Tüküreyim Sizin Güzel Fotoğraflarınıza! | Tarlabaşı'nın Ali Abisi'yle Drone'lara Karşı Hayat

Açık Radyo'dan
-
Aa
+
a
a
a

Açık Dergi: Portreler'de Türkiye’nin son 45 yıllık toplumsal ve politik tarihine vizöründen tanıklık eden usta foto muhabiri belgesel fotoğrafçı Ali Öz'leyiz.

""

İlksen Mavituna: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Ali Öz'le birlikteyiz. Ali abi hoş geldin.

Ali Öz: Hoş bulduk. Çok teşekkürler.

İ. M: Ne mutlu seni görmek burada.

A. Ö: Evet, yıllardır hep meydanlarda karşılaştık. Şimdi tekrar buradayız.

İ. M: Evet aynen öyle, hep sokaklarda, meydanlarda karşılaştık seninle. Yadırganmasın "Ali abi" hitabım, başka bir şeyde rahat edemiyorum. Ali Öz de diyemem. Çünkü sen pek çoğumuzun Ali abisisin. Tarlabaşı'nın da Ali abisisin, hakeza.
Zaten Kayıp Şehir ismini verdiğin ikinci edisyonuyla Tarlabaşı kitabın için buluştuk bu bölümde. Tabii Ayıp Şehir zamanı öncesi, sonrası... Kentsel dönüşüm, mutenalaşma süreçlerinde, medyanın ilgisi çok daha odaklıyken aslında buradaki mücadelelere... Biz de çok konuştuk seninle, baskılara... O zamanlar Açık Radyo yayınında. O dönemden biliyoruz aslında Tarlabaşı'nda nasıl bir ilişkin olduğunu, neden Tarlabaşı'nın Ali abisi olduğunu hep konuştuk. Ama şimdi kitabın yeniden okura sunulması vesilesiyle biraz kaseti başa saracağız gibi olacak. Evet, bir müddettir aranan bir kitaptı senin Tarlabaşı kitabın.

A. Ö: On yıldır kafam ütülendi, "kitap, kitap" diye.

İ. M: Çok ciddi ilgi görmüştü bir yandan. Yani bunu söylemek, yorumlamak tabii ki tam senin işin değil ama nasıl yorumlarsın o ilgiyi? Neden Ali Öz'ün Tarlabaşı'sı bu kadar çok merak edildi, bu kadar çok bakıldı onun Tarlabaşı'na?

A. Ö: Şimdi ben Tarlabaşı'yla çok bütünleştim. İlk tanışmam 83 yılı olur. Biraz özet yapmak gerekirse... 83'te ev bulamamıştım. Yeni Bakış'ta bir gazeteci olduğum dönemde kısa bir dönem, 6 ay gibi orada kalmıştım ve gözlemlerim olmuştu. Zaten fotoğraf için her zaman ilginç gelen bir semt orası. Daha sonra 87, Bedrettin Dalan'ın Tarlabaşı Bulvarı açımı sırasında oradaydım. Yine orada ilginç gözlemlerim oldu. Hatta Beyoğlu tarafındaki yıkımda üçüncü katta bir adam evini yıktırmamak için üzerine benzin döktü. Yanında olan tek gazeteci bendim. Yanına çıktım, adamı ikna ettim. Kendini yakmaktan vazgeçti ve adama Asmalımescit'te ev verdiler. O yıkımı da fotoğraflamış oldum.

Daha sonraki toplumsal olaylarda; işte IMF çatışmalarında, Kürt meselesinde, 1 Mayıs'larda her zaman Tarlabaşı ile örtüşüyor olaylar ve ben de hep yine Tarlabaşı'ndaydım. Bu dönemde o kadar fazla çekmemiştim. Yani Tarlabaşı'nı özel bir ilgi alanı olarak çalışmamıştım. Ama arada çekiyordum fotoğraflar. Hatta çektiğim birkaç fotoğraf SALT Araştırma'nın arşivinde şu anda. Sonra 2010 civarında burada kentsel dönüşüm olacağını, daha doğrusu kentsel soygunun başlayacağını duyduğum an, "Yani burada bir kültür var, bir yapı var, bir yaşam oluşmuş. Ben burayı belgelemeliyim," diye yola çıktım.

İ. M: Ve 50 bin fotoğraftan bahsediyoruz şimdi. Tabi hepsi burada değil ama yekününde, yani toplamında 50 bin Tarlabaşı fotoğrafı.

A. Ö: Devamında hemen "Ya," dedim, "ben çekiyorum ama bu insanların sesi olmalıyım, duyurmalıyım." Ben herhangi bir basın organında çalışmıyorum, çalıştırılmıyorum. Yani Türkiye'nin en çalışkan foto muhabiri olarak, gazetecisi olarak ben 20 yıldır çalıştırılmıyorum bu ülkede. Ne yapabilirdim? Sosyal medyayı. O dönemde Facebook çok modaydı. Kullanmaya başladım. Sonra gazetelerden beni aramaya başladılar. Hatta Radikal'den bir arkadaşımız geldi, "Ali abi," dedi, "haber toplantısı bomba gibi oldu fotoğraflarla falan." Röportajlar başladı. Yani "Ali Öz Tarlabaşı'nı çekiyor" ve fotoğraflar çok ilgi çekiyor. Çünkü basından gidip de orada detaylı kimse çekim yapmıyor. Gazetelere haber olmaya başladı.

İ. M: Tarlabaşı fotoğrafları.

A. Ö: Evet. Arkasından bütün gazeteler aşağı yukarı haber yaptı. Havuz medyası da dahil buna. Ardından birçok insan benimle birlikte Tarlabaşı'na ilgi duymaya başladı. Birçok genç, yeni fotoğrafçı, deneyimli fotoğrafçı benimle birlikte gelmeye başladı. Ama ben kalabalık, sürü halinde asla gitmiyordum oraya. Çünkü oranın insanı çok hassas. Beni çok içlerine aldılar, çok benimsediler. Benimle gelen bir-iki insan da benim sayemde orada rahatça çalışabiliyordu falan. Fotoğraf çekebiliyordu.

İ. M: Çok ikonik bir fotoğraf var. Kitaba da tekrar girmiş tabii ki. Neydi? "Fotoğraf çekmelere doyamadınız."

A. Ö: "Ali Ağabey hariç" cümlesi. Sabah dokuz, gece on ikilere kadar orada kalıyordum. Artık alıştılar bana insanlar. Ben orada dolaştığım vakit hiç bana poz verme gereği duymuyorlardı. Doğal, normal yaşamlarına devam ediyorlardı. Ben de normal, gerçek hayatlarını fotoğraflamaya hep devam ettim. İşte bu arada Karşı Sanat, Feyyaz Yaman sağ olsun, "Bunun sergisini yapalım" diye yola çıktık. Çok güzel, büyük bir sergi yaptık. Karşı Sanat'ın 6-7 Eylül sergisinden sonra en büyük sergisi oldu. Yaklaşık 125 fotoğraflık bir sergi oldu. Arkasından TÜYAP'ta açıldı. TÜYAP'ta böyle sıkışık bir alanda yer alabilmiştik. Fakat milyonluk sanat fuarının içinden insanlar akın akın Tarlabaşı sergisine geldiler. Fotoğraf çekiyorlar, çekiniyorlar falan filan.

Sonra sergiler devam etti. Türkiye'de elliye yakın yerde, bütün şehirlerde açıldı. Çankaya Belediyesi'yle bir proje, sergi yaptık, toplantı yaptık. Cevat Geray hocamız da vardı. Belediye başkanımız falan, Bülent Bey (Tanık). "Ha," dediler, "kitabını yapalım, DVD'sini yapalım." Bizim içimize bir dürtü oldu bu. "Tamam," dedik, kitabı hazırlamaya başladık, Fotoğrafevi'yle birlikte. Fakat bir maddi destek olmadı, olamayacağını gördük. Çünkü biz Çankaya Belediyesi'nin logosunu bastık, teşekkür yazısını yazdık ama hiçbir ödeme yapılmadı. Kitap basılmış oldu, çok zor durumda kaldık. Bunun üzerine kendi kıt ekonomimizle, kaynaklarımızı kullanarak 2 bin adet olarak bu Tarlabaşı: Ayıp Şehir kitabını bastık. Ve fotoğraf tarihinde bir yıl gibi kısa bir sürede bu kitap bitti. Hatta çok ilginç bir hikaye; yayınevinde bile kitap kalmamıştı. Çünkü ben bir uyanıklık yaptım. Yayınevine vitrinde kalmış kitaplar iade edilir ya, kutulanmış kitaplar falan. Hepsini ben geri satın aldım. Yani kendi paramla kendi kitabımı satın aldım, yayınevinde kalmadı kitap. İskenderiye Kütüphanesi'nin adamları yayınevine gitmişler, kitabı istemişler, yok. Bana geldiler. Ben de utana sıkıla üstündeki fiyatı söyledim. Kırk liraydı. Dediler ki, "Ali Bey, olmayan kitaba o fiyat mı söylenir?" Ciddi bir para ödeyip o kitabı alıp İskenderiye Kütüphanesi'ne taşıdılar.

İ. M: İskenderiye Kütüphanesi mi?

A. Ö: Evet. Dünyanın en büyük kütüphanesine gitti. Ama Türkiye'de birçok kütüphanede yoktur mesela bu kitap.

İ. M: Evet, bunlar tabii önemli aslında. Kontrastlar diyelim, önemli farklar. İskenderiye Kütüphanesi'nde var ama üniversitelerde eksiktir diye tahmin ediyorum. Çoğu üniversitede bulmak mümkün değil. Ayıp Şehir ama belki şimdi bu açığı kapamaya daha yakınız, Kayıp Şehir olarak basıldı. Şimdi "ayıp"tan "kayıp"a bir dönüş var. Onu konuşmak iyi olur. Kapaktan başlayalım istersen.

A. Ö: O dönemde horoz fotoğrafını koyduk. Üzerinde çok tartıştık. Hatta horozun saldırgan, böyle karşı çıkan, diklenen hareketlerinden dolayı hafif fluydu. Bazı arkadaşlar, "Ya flu fotoğraf falan" dedi. "Yok," dedik, "bunu koyacağız." Doğru yapmışız.

İ. M: Ve atak halinde bir horozun geçişini görüyorduk.

A. Ö: O dönemin... Gezi olaylarının başındaydı. O döneme rastlar. Karşı çıkmak, itiraz etmek, horozlanmak anlamında toplumun durumunu anlatan fotoğraftı bizim için. Ve Ayıp Şehir adını da Feyyaz Yaman önerdiği vakit ben biraz itiraz ettim. Neden? Beni mahallede zor durumda bırakabilirlerdi. Bunu anlatamazdım. Ama biz onu anlattık. Anlayışla da karşıladılar. Devletin ayıbı olarak düşündük ve koyduk o ismi. Yani o dönemde devlet oradaki insanlara ayıp etti. Oradaki insanları zorla evlerinden attı. Elektriğini kesti, suyunu kesti. Hırsızlara yol verdi. Evlerinin temeline kazılar yaptırdılar ve gözümün önünde evler yıkıldı kendi kendine. Yıkılan evleri gördüm ben o dönemde.

İ. M: Evet.

A. Ö: Kayıp Şehir meselesine gelince... Daha önce Kayıp Şehir dizisi çekilmişti. Hatta beni davet ettiler. Benim sosyal medyadan fotoğraflarımı indirmişler. Oradan ilham almışlar. Hatta ses kayıtlarını da istediler. Dedim, "Siz her şeyi bedavaya getirmek istiyorsunuz." Yani o Kayıp Şehir dizisi benim o fotoğraflardan etkilenen bir dizidir. Hatta ben daha sonra biliyorum ki bazı filmler, bazı romanlarda bu etkilenmeleri ben hissettim.

İ. M: Romanlarda bile hissettiniz yani.

A. Ö: Evet, hissetmek... İsim vermek istemiyorum ama... Tabii.

İ. M: Tabii isim için sormadım da... Hani bir şeyi görsel mecrada teşhis etmek daha kolay ama romanda bile hissediliyor diyorsun.

A. Ö: Neyse işte o kitap basıldı, bitti. Böyle hikayeler yaşadık. Çok popüler bir iş, çok ilgi gören bir iş. On yıldır insanlar "Tarlabaşı kitabı, Tarlabaşı kitabı" diyor. Hatta bu sergi olarak da serüven devam etti tabii.

İ. M: Yurt dışında da oldu.

A. Ö: Avustralya'da ilk sergiyi açtık. Selanik'te açtık. Enneken Kültür Merkezi'nde. Hatta iki ay diye gitti sergi, dört ay uzadı. Fransa'da Paris 10. Bölge Belediyesi'nin tarihi binasının giriş katında. Her gün belediye başkanı o serginin içinden yukarı işine gidiyordu. Yukarıda düğünler, toplantılar oluyor. Düğün kıyafetiyle insanlar sergi dolaşıyorlardı falan.

İ. M: Nasıl bir ilgi bu peki? Çok ilginç değil mi? Yani Tarlabaşı'nın o manasında biz belki biraz daha yakınız. Hani İstanbullular olarak neyi kaybettiğimizi eğer şanslıysak az çok biliyoruz. Sayende de bir yandan tabii ki. Ama yurt dışındaki ilgi sadece oradaki diaspora üyelerinin ilgisi mi? Yoksa fotoğrafın getirdiği bir şey mi?

A. Ö: Fotoğrafın kendi gücü. Gerçek belgeselin gücü. Yani çünkü benim bir video kaydında söylediğim bir cümle var. Eski dönemde bizde "crop" bile olmazdı. Yani o Leica 35 milimle kareyi, hikayeyi anlatmak zorundaydık. Dolayısıyla bu fotoğraflarda Photoshop yok. Yapay zeka yok. Hayat neyse o. Gerçek hayat aslında çok etkileyici.

İ. M: Tabii.

A. Ö: Şimdi yapay zeka ile yapılan ya da yeni fotoğraf anlayışı olarak artık insanlar fotoğrafla çok fazla oynuyorlar, çok fazla bozuma uğratıyorlar. Yani inandırıcılığı ve ikna gücü...

İ. M: Düşüyor.

A. Ö: Düştü. Sonra bu sergi işte Paris'ten sonra Yunanistan'da Şehir Müzesi'nde açıldı. Hatta bana bir sürpriz yaptılar. Söylemediler. Sergi salonuna gittiğim vakit yukarıdan aşağı on metre benim suretimi asmışlardı.

İ. M: Çok ilginç.

A. Ö: Üç ay açık kaldı. Sonra konsoloslukta açıldı. Patrik, bu yoksul insanların fotoğraflarına geldiği konsoloslukta, iğne atsan yere düşmeyen bir kalabalıkla bu sergiyi yaptık. Sonra Rennes'de yaptık, Vannes şehrinde yaptık Fransa'da. Böyle çok ilgi gören bir sergi. Yurt dışında da keşke elimizden tutan olsa.

İ. M: Çok... Daha fazla yerde olsa.

A. Ö: Evet. Yani ulusal fotoğraf ajansları ya da birtakım kurumlar nasip çıksa da çok daha büyük ses getirecek. Yani dünyada açılan o büyük sergilerden aşağı bir sergi değil bu.

İ. M: Tabii ki, tabii ki değil. Çok önemli bir şey söyledin aslında Ali abi. "Hayatın kendisi aslında çok ilginç," dedin, "ilgi çekici," dedin. Yani evet, şimdi çok basit bir cevap gibi geliyor ama kitabı görenler ya da senin fotoğrafını bilenler neyi kastettiğini anlayacaklar. Az evvel söyleşinin ilk bölümünde dedin ya, "Burada bir yaşam var ve kaybolacak, onu kaydetme arzusuyla zaten fotoğraf çekmeye başladım" diye. Burada gözüken Tarlabaşı fotoğrafı -çektiğin Tarlabaşı fotoğrafı diyorum, tekil olarak kullanıyorum- o kadar renkli, o kadar canlılıkları barındıran bir manzaraya haiz ki aslında. Şimdi aslında kendi sorumun da fuzuli olduğunu düşünüyorum. Evet, bu bambaşka bir dünyanın aslında; yani bizim yaşadığımıza da alternatif denebilecek bir dünyanın, belki hiç görmediğimiz ama çok da içimizde olan bir dünyanın resmi. Bir yandan da çok kuvvetli.

A. Ö: Ama o zaman şunu konuşmak lazım. Ben kırk beş yıldır ülkenin politik belgeselini çekiyorum. Ben gazeteciliği birinci tercihle seçtim. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu'ndan mezunum. Yani domates tarlasında sömürüldüğümü gördüm, yaşadım. Ve ben gazeteci olmaya karar verdim. Gazeteciliği toplumsal bir sorumluluk mesleği olarak düşündüm. İşte sonra 78 olaylarının içinde yaşadıklarımız, hep beraber o dönemdeki olaylar... Sonra ben sosyal politika alanında çalışmaya başladım. Köy-Koop örgütlenmesi, Tez-Koop-İş, Koop-İş sendikası, Batıkent projesi falan. Dört yılda altı tane iş değiştirmişim. O sosyal politika alanını tanıdım. Orada da işçi sınıfı ya da köylülük adına sendika ağalığını tanıdım. Ve ben o dönemde fotoğrafla çok aşk yaşamaya başladım. Ankara Basın Yayın'da ilk fotoğraf sergimi açtım. O dönemde basın böyle değildi. Bizimki amatör bir sergiydi. Yani okul duvarlarına asılmış bir sergiydi. Fakat bütün büyük gazeteler haber olarak kullandı.

İ. M: Nasıl bir sergiydi?

A. Ö: Siyah-beyaz. 80 döneminde çektiğim siyah-beyaz fotoğraflardan, Türkiye'nin değişik yörelerinden... Bir tanesi Deniz ve Balıkçılar diye, bir tanesi insan hikayeleri ağırlıklı. İki sergiydi. Hatta bir sinemada Kaya Özsezgin, Şahin Kaygun falan... Toplantı yapılmıştı. Orada fotoğrafları gördüler. Bana şunu söylediler: "Fotoğraf çok güzel ama sunum zayıf." Çünkü imkanımız zayıftı. Yani teknik olarak fon kartonuna yapıştırıp asmıştık duvarda. Ama fotoğrafların kendi gücü çok iyi olduğu için... Ve ben fotoğrafla aşk yaşamaya başladım. Fotoğrafı çok sevdim. Fotoğrafa inandım. Fotoğrafın yalansız, dolansız bir anlatım dili olduğuna inandım. Doğrudan.

Şu olayı da anlatmadan geçmeyelim. Çok ilginçtir. Tabii 78 kuşağı hep böyle kafayı silahla bozmuşuz o dönemde. 80 döneminde arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Dedim ki, "Ya yeni bir makine aldım falan," dedim. "Abi hangi marka falan?" dedi. İşte "Pentax ME," dedim. "Abi öyle bir silah var mı?" Dedim ki, "Bu silah öldürmüyor ama hayatı savunmak için kullanılan daha etkili bir silah." Ve ben o günden bu yana fotoğrafı bu anlamda, insanın iyiliği, insanın problemlerini göstermek ve geleceği belgeye taşıtmak üzere kullandım. Kullanıyorum. Yani fotoğrafı asla bozuma uğratmadan, demin konuştuğumuz konuda olduğu gibi insanın kendi gerçekliğini direkt anlatmak, göstermek çabam benim.

İ. M: Evet, Tarlabaşı da zaten tam bu hattın bir sonucu yani bakıldığında.

A. Ö: Burada şunu da söylemek gerekir. Yaklaşık 45 yıllık basın, foto muhabirliği ve gazetecilik deneyimim var. Bunun yirmi yılı bedavadan çalıştım.

İ. M: Son yirmi yılı mı, ilk yirmi yılı mı?

A. Ö: Son yirmi yıl.

İ. M: Son yirmi yıl?

A. Ö: İlk yıldan itibaren basının haşarı çocuğuydum. Beni habere göndermezlerdi, ben giderdim. Daha Nokta dergisinde, gencecik bir delikanlı olduğum dönemde Kırkpınar'a göndermediler. Dedim, "Cumartesi, Pazar ben gidiyorum." Gittim ve fotoğrafları gördüler. "Bunu kullanacağız," dediler. Ödül aldım.

İ. M: Bu da yine 80'ler... 83-84 yılı.

A. Ö: Ondan sonra askere gittim, geldim. "Sanat fotoğrafı çekiyorum" diye... İş akdim feshedildi benim. O başka bir nedendi. Anlatmayayım onu. Peki.

İ. M: Ama başka beklentiler varmış. Sanat fotoğrafı istenmiyormuş sanırım.

A. Ö: Evet. Oysa haber fotoğrafçılığında en... Şey adamıyım yani.

İ. M: Tabii ki.

A. Ö: Ondan sonra...

İ. M: Burada arada sanat fotoğrafları da... Yani şöyle, sanat performanslarının da fotoğraflarını yayınladın arada.

A. Ö: Tabii tabii, dans, bale fotoğrafları...

İ. M: Dans ve bale fotoğrafları da vardı.

A. Ö: Çünkü fotoğraf anlayışını böyle estetiği pas geçmeyen... Diğer gazete fotoğrafçılarından ayrıldığım nokta odur. Sanat fotoğrafçılığıyla haber fotoğrafçılığını örtüştürmüş bir adamım. Yani en sıcak olayı çekerken bile o ön, arka plan, kontrastlıklar, ışık, kompozisyonun hepsini hesaplamaya çalışan bir insanım yani. Sonra Güneş gazetesine kapıdan kovuldum, bacadan girdim.

İ. M: Güneş'te mi oluyor bu?

A. Ö: Giriş o giriş oldu. Basının vazgeçilmez, haşarı çocuğu olarak Milliyet'e transfer oldum. Milliyet'ten Güneş'e transfer oldum. Sonra yurt dışına gittim. Sonra Aktüel dergisine gittim. İki tane ödül aldığım bir dönemdi. "Fatih: İslam Cumhuriyeti" röportajı.

İ. M: Evet.

A. Ö: O dönemde. Sonra Cumhuriyet'e gittim. Benim için hayatımda en kötü çalıştığım gazetedir. Beni bir adamın sigortasıyla çalıştırmışlardı. Zonguldak'ta grizu faciası olmuş. Beş kişi gitmiş. Sabah kalktım, duydum olayı. Hemen haber müdürünü aradım. Gitmek istediğimi söyledim. "Hayır," dedi, "gitmeyeceksin. Adama ihtiyacım var." Dedim, "Türkiye'nin gündemi ne bu? Ben gidiyorum." Ben gazeteye uğramadan üç otobüs değiştirip gittim. Günlerce Refik Durbaş'ın yazısı, benim fotoğraflarım kullanıldı. Sonra Newroz'a gittim. Nahçıvan'a gitmek istedim. Göndermediler. Çektim gittim Nahçıvan'a, geldim istifa ettim. Hayatım boyunca hep böyle çalıştım ben.

İ. M: Hep çekişerek yani.

A. Ö: Çekişerek.

İ. M: Zorunda kalarak tabii, bunu tercih edeceğini de zannetmiyorum. İşini yapmak istersin çünkü.

A. Ö: Tabii yani gazeteci orada olmak ister. Gazeteciliğin temel kuralı haberin içinde olmak. Yani şimdiki gibi masa başı gazeteciliği değil. Biz birebir yaşayarak... O yüzden benim yaptığım bütün haberler hep sonuç almıştır. Yani Ağdam Savaşı'yla yaptığım, Karabağ Savaşı'yla yaptığım haber de sonuç almıştır. Petrol taşımacılığı, kamyonlarla, petrol tanker depolarıyla mazot taşındığı dönemdeki yaptığım haber de sonuç almıştır. Çiller Üniversitesi... Uşak'taki ilkokuldaki üniversite ses getirmiştir. Tempo'da, Tarlabaşı'nda daha önce yaptığım, sekiz sayfa yayınlanan, eroin satıcıları, uyuşturucu satıcılarını evlerinin içinde çektiğim foto-röportajla çok ses getirmiştim.

İ. M: Tabi muazzam etkisi olan şeyler bunlar.

A. Ö: Yani dolayısıyla gerçekçi, yani o haberin içinde olmak, yakın... Yani Hong Kong'da devir teslimin tek gazetecisi bendim. Olmak... Bütün Batılı, bunu anlatmak isterim. Bütün Batılı gazeteciler Berlin Duvarı'ndaki olayla bağlantılı olarak... Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla sosyalizm yıkıldı ya. Sandılar ki, Hong Kong'un Çin'e katılmasıyla Çin darmadağın edilecek diye düşündüler, yazdılar. Hala saklıyorum, benim yazılarım durur. Bütün arşivim aynen durur. Eşim sağ olsun hepsini arşivledi, paketledi. "Bu bir satranç oyunu, kimin kimi yutacağı belli değil" diye cümlemi bitirmiştim. Otuz yıl geçti, hala Çin'i dağıtamadılar, güç olarak.

İ. M: Evet.

A. Ö: Yani sosyalizm olarak değil, o dönemde aynı Sovyetler Birliği gibi Çin'in dağıtılabileceğini düşünmüştü Batılı gazeteciler. Ben turistik bir, orada dili zayıf, son anda oraya ulaşmış bir gazeteci olarak... Ama somut gözlemlere ve bilgiye dayandırdığım için. Daha önce, ondan üç ay önce Pekin'i görmüştüm. Pekin'deki gelişmeleri görmüştüm mesela. İşte bugün Çin'in olduğu gelişmeler. Bundan otuz yıl önce görmüştüm.

İ. M: Bu hep gerçeğin içinde olmaktan kaynaklanıyor.

A. Ö: Aynen öyle.

İ. M: Hayatın gerçekliğine temas etmekten kaynaklanıyor, bu da fotoğraf sayesinde. Türkiye'ye geri dönelim. Türkiye'de çektiklerine ki, ard arda saydığın, pek çoklarımızın belki unuttuğu, şu an siyasi tarihin içerisinde nereye koyacağını bilemediği pek çok olayı bir yandan sıraladın. Bir bellek problemi yaşadığımız kesin. Yani bu çağımıza özgü ve Türkiye'yle sınırlı olmayacak bir bellek problemi şüphesiz ama... Biz hani son kırk, elli yılda "Ne yaşadı bu ülke?" diye düşünecek olsak çok da bir kaynağımız yok aslında. Yani büyüklerimiz dışında diyeyim. Yok. İyi ki siz varsınız. İyi ki sen varsın. Şimdi Tarlabaşı kitabı önümüzde duruyor ama kim bilir neler var. 50 bin tane Tarlabaşı fotoğrafı çektiysen toplamda kaç fotoğraf vardır ve neler vardır kim bilir yani.

A. Ö: Vallahi milyon kare civarında, toplam 400 terabaytlık hard disk dolu. Tabii aynı bilgiyi 5-6 hard diske koyuyorum. Bazen hard disklerin içinde boğuluyorum artık. Asistanım da yok. Şimdi bu 45 yıllık süreçte bütün 1 Mayıs'ları çektim. 30 yıl Cumartesi Anneleri'ni çektim. Mesela Emine Ocak, Baba Ocak'ın mezar taşında benim fotoğrafım asılı. Mermer taşında. Berfo Ana'nın cenazesindeki yaka fotoğrafı benimdir. Ne bileyim, Bergamalı köylülerin Bergama-Çanakkale yürüyüşündeki pankart olarak kullandığı fotoğraf benimdir.

İ. M: O meşhur fotoğraf, evet.

A. Ö: Avrupa Sosyal Forumu'nda Yunanistan'da yürüyüş kortejinin önündeki fotoğraf benimdir mesela. Dünyanın bir numaralı teröristi Bush fotoğrafı ve arkada ona utanmış gibi davranan bir çocuk fotoğrafı... Dolayısıyla bu ülkede ne yaşanıldıysa gücüm yettiği kadar çekmeye çalıştım. Ha kaçırdığım olaylar oldu mesela. Muhakkak. Mesela şans mı, şanssızlık mı? İki tane önemli olayı anlatayım. Ankara patlamasında ben Viyana'daydım.

İ. M: Şans.

A. Ö: Senin için yani. Ve Viyana'da olmasaydım mutlaka orada havuz başında olacaktım. İkinci olay, 15 Temmuz'da annem vefat etmişti. Memleketteydim. Oysa ben burada olsaydım, Boğaz Köprüsü'nün -zaten evim orada- tepesindeydim.

İ. M: Görmek, kaydetmek için.

A. Ö: Tabii ki, tabii ki. Dolayısıyla insanın tabii her şeyi takip etmesi... Atladığı olaylar olabiliyor ama ben buna baş koymuş bir insanım. Ülkemin hikayesini 45 yıldır hala fotoğraflamaya devam ediyorum. Geçen yurt dışından, Latin ülkesinden bir arkadaşım geldi. Orada beni gördü. Dedi ki, "Ali abi, seni burada bulacağımı biliyordum ben zaten Cumartesi Anneleri'nin içinde." Rüstem Batum geldi yurt dışından. "Nasıl olsa," dedi, "Ali abiyi burada bulacağım" diye. Geldi, buldu. Yani nokta atışı. Ben her zaman işimin başında oldum. İşimi yapmaya çalıştım bu ülkede.

İ. M: Peki şimdi bu şahitliği, bu tanıklığı, bir fragmanı burada, Tarlabaşı kitabı olarak. Bu arada kitap sınırlı sayıda tabii ki. Bir sonraki baskısı ne zaman olur onu da bilmiyoruz. Bu ikinci baskı ve on yıl sonra gelen baskı. Bunların üstünden geçelim, bunları bir vurgulayalım. Yıllardır beklenen Tarlabaşı kitabının yeni baskısı vesilesiyle aslında Ali Öz'le burada buluştuğumuzu da söyleyelim. Ama eminim o terabaytların içinde boğuluyorken yine de kafanda birtakım tasarılar oluyordur. Bizim senden beklentilerimiz de yok değil.

A. Ö: Öncelikle şunu söylemeliyim. Bu kitaba sağ olsun kardeşim çok destek sağladı. Ondan sonra ve kendi iş ortaklarına... Odasında benim iki tane Tarlabaşı fotoğrafım asılı. Mesela kardeşimin iki tane büyük dans, bale fotoğrafı asılı. Bin beş yüz tanesini kendi iş ortaklarına hediye olarak... Hatta geçen gün bankacılarla bir toplantı olmuş. Yapı Kredi kitap getirmiş. O da karşı bir laf olarak Tarlabaşı kitabını sunmuş onlara. Hatta benden imza istemişler. "İyi," dedim, "uçak biletimi alsınlar. Geleyim imzalayayım." Şimdi bu kitapları ne yapacağız? Onu anlatmalıyım. Benim elimde beş yüz tane kitap var. Bunun tanesi iki bin liradan satışta ve oldukça da uygun bir fiyat. Bu kitabın hacmine bakarsanız ve maliyetine bakarsak uygun bir fiyat.

İ. M: Kesinlikle.

A. Ö: Bu kitabın en azından 400-500 tanesi satıldığı vakit, yani kitaplar bittiği vakit, hızla 80 döneminin siyah-beyaz fotoğraflarından, Türkiye'nin 80 dönemi fotoğraflarından bir kitap hazırlayacağım.

İ. M: Müthiş. 80 dönemi.

A. Ö: Evet.

İ. M: Yani 80'ler diyelim, 12 Eylül 1980'den ve devamındaki süreçten bahsediyoruz.

A. Ö: Daha çok sosyoloji ağırlıklı. Çünkü o dönemde gazetecilik yapmadığım için fotoğrafla daha yeni tanışık olduğum dönem. Ama mesela Metris Cezaevi'nden de ilk fotoğraflar var. Ufak tefek gönderme, 12 Eylül'e gönderme bir iki tane de fotoğraf var. Ama daha çok Anadolu, insan hikayeleri, o dönemin yaşamını anlatan fotoğraflar. Hatta zaten bu arşivi SALT Araştırma teslim aldı.

İ. M: Doğru.

A. Ö: Onun koruması altında. Benim için çok mutlu olduğum bir olay. Hiç olmazsa biliyorum ki o beş bin kare insanlığın malı olarak korunmaya devam edecek. Hepimizin hayatı sınırlı çünkü.

İ. M: Tabii ki.

A. Ö: İşte bunun içinden bir seçme olacak. En azından iki yüz fotoğraflık bir kitap düşünüyoruz ilk etapta. Daha para imkanımız olursa benim en büyük hayalim, ölmeden yapmak istediğim bir hayal, Türkiye'nin kırk beş yıllık politik belgesel hayatını, hikayesini kitaplaştırmak. O tabii daha büyük, daha kalın, hacimli bir kitap olması lazım.

İ. M: Son elli yılı düşünüyorum da kaç kere devir değişmiştir Türkiye'de, saymak mümkün değil. Çoğuna da şahitsin.

A. Ö: Tabii tabii. Metris Cezaevi... Aklıma ilginç bir anı geldi. Nimet Tanrıkulu diye bir arkadaşımız var. Biliyorsunuz İnsan Hakları Derneği'nden. O tek tip elbise olaylarında Sultanahmet Cezaevi'nin önünde dayak yiyorlarmış. Biz de çekim yapıyoruz, 83'ler. Bize kızıyormuş. "Ya biz dayak yiyoruz, siz fotoğraf çekiyorsunuz falan" diye. Sonra diyor, "Ali, senin yaptığın iş ne kadar önemliymiş." Yani tarihe belge bırakmak, tanıklık etmek aslında çok önemli. Yani o yüzden ben hayatım boyunca hiçbir zaman slogancı bir bakış açım olmadı. Hep kayıt etmek ve insanlığa bunu bırakmak olarak hep çalışmamı yürüttüm.

İ. M: Evet. Ama yani Ali Öz'ün pozisyonu da burada çok önemli. Hep kayıt altına almak şüphesiz ama... Bir yandan şimdi biz 15-20 yıldır hani tekno-kapitalizmle birlikte başka türlü gözetim sistemleri, başka türlü kayıt sistemleri... Dijital olarak düşünmeye çalışan bir yere de geldik. Gelmeye çalışıyoruz en azından muhalefet olarak. Benim bu buluşmada sana sormak istediğim şöyle bir soru da var. Şimdi her şeyi görmek, her şeyi kayıt altına almak... Ama mesela drone fotoğrafları hakkında ne düşünüyorsun? Her şeye yukarıdan bakan, her şeye eşit mesafeden yaklaşan. İlişki kurmaktan da hayli uzak fotoğraflar olarak yorumlanabilir mi mesela? Sen kendi muhabirlik, foto muhabirlik deneyiminden, belgeselcilik deneyiminden bakınca hani bu drone merakı hakkında ne düşünüyorsun mesela?

A. Ö: Vallahi ben bulaşmadım. Ben bulaşmadım. Doğa fotoğrafı da çekiyorum ama ben hiç bulaşmadım ve ben zaten şu fotoğrafta olduğu gibi hayatım boyunca o şekilde çalıştım. Kapaktaki. Şu fotoğrafta ve şu fotoğrafta olduğu gibi. Yani Robert Capa'yı anmadan geçmemek lazım.

İ. M: Kesinlikle. Çok çok benziyor.

A. Ö: Ne kadar yakınsan o kadar iyi fotoğraf. İnsanın hikayesini anlatmada uzaktan insan çekilmez. Yani insanı hissetmek lazım, anlamak lazım. Onun iyi ya da kötü yanlarını bilmek lazım. Ona göre fotoğraf çekmek lazım. Yani şu fotoğrafta aynı şekilde. Burada ben işimi yapıyorum, sadece işimi yapıyorum. Polis barikatı, önde eylemciler ve adam beni preslemiş, işimi engellemeye çalışıyor. Arkadan saçımı yoldu, bilmem oradan ezmeye çalışıyor falan. Yani bu da 87 fotoğrafı.

İ. M: Evet, nerede pozisyonlandığınız çok önemli dolayısıyla. Hangi konumda olduğunuz yani?

A. Ö: Ben yaptığım iş açısından böyle çalışıyorum. Çünkü sadece ben Tarlabaşı'nı çekmedim. Basmane bitti benim için. Basmane'yi de çektim. Yani oradaki pavyonların içine kadar. Romanlar konusunda yıllardır çalışıyorum. Bunların hepsi bir kitap konusu aslında.

İ. M: Öyle, hakikaten öyle.

A. Ö: Mesela otuz yıldır Bodrum Cup'ı çekiyorum. Yani fotoğrafçı her şeyi çeker. Mesela otuz yıl boyunca dans, bale fotoğrafı çektim ben.

İ. M: Ne kadar ilginç geliyor değil mi? Bir yandan siyasi manzaranın içine bunu koyuyor olmak.

A. Ö: Evet yani.

İ. M: Ama "her şeyi çekiyorum" diyorsun.

A. Ö: Çünkü fotoğraf hepsi insana ilgili şeyler.

İ. M: Evet.

A. Ö: Dolayısıyla drone fotoğrafçılığı benim ilgi alanımda değil. Ve o uzak yani, insandan uzak. Şimdi günümüz fotoğrafçılığı üzerine biraz konuşmak lazım.

İ. M: Lütfen.

A. Ö: Bir estetik kaygı, bir güzel fotoğraf... Hadi affedersiniz, tüküreyim sizin güzel fotoğrafınıza diyorum. Ben güzel fotoğraf çekmeyeceğim. Yani bu ülkede bu kadar mesele varsa ben güzel fotoğraf çekmeyeceğim.

İ. M: Başka bir derdin var çünkü.

A. Ö: Evet, başka bir sıkıntım, derdim var benim. Ben insanla ilgili... Geldiğim sınıfa ben hiçbir zaman yabancılaşmadım. Yani beni doğuran, büyüten diye hiçbir zaman sırtımı dönmedim. Tam tersi onun değerlerine hep sahip çıktım. Onun emekçiliğine, onun insan olma özelliklerine hep sahip çıktım. Ve hayatım boyunca ona layık bir çocuk olmak istedim.

İ. M: Ve zaten hayatın kendisi, az evvel de söylediğin gibi, zaten çok güzel.

A. Ö: Evet.

İ. M: Ali Öz, çok teşekkür ederiz. Açık Radyo olarak, Apaçık Radyo olarak burada olduğun için.

A. Ö: Konuştuk değil mi? Şunu da söylemek lazım.

İ. M: Lütfen.

A. Ö: Şimdi bu 500 kitap çok hızlı tükeniyor. Yani kitap çıkalı daha üç hafta oldu, 200 kitap satıldı.

İ. M: Müthiş.

A. Ö: Üstelik de yaz mevsimi. Herkes tatilde. Basın çok iyi yer verdi. Kaldı 300 kitap. Yani kitap almak isteyenler de elini çabuk tutsun. Bana maille, sosyal medyadan, telefondan mesaj atarak... Biraz yoruldum. Ayvalık'a tatile gideceğim ama sonbaharda tekrar bu dağıtımı yapacağız. Zaten Mimarlar Odası'nda bir fotoğraf sergisi var, imza günü var. Yani kısa zamanda o 300 kitap tükenecek.

İ. M: Evet, kitaba ulaşmak isteyenler sana ulaşacaklar ve kolayca bulunacak.

A. Ö: Evet.

İ. M: Bunu da bir kere daha duymuş olduk.

A. Ö: Orada da bir espri yapayım. Yani ben kıskanç adamım, kitabımı kitapçıların yıpratmasına izin vermiyorum. Çünkü daha önce Tarlabaşı kitabı kıyıda köşede kalmıştı kitapçılarda. En az yirmi tane yıpranmış kitap geri geldi bana. Ben onları satın aldım.

İ. M: Çok iyi yaptın. Bu arada az evvel, biz bu kayda girmeden önce de radyo stüdyolarına gelenler oldu. Senden kitabı burada aldılar.

A. Ö: Evet, Eyüp'ten adam kalktı, geldi.

İ. M: Bu kadar kolay yani aslında.

A. Ö: Evet, yani almak isteyen buluyor beni zaten.

İ. M: Evet.

A. Ö: Çok teşekkürler.

İ. M: Ne demek. Biz teşekkür ederiz. Biz minnettarız. Emeğinin her zaman olduğu gibi büyük bir minnet duygusuyla yanında duruyorum ben de. İyi ki bu alanı birlikte paylaştık. Bu kitabı da vesile etmiş olduk benim için. Umuyorum hızlıca izleyicisine, okuyucusuna ulaşacak ki yeni kitaplar gelsin. Öyle umalım.

A. Ö: Sağ olun.

İ. M: Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında bugün bu bölümde Ali Öz'le birlikteydik. Bizleri izlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz.