüyor olabiliriz? Ve böyle performatif olanla şimdi olan hali hazırda akan arası nasıl bir bağ var? Bunları sorarak aslında...

İ. M: Yaratıcı sorular bir yandan da.

C. K: Ama gerçekten tartışarak, sorarak, öğrenmeye çalışarak, merak ederek, deneyerek ve yanılarak götürdüğümüz bir süreçti. Çok şey öğrendim. Okulda öğrendiğimden daha farklı şeyler de öğrendim gerçekten deneyip yanılırken.

İ. M: Yani hem sosyal bilimler tırnak içinde manasında hem de tabii... Sahnede de Şehir Tiyatrosu'ndan da çok farklı bir formasyonu konuşuyoruz.

C. K: Tabii, Şehir Tiyatrosu'nda tabii orada bir biçim var. Aslında bir biçim önerisi var. Farklı farklı yönetmenlerle çalışma fırsatınız oluyor bir oyuncu olarak. Bir sezonda üç yönetmen, dört farklı yönetmenle çalışıyorsunuz. Hem kurum içinden hem de kurum dışından birlikte çalıştıkları yönetmenler. Herkes aslında kendi önerisiyle geliyor. Ama daha bir yapı var orada, hem kurum olması sebebiyle. Daha böyle hani deneyelim, arayalımdan ziyade bir ürün ortaya koyma kaygısı daha yüksek, çok normal.

İ. M: Bir vaadi var, bir standardı var çünkü.

C. K: Bir vaadi var ve seyirciye bir şey sunuyor ve bunu yüz küsur yıldır yapıyor yani.

İ. M: Tabii canım, müthiş.

C. K: Kendi biçimiyle yapıyor. Tabii ki kendini yeniliyor ama... Reka benim aslında tam o hani kurum, okuldan çıkıp... "Ya ben bir şey yapayım, biz bir şey deneyelim birlikte." dediğim bir yerdi. Bir kolektif olarak aslında, ortak karar alarak, birbirimizi ikna etmek için mücadele vererek, bir masanın etrafında gerçek tartışmalar yürüterek, işte akademik makaleden de feyz alarak, işte bir şarkıdan da beslenerek... Buna da ''Devised'' (Ortaklaşa Üretim) diye Türkçeleştirilen bir isim konuldu. İşte çeşitli doğaçlamalar yapılıyor, oyunlar oynanıyor, birlikte metin yazımına giriliyor. Birlikte yapı kuruluyor, yapı sökülüyor gibi bir kolektif üretim süreciydi. Ben kolektif üretim süreçlerine çok tutkuyla bağlıyım. Biraz hani insanın oyuncu olarak da kendini böyle başka bir şey sanmasının önüne geçiyor bence.

İ. M: Kendi sınırlarını görüyorsun çünkü, ne yapabiliyorsun?

C. K: Evet, kendine dışarıdan bakamıyorsun. Bir performansın içindeyken ne ürettiğinden diğer bir göz olmadan aslında çok da haberdar olamıyorsun. Ne kadar olmalısın onu da bilmiyorum. Daha esnek ve daha açık, daha böyle hesapsız olabilmeli bence oyuncu. Kendimi bu alanda geliştirmeye çalışıyorum. Kolektif ve birlikte düşünmek ve birbirimize eleştirel gözle bakabilmek aslında bizi o anlamda çok geliştirdi. Sonra Jonas'la Evlenmek'i üretmeye karar verdik. Aslında onun bir fikri vardı. Tam deprem sonrasıydı, 6 Şubat depremleri sonrası. Böyle çok depresif ve yıkılmış bir haldeydik ve hani tiyatro yapmaya nasıl insan hani... Kendini böyle çok şey görüyorsun, her şeyden kopuk, bambaşka bir yerde bambaşka bir şey yapmaya çalıştığını düşünüyorsun ve gerçekten motive olamıyorsun. Ne oyunu oynamaya, ne prova yapmaya.

İ. M: Anlamsızlaşıyor her şey.

C. K: Her şey çok anlamsız. "Ben bu dönemde şu an bununla mı uğraşıyorum? Hayatta ben buna mı verdim emeğimi falan?" Bir an anlamsızlaşıyor ama sonra şunu fark ediyorsun: Evet yani bir araya gelmek, getirdiği için, doğası gereği iyi ki de bunu yapıyorum'a da geldi sonradan o kriz dönemi geçtikten sonra ama... O depresyonun ortasında benim İsveçli Jonas diye bir arkadaşım var, Seyyah'ta birlikte çalışıyoruz. Ben Jonas'a böyle mutsuz bir evlilik teklifi mesajı attım. Bir ses kaydıyla yani ben... Buradan gitmek istiyorum ama gitmek istemediğim için kendimi aptal gibi hissediyorum. Türkiye'de çünkü bütün jenerasyonum iyi bir liseden mezun oldu, herkes böyle işte doktor oldu, mühendis oldu falan. Şimdi herkes gitti ve geride kalanlara da böyle bir "Niye gitmek istemiyorsun ki? Acaba yeterince zeki mi değilsin de gitmek istemiyorsun? Yani orada o mücadeleyi başaramayacağını mı düşünüyorsun?" falan gibi böyle tetikleyici, çok neoliberal sorular var. Hani ben burada kalmak istediğim için ben aptal mıyım ya? Hani aklım mı yeterince çalışmıyor? Çok mu duygusal bir karar veriyorum diye düşünüyordum. Jonas'a da böyle bir şey attım yani "Bir güvenceye ihtiyacım var galiba. Hani evlenelim ve ben gelmeyeceksem de gelmeyeyim ama bu orada dursun bu ihtimal yani." Sonra aslında...

İ. M: Çıkış kartı mı olsun?

C. K: Evet. "Bir dakika ben neden gitmiyorum? Neden sen gidiyorsun falan..."

İ. M: Herkes bunu inanın düşündü birkaç kere.

C. K: Evet, ekipteki oyuncular dedi ki: "Bir dakika, bir dakika biz buradayken sizin nasıl bir güvenceye ihtiyacınız var?" Ve bu aramızda böyle bir çekişmeye döndü. "Ben Jonas'la evleneceğim, ben Jonas'la evleneceğim. Çünkü ben gitmeliyim, çünkü..." Ama o 'çünkü'ler de böyle hem içimizdeki şeyi gösteriyor: Yanlış bir Avrupa görseli var. Gerçekte hiç var olmayan. Hatta İsveç'te sağ çok inanılmaz bir yükselişte. Ve Jonas aslında İranlı. Benim arkadaşım olan Jonas, oyunda Jonas'ın kim olduğunu hiç söylemiyoruz, canlanmıyor kimse. Benim arkadaşım olan Jonas'ın da babası İran'dan göçmüş birisi. O da orada çok büyük bir ırkçılıkla mücadele ediyor, hayatta kalmaya çalışıyor bir müzisyen olarak. İsveç aslında bildiğiniz o altın topraklar değil diyor her konuştuğumda. Ama aslında biz birbirimizin hem Türkiye'ye karşı hem gitmeye karşı, gitmekle kalmak arasında diye oyunun ana çıkış merkezine benimsedik. Aslında gitmekle kalmak arasındaki o yer tam bir yarışma olduğu için de bir televizyon yarışması formatı koyduk ortaya. Yarışmayı kazanan gidecek dedik. Ama işte kazanılıyor mu? Kazanmak ne demek? Kazanmak diye bir şey oyunun içine koyamadık da provalarda. Çünkü Araf kazanılacak bir yer değil. Yani ne kalmak ne gitmek bir kazanım hissi yaratamaz galiba. Çünkü bu totalde bir yas hikayesi. Aşalım Bunları da bir yas hikayesiydi. Biz jenerasyon olarak bize ait olmayan bir yası nasıl taşıyacağımızı bulmaya çalıştığımızı hissediyoruz gibi.

İ. M: Neyin yası sence bu?

C. K: Ya neyin yası? Aslında gerçekleşmemiş vaatlerin yası. Bu jenerasyona böyle vaat edilmiş. Yani çalışırsan olur, yaparsan gider. İşte demokrasinin vaadi. Aslında neoliberalizmin bize birey olarak bir girişimci gibi davranmasının bazı vaatleri var. Yani "kendine bu yatırımı yaparsan şu çıkar", hepimizin şirketleşmiş olmasının... Bütün bunlar belli bir dünyaya şimdi baktığımız yerden bir hayal kırıklığı yaratıyor. Kocaman bir hayal kırıklığı ve aslında öfkelenip de suçlayacak birini de bulamıyorsun kolaylıkla. Çünkü bu böyle işte yani doğa gibi gerçekten artık, yani böyle hissettiriyor.

İ. M: İnsan kendini performansın içinde buluyor tabii ki bundan çıkmaya çalışırken.

C. K: Tabii ki. İki oyunda da yine o şeyi... Hep böyle bir performansın performansındalar. Yani birilerini oynamaya çalışıyorlar çünkü hayat nasıl yaşanır sorusuna dürüst bir cevap verecek bir cesaretleri yok. Yani bir şeyin zorluğuyla karşılaşacak, gerçekten elini böyle ateşin içine sokacak bir cesaretleri yok. O yüzden de biraz clown'lar. Bence ben onları çok clownesque görüyorum iki oyunda da. Jonas'la Evlenmek İKSV'de prömiyer yaptı. Geçen yılın festivalinde. O da aslında bizim daha fazla, bu kadar alternatif ve genç bir kolektifken... Sadece bizi belli kişiler bizden haberdarken, o şey büyümüş oldu. Çok daha farklı yaş gruplarından ve sosyal çevrelerden seyirciye ulaşma fırsatımız oldu. Oyunu çok seven kadar böyle hiç sevmeyen de var. "Bu ne, ne yapıyorsunuz siz?" diyen de var.

İ. M: Ha böyle videonuz var oradan biliyorum.

C. K: Tabii, tabii.

İ. M: Kendinizle dalga geçtiğiniz müthiş bir video.

C. K: Ya o tiyatro endüstrisiyle bir dalga bir yandan da yani artık. "Bu oyun çok güzel mutlaka gelin" diyen video gördüğümüzde hani... Ne diyecektim ki ağzına kamera sokulmuş oyuncu var kameranın arkasında. "Beğendin değil mi?" diye soruyor. Tabii ki hani bir performansa giriyorlar oradakiler de. Biz onunla dalga geçtik birazcık.

İ. M: Evet ama bana şey gibi de geldi, az evvel söylediğin hani bu postdramatik derecede bir yandan da hani işaret ediyordu. Yani o oyun beklentisi burada karşılanmayacak, biz burada başka bir şey yapıyoruzu da söylüyor. Bir yandan tiyatronun o çok ciddi, vakur halini de şöyle bir yıkıyordu o video. Ben çok yakıştırmıştım yani reklamı.

C. K: Onunla çok ilgileniyoruz ya, bir kolektif adına söylüyorum. Hani o ciddiyet, böyle seyircinin şöyle oturması gerekir, böyle bakması gerekir, biz böyle davranmalıyız, tiyatrocu dediğin şöyle konuşur falan. Biraz belki işte dediğim gibi bir kurumdan çıkmış olmanın şeyi de vardır üstümde yani. Bir onu atmak istemek ama ekipteki diğer herkeste de öyle. Madem bir şeyler bu kadar zor, madem o oyunu kuralına göre oynasak da bir yere varamayacağız. Çünkü öyle gözüküyor. Yani asansör bozuk anlatabiliyor muyum? Yukarı çıkılmıyor zaten.

İ. M: Çıkılmıyor zaten.

C. K: İlk oyunun teması da öyle: Bozuk bir asansörde ölen bir çocuk. Madem öyle, o zaman nasıl istiyorsak öyle yapalım. O zaman keyfini çıkaralım, yan yana olalım. Birlikteliğimizde kalalım.

İ. M: Evet, kreatif bir süreç olsun bari değil mi? Evet, denemiş olalım.

C. K: Gerçekten ne yapmak istiyorsak onu deneme fırsatı sunalım birbirimize. Bu gittikçe daha zorlaşıyor. Bu bir lüks bu arada. Kadir Has Üniversitesi'nin bize desteği olmasaydı ya da İKSV bu gerçekten merakla deneyen insanlara destek olmak istemeseydi ve diğer destekçilerimiz de söyleyeyim. Maddi olarak da şey, Fongogo'dan gelen destekçiler ve bireysel destekçiler... Bir yandan gerçekten seyircinin orada olması, oyunun konuşulması... Hani bu yaptığımız şeyin bir yere doğru gittiğini görmesek belki... Yani vazgeçebilirdik. Bu bir lüks.

İ. M: Tabii.

C. K: Bu bir şans, onun da farkındayız tabii ki.

İ. M: Lüks ama tabii ki burada bir cesaret var. Ayrıca o teşebbüsün kendisi de çok kıymetli yani. Kendinizi ortaya koyuyorsunuz ve orada hani zihinler birbirine giriyor, ortaya yeni bir şey çıkarılmaya çalışılıyor ve gerçekten sahici dertler konuşuluyor. Üstelik dediğim, az evvel de söylemeye çalıştığım gibi bu konvansiyonun da dışında bir yerden olduğu için... Ekstradan bence cesaretten konuşmak gerekiyor ama işte Reka Kolektifi. Bakalım neler olacak. Şimdi hani onu sormayayım, merak da ediyorum bir yandan. Üçüncü oyun nereden, ne çıkacak falan. Kim bilir.

C. K: Kim bilir.

İ. M: Zaten orayı Reka'yı takip ederiz biz Açık Radyo'da yayında ne yapıp ne ettiğinizi. Biz seni bulmuşken... En başında söyleşinin de ismini geçirdiğim, sen de ara ara andın, Seyyah'a bir geçelim istiyorum. Anlattıklarımızdan uzak bir yere düşmüyor. Çok temel, senin hani sanatsal diyebileceğimiz temel dertlerine Seyyah benim kafamda çok oturuyor. Bir yandan... Çok şaşırdım şu an. Bir kopukluk var aslında geçmişle aramızda. Böyle garip bir nostaljiden ibaret gibi sanki geçmiş ve bir taklitten de ibaret gibi ama Seyyah'ın icrası o geçmişin parçalarıyla kurulan daha özgün ve otantik bir ilişki derdi gibi görüyorum her şeyden önce. Repertuvarınızdan başlayabiliriz. Seyyah'ın repertuvarını oluşturmak tabii mesai ama orada da bir kolektif var sonuçta. Ekibi burada çok güzel ağırlamıştık, hatırlıyorum. Her biriniz ayrı ayrı böyle bir kalbinizden bir parça koyuyorsunuz işin içine. Biraz orayı konuşalım mı Seyyah'ın? Nasıl oldu? Turnedeydiniz yakın zamanda. Belki sonbaharda fırsat olursa konserler tekrar başlar.

C. K: Başlayacak, evet. Tekrar turneler konuşuyoruz. Benim işte hem tiyatroda hem televizyonda hem de Seyyah'la bir de benim kendi müzik kariyerim gibi bir şey olunca takvimsel olarak bir şeyleri planlamak çok zor oluyor. O yüzden hani turne, konser şu anda bakalım neler olacak formunda ama istiyoruz, çok istiyoruz. Yani biz gerçekten adımızı Seyyah koyup yola çıkamıyoruz durumunda olunca çok üzülüyoruz. Gidip başka şehirlerde de hani yaşatmak ve hani karşılaşmak seyirciyle çok heyecan verici. Seyyah şu an aktif 9 üyesi olan ve tek kadının ben olduğum içinde bir topluluk. Bunu solo projemde sadece kadınlarla çalıştığım bir ekip kurarak kompense etmeye çalıştım ama... Yani nasıl anlatsam? Aslında on yıla yakın olacak. Önümüzdeki yıl, onuncu yılını dolduracağız Seyyah'ın. Gurbetteyken kurduk biz Seyyah'ı. Strazburg'da işte gönüllü bir göçmen kampında çalışıyordum. O sırada işte Ozan'la birlikte gittik. Gabriel oradaydı ve biz çok özledik yani Türkiye'yi ve ne yapacağımızı bilemedik. Ben o zamana kadar şarkı da söylemiyordum. Yani profesyonel bir anlamda bir şarkı söylemiyordum, sahneye çıkmıyordum falan. Ve şeyi hissettim, yani türkü söylediğimde bir eve dönüş ya bir eve varış hissi geliyor ya da aynı his. O gurbet denilen kavramla da birebir aynı. Tam tarif edemiyorum ama bunun Fransa'daki seyirciye geçtiğini gördüm. Orada "Yüksek Yüksek Tepelere"yi söylemeye başladığımızda ve hikayeyi anlattığımızda. Aynı dili konuşmuyoruz ama onlar da gurbeti tanımlayabiliyor sanki birbirimize. Çevrilemeyen bir kelime ama yaşanabilen bir şey. Sonra buraya döndük ve ekip aslında bugünkü halini aldı. Her bir müzisyen kendisi başka müzikal geleneklerden de besleniyor. Sadece halk müziğiyle birebir ilişkisi yok. Bu çok... Nasıl anlatsam? Besleyici bir şey. Aslında yine herkes kendi rengini oraya getiriyor. Ortaklaştığımız en temel nokta halk müziğine bir müze müziği olarak bakmamak. Yani onu kaldırıp kenara konulacak bir şey olarak görmemek. Güneş hep söyler: Yani işte Yunanistan'da mesela türkü, burada alt kültür olarak görülüyor, Yunanistan'da üst kültür olarak görülüyor ve hani belki burada caz kulüplerinde yapılan muamele yapılıyor falan. Bu kadar yakın iki coğrafyada nasıl böyle değişti? Yani biz neden şehrin cool mekanlarında türkü söyleyemiyor olalım? Biz böyle ilk şehrin cool mekanlarında sahneye çıkmaya başladığımızda bir ses mühendisi şey yapmıştı: "Zurna mı çalacaksınız burada falan?" Evet yani işte... Evet, tam olarak. Aslında zaten o yüzden bu müziğin ait olması gereken yer biraz burası. O yüzden de şu an Avrupa'da gelişen... Tabii bir diaspora var ve hani müziği yaşatmak var, yaşamak var. Yani yaşatma gibi bir görev görerek değil de bunu burada yapmayı çok değerli buluyoruz şu anda. Giderek de azalıyor. Çünkü alternatif bir şey yapmış oluyorsunuz. Popüler olmaya çok oynayan bir şey yapmamış oluyorsunuz. Onu sahnede tutmak seyirci için, seyircinin desteğiyle, dinleyicinin desteğiyle mümkün. Diller... Aslında Anadolu'da konuşulan dilleri kapsayacak bir repertuara erişme niyetimiz var. Ama Anadolu'da konuşulan küçük küçük aslında kaybolmaya yüz tutmuş dilleri de düşününce, yüzden fazla dil var ve tabii ki çok mümkün değil yani o eserleri seçip repertuara almak. 10 yıl yetmedi henüz.

İ. M: 10 yıl oldu mu Seyyah?

C. K: Evet dokuzuncu yılı, on yıl olacak seneye. İşte aslında şu an neler var elimizde? Kürtçe, Ermenice, Sırpça, ilk aklıma gelenler Türkçe, Makedonca, işte başka başka dillerden türküler söylüyoruz. Ama daha çok Anadolu çevresine odaklandık ikinci albümümüzle birlikte, Uçan da Kuşlara ile.

İ. M: Yani aslında hikaye biraz az evvel bahsettiğin kamptaki o "Böyle daha fazlasını anlamak istiyorum" derdiyle de yakından ilişkili olmayı sürdürüyor. Bir yandan evet sosyolojiye bakmak, bir yandan tiyatroya başka türlü akmak, bir yandan da az evvel 'yas' dedin ya hani; burada üstümüze fazlasıyla bindirilmiş bir yük var ve bir boşluk hissi. O boşluğu da aslında belki hani bu repertuvarı derlerken, derlemek için teptiğiniz yollar... Yaptığınız araştırmalar mı dolduruyor diye düşünüyorum. Çok bağlanıyor.

C. K: Aslında buluşmalar beni besliyor. Ben kendi adıma ekipteki diğer insanların motivasyonunu bilmiyorum ama hani... Yirmi yıl oldu yoruldun mu diye sordun ya başta. Yok çok motiveyim ben. Yani çünkü beni şey çok besliyor: Evet bir yas var üstümüzde. Bu coğrafyada özellikle yani kaybettiklerimiz giderek artarken ve uğradığımız haksızlıklar bu kadar boğazımızı düğümlerken, kendimizi sıkışmış hissederken birkaç yol var bununla mücadele etmek için. Herkes de kendi yolunu buluyor illaki hem bireysel hem topluluk olarak söylüyorum. Benim için bu her zaman toplulukları bir araya getirdiğim alanları tasarlamak, dönüştürmek. O toplulukların bir araya geldiği alanlarda bir duygudaşlık yaşayabilmek. Empatiyi besleyecek bir şey... Empati yani tam hani böyle o...

İ. M: Ben çok severim empatik gelmesini.

C. K: Hiç olmayan haliyle değil yani. Evet ya işte bir yakınlık, bir candaşlıktan bahsediyorum orada.

İ. M: Evet, aynen öyle.

C. K: Hani bunu bir taraftan çağdaş tiyatroyla, bir taraftan halk müziğiyle falan araştırıyorum. Hani bir baktığınız zaman birbirine bu nereden tutunuyor diye ben de düşünüyorum. "Niye bunlarla ilgileniyorum acaba?" Birbirinden farklı görünüyor ama özünde gerçekten hani şeyi çok iyi hissediyorum: İstanbul'da bir araya geliyoruz. Bizi çok farklı yaş grupları dinliyor. Gerçekten yani iki buçuk yaşında bir çocuk "Ceren abla Bulut Gelir falan" ya da böyle 70-80 yaşında amcalar falan. Hani ben bu farklılığın içinde bir ortak dil bulabilmiş olmaktan, bir ortaklık paylaşabiliyor olmaktan, farklı sosyal sınıflardan insanlarla buna vesile olmaktan mutluluk duyuyorum açıkçası. Bunu hani paylaştığımız o an çok büyülü bir şey oluyor karşılıklı.

İ. M: Tabii ki.

C. K: Büyülü bir şey oluyor. Tiyatroda da var, Seyyah'ta da var benim için.

İ. M: Evet, niye yaptığını o anda insan anlıyor değil mi? Aynen öyle. Bir anda "Oh tamam."

C. K: Ben o yüzden kayıtlı müzikten daha çok gerçekten sahnede olanı daha çok seviyorum galiba.

İ. M: Evet. Umarım programlar elverir de sahnede turnede olursunuz bol bol. Gerçi ekipte dokuz kişi yani. Dile kolay onu organize etmek de çok zor. İkisi yurt dışında işte.

C. K: Biri Jonas, bahsettim.

İ. M: Bizim Jonas.

C. K: Toby, aynen. Türkiye'de yedi kişilik bir ekibiz. İşte yapmaya çalışıyoruz, geziyoruz, gezeceğiz daha.

İ. M: Peki yavaş yavaş sonlandıracağız söyleşiyi. Çok hani temel işleri konuşmuş gibi hissediyorum. Bunlar önemliydi ve birbirine şöyle bir demet halinde geçtik onları. Müthiş mutlu oldum. Benim gözümde bir yandan da şöyle bir imaj var sana ilişkin. Yani evet sahnede az evvel söylediğimiz türden bir çabanın içinde ama bir yandan da şarkıları onun içine katıyorsan ki... Ceren de böyle çok özel bir sesin peşinde sanki. Yani bir ifade orada. O ses de sonra zaten senin olduğun şey olacak yani bir manada. Ve bu araştırmada izleri de çok heyecanlandırıyor. Farklı duyguları, ışığı devreye sokabildiği ve stimüle edebildiği için falan. Bir yandan da işte sen ne güzel yorulmamışsın ve motive halde buna devam edeceksin. Seni peki böyle çok pratikte yani bugün, yarın ya da önümüzdeki üç ay içerisinde... Ne heyecanlandırıyor önümüzdeki dönemde? "Ya şunu yapsam iyi olur ve çok uğraşıyorum" dediğin ne var?

C. K: İlk aşamada bir şarkı yazdım kendim. İlk defa böyle işin o tarafında bulunmaya cesaret etmeye çalışıyorum. Şu anda onun işte kayıtlarını bitirdik. Ona bir klip düşünüyorum. Böyle ama hiç acelem yok yani. Oturup böyle iki gün düşünüyorum. Başka şeyler izliyorum. Bir şey okuyorum. "Ha böyle mi olsa?" falan. Hani o böyle acelesiz bir şekilde onunla ilgilenmek bana keyif veriyor bu aralar. Umarım Ekim'de yayınlarım. Nisan diye düşünmüştüm. Ekim'e kadar geldi. Bakalım ne olacak?

İ. M: Daha önce bir kısa çaların vardı. 2025'te yayınlanmıştı. Bir yıl da geçti. Şimdi bak işte kendi sesini bulmak diyordum demek.

C. K: Arıyorum.

İ. M: Bilmiyorum.

C. K: Acaba işte şey oluyor. Yapıyorsun ve kendini dinleyince "Bu ben miyim? Acaba böyle mi?" Bir de vakit geçince yaptığınız şeyi hemen böyle yargılamaya başlıyorsunuz. Artık o eski sen olmuş oluyor çünkü. Bir şey katılaştığı anda bir mesafe giriyor araya. Ama şu an o ilişkiyi işte beslemeye çalışıyorum. Niyetim evet biraz daha hani yazabilmek. Özellikle şarkı yazabilmeyi çok istiyorum. Tiyatro için de yeni bir oyunun hazırlığına gireceğim yakında. Evet.

İ. M: Evet, televizyonda da işler var bir yandan.

C. K: Böyle hızlı bir dönem bekliyor beni.

İ. M: Televizyon peki bu noktada sana nasıl söyleyeyim, program yoğunluğundan bahsediyoruz. Bir yandan öyle bir yük veriyor şüphesiz ama çok beslendiğini anlatıyorsun. Özellikle birebir sahnelerde usta oyuncularla yan yana gelmenin senin oyunculuk kasını geliştirdiğini söylemişsin. Tüm bunlar içerisinde nereye oturuyor televizyon hakikaten onu konuşmadık, bir şekilde beceremedik.

C. K: Zor, bunu sormak zor bence bu arada. Bunun üzerine bir soru sormak kolay değil. Şöyle yani ilk işimde Merve ile çalışma fırsatım oldu partner olarak. Şimdi Hülya ablayla birlikte çalışıyorum. Koray abiyle, Emir abiyle de tabii. Ama biraz aslında benim bilmediğim bir alan gerçekten. Hiç öyle bir yerden gelmiyorum. Direkt olarak seyirci ile ilişki kurduğum bir yerden geliyorum. Şimdi seyirci için araya bir... Şey gerekiyor, bir kamera var ve onun aracılığıyla onunla iletişim kuracağım. İşte yönetmen var ve başka bir iletişim biçimi var seyirciyle. Onu anlamamın biraz deneyime bağlı olduğunu fark ettim. Yani bu bayağı hani oturup okulda öğrenilir, okunur ve öğrenilir bir şey değilmiş. Yapa yapa öğreniyorum. Çok şanslıyım işte güzel partnerlerle bu işi iyi yapan insanlarla denk geldiğim için. Biraz öğrenmeye çalıştığım bir yer televizyon. Şuna bir katkı sağladı aslında: Biraz televizyonda da birbirinin çok aynısı kariyer yöneten insanları görmeye başladık ana akımda. Sanki bir şekilde sadece var olabilirsiniz gibi. Bu da insanlardan ziyade böyle toplumsal dönüşümlerin bir sonucu belki de. Aslında bütün bu anlattığımız, bir süredir konuştuğumuz bakış açısını ve hayatı araştırma şevkini koruyarak... Bu işi de yapmayı başarabilir miyim? İkisinin ortasında bir benlik bulabilir miyim kendime? Bu soruları sormaya devam edebilir miyim? Gibi meseleler var.

İ. M: Bu soruları sormak çok kıymetli. O alanda da sormaya devam etmek çok kıymetli. Çünkü eminim aklının kıyısından, köşesinden bunları geçiren başkaları da... Var ve oradaki kreatif sürecin başka bir şekilde girmesi için de bence bu insanların yan yana gelmesi bir dirayet. Yine dirayetten konuşacağız tabii ki burada ve sabırdan konuşacağız. Bu çok gerekiyor. Diğer türlü sektör kendi işte şey, kendi parametreleriyle ne kadar yaratıcı olabilir ki? Esas biraz yük size de kalıyor yani. Oyuncuların soru sormadan sıkılmamış olması çok bence güzel.

C. K: Ben çok şanslıyım, birlikte çalıştığım ekiplerde böyle meraklı ve hayatı yaşamaya hevesli, motive, yastan bunalmamış çalışma arkadaşlarım var. İki işimde de böyle oldu. Büyük bir şans olarak görüyorum bunu ve öğrenmeye çalışıyorum dediğim gibi. Çok bilmiyorum daha ne yapıyorum, ne yapacağım?

İ. M: Evet ama işte ne yapabiliriz? Bu da yolda kendini belli ediyor ve insanlarla, onlardan öğrenerek belli ediyor. Önemli olan hakikaten bu şey gibi oldu, mesele bu oldu söyleşinin gibi. "Motivasyon falan", sanki öyle bir konuşmaya geldi gibi ama...

C. K: Ben bir TEDx konuşması yapıyormuşum...

İ. M: Ama yok bir yandan hakikaten o kadar şey ki, pozitif bir yerde duruyor ki enerjin ve yaklaşımın. İnsan "Bu motivasyon vay be!" diye düşünmeden edemiyor. Çok teşekkürler burada olduğun için Ceren.

C. K: Ben teşekkür ederim.

İ. M: İzleyeceğiz ve dinleyeceğiz. Dinlemeyi de izlemeyi de sürdüreceğiz. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına dahil olduğun için... Umarım keyif almışsındır sen de sohbetten.

C. K: Çok teşekkür ederim.

İ. M: Evet, çok teşekkür ediyoruz bizleri izlediğiniz için. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Ceren Kaçar'la birlikteydik.