Whitney Webb, Leslie Wexner'ın Ohio eyalet yönetimini nasıl özelleştirdiğini ve piyasalar ile devlet arasındaki konumunu kullanarak Thielverse'in "Silikon Kalpgâhı" (Silicon Heartland) projesini nasıl hayata geçirmesine yardımcı olduğunu anlatıyor.
Milyarder sınıfı, kamuoyunun dikkatinden büyük ölçüde uzak bir şekilde, şehirlerin milyarderlerin derebeyliklerine dönüştüğü; tamamen özelleştirilmiş, diktatör gibi hareket eden CEO'lar tarafından yönetilen ve maliyeti itaatkâr vergi mükelleflerine yüklenen distopik bir geleceğin altyapısını ve yönetim modellerini inşa ediyor. Veri merkezlerinin hızla yaygınlaştırılması, halihazırda adım adım hayata geçirilen bu totaliter kapitalist toplumun kurulmasına yönelik çabanın temel unsurlarından biri.
Chris Hedges Report'un bu bölümünde Chris Hedges, "One Nation Under Blackmail (Şantaj Altındaki Bir Ulus)" adlı kitabın yazarı araştırmacı gazeteci Whitney Webb ile söyleşiyor. Webb, seçilmiş siyasetçiler, Ulusal Güvenlik Devleti, İsrail devleti ve Büyük Teknoloji şirketleri (Big Tech) arasındaki karmaşık ilişkiler ağını ayrıntılarıyla ortaya koyuyor. Webb, Ohio eyaletinin Columbus kenti çevresinde şekillenen Silicon Heartland (Silikon Kalpgâhı) projesinde kullanılan yöntemleri anlatıyor. Organize suçla bağlantıları olduğu öne sürülen ve Jeffrey Epstein'ın en önemli mali destekçisi olarak bilinen Les Wexner ile Palantir'in kurucularından Peter Thiel gibi diğer güçlü milyarderlerin, özel sektör tarafından yönetilen bir şehir olan New Albany'yi inşa etme yolunda önemli ilerlemeler kaydettiğini aktarıyor. Webb'e göre bu aktörler, Jobs Ohio gibi kulağa masum gelen paravan kuruluşları, özel kalkınma şirketlerini ve siyasi rüşvet mekanizmalarını kullanarak hem kendilerini zenginleştiriyor hem de Akıllı Şehirleradı altında pazarladıkları yeni bir yönetim modelini hayata geçiriyor.
Hedges ve Webb, bu girişimin arkasındaki milyarderler ile İsrail devleti arasındaki bağlantıları ortaya koyuyor. Webb, İsrailli girişimlerin Büyük Teknoloji şirketlerine “ABD'nin teknolojik altyapısının birçok düzeyde İsrail'in çıkarlarıyla öylesine iç içe geçmesi ve böylece ABD'nin İsrail'i anlamlı bir şekilde hiçbir zaman boykot edememesi için” desteklendiğini savunuyor. Aynı teknolojik altyapı, istihbarat kurumları ve orduyu da kapsayan Ulusal Güvenlik Devleti ile birleştirilerek onun da özel sektöre bağımlı hâle getirilmesi amacıyla kullanılıyor.
Bu yeni feodalizm modelinin temelindeki ideoloji, Neo-Reactionary Movement (Neo-Gerici Hareket)'ten kaynaklanıyor. Webb'in açıkladığına göre, bu sürece dâhil olan milyarderler, "insanlığın nihai amacının bir şekilde yapay zekâyla bütünleşmesi olduğu" yönündeki transhümanist bir geleceğe derinden inanıyor. Bu gelecek tasavvurunda iki sınıf bulunuyor: zenginler ile sömürülebilir ya da gözden çıkarılabilir geniş bir alt sınıf; itaat ise teknoloji aracılığıyla sağlanıyor. Webb'e göre, bu distopik geleceğin daha fazla ilerlemesini engellemek için hâlâ zaman var ve bunun yollarından biri de, bu geleceği inşa etmek için kullanılan teknolojiden uzaklaşmak.
Chris Hedges:Yapay zekâ modellerini eğitmek ve muazzam büyüklükteki veri kümelerini işlemek amacıyla inşa edilen veri merkezlerinin hızla yaygınlaşması, ülke genelinde farklı kesimlerden Amerikalıların oluşturduğu geniş tabanlı bir koalisyonun tepkisini doğurdu. Ancak bu devasa endüstriyel yapıların arkasındaki isimler ve bunların geliştirilmesinin önünü açan yasal altyapı büyük ölçüde bilinmiyor. Whitney Webb, Unlimited Hangout için kaleme aldığı yakın tarihli bir makalede, Silicon Heartland olarak adlandırılan ve Columbus metropol bölgesinin büyük teknoloji kampüslerine, yarı iletken üretim tesislerine ve devasa veri merkezlerine ev sahipliği yapacak önemli bir teknoloji merkezi hâline getirilmek üzere hızla geliştirilen bölümünü inceliyor. Webb, bu teknolojik kalkınma hamlesinin merkezinde, Jeffrey Epstein'in en önde gelen mali destekçisi, organize suçla bağlantıları bulunan ve Bath & Body Works'ün milyarder kurucusu Les Wexner'ın yer aldığını ortaya koyuyor. Wexner aynı zamanda, yılda iki kez bir araya gelerek hayırseverlik yatırımlarını nereye yönlendireceklerini görüşen Yahudi girişimcilerden oluşan Mega Group'un kurucu ortaklarından biriydi. Birthright Israel ise bu gruptan doğan en önemli girişimlerden biri oldu.
Baş döndürücü sayıdaki kamu-özel sektör ortaklığı ve öne sürülen paravan şirketler ağı aracılığıyla Wexner, bugün askerî yüklenicilerle çalışan büyük teknoloji şirketleri tarafından kullanılan stratejik gayrimenkuller üzerinde kontrol sağladı; bu süreçte hem kendisini hem de Silicon Heartland bölgesine çektiği şirketleri zenginleştirdi. Ancak Wexner'ın bu nüfuzu nasıl elde ettiği, siyasi sistemin karanlık iç işleyişini gözler önüne seriyor. Webb'in ortaya koyduğuna göre, sıradan bir isim taşıyor gibi görünmelerine rağmen bu kamu-özel sektör ortaklıkları, oligarkların vergi mükelleflerinin parasını özel olarak geliştirilen ticari projelere aktarmalarının bir aracı olarak işliyor. Bu anlaşmalar aynı zamanda özel sektörün parasını, hedeflerini ve aktörlerini yasama sürecine öylesine derinlemesine dâhil ediyor ki, bu ortaklıkların özel sektör tarafı, kamu tarafındaki ortakları üzerinde fiilî kontrol kurabilecek bir konuma geliyor. Böylece bu oligarklar, hükümetin yarı hukuki yollarla şirketleştirilmesini mümkün kılıyor.
Kaçınılmaz olarak, veri merkezleri giderek ülkenin gözetim altyapısının temel unsurlarından biri hâline geldikçe, başka güç odakları da sürece dâhil oluyor. Savunma sanayii yöneticileri, İsrailli iş çevreleri, Vivek Ramaswamy, Peter Thiel'in müttefikleri ve Başkan Yardımcısı J.D. Vance gibi ulusal güvenlik çevrelerinden aktörler, bu veri merkezi selini ilerleten kamu-özel sektör ortaklığı çerçevesinin çevresinde yer alıyor.
Modern gözetim devletinin bazı unsurlarının arkasındaki hukuki altyapıyı ve ilişkiler ağını konuşmak üzere, araştırmacı gazeteci ve “One Nation Under Blackmail” kitabının yazarı Whitney Webb bana katılıyor. Wexner'ın kim olduğu ile başlayalım. Ayrıca Jeffrey Epstein ile yakın ilişkileri de vardı; isterseniz bundan da söz edebilirsiniz.
Whitney Webb: Elbette. Beni yeniden davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim, Chris. Evet, Leslie Wexner muhtemelen en çok iki şeyle tanınıyor: Ya Ohio eyaletinin en zengin adamı olmasıyla ya da en azından resmî kayıtlara göre Jeffrey Epstein'ın en tanınmış mali destekçisi olmasıyla. Leslie Wexner, bugün ana şirketi L Brands olan büyük bir şirketler topluluğunu kurdu. Kurduğu en bilinen şirketler arasında ise uzun yıllardır Amerikan alışveriş merkezlerinin vazgeçilmez markaları olan Bath & Body Works, Abercrombie & Fitch, The Limited, Limited Too ve diğerleri yer alıyor.
Epstein ile bağlantılı olarak Wexner hakkında yaptığım araştırmaların bir kısmı, organize suç bağlantıları gibi konulara odaklandı. Bu bağlantılar, Columbus yerel polisi tarafından, 1980'lerde The Limited şirketinin avukatlarından Arthur Shapiro'nun ölümü soruşturulurken öne sürülmüştü. Shapiro'nun, sanırım 1985 civarında, mafya usulü bir infaz olarak nitelendirilen bir cinayette öldürüldüğü sonucuna varılmıştı. Wexner ve yakın çalışma arkadaşı John Kessler, bu soruşturmada şüpheli olarak gösterildi ve organize suçla bağlantıları, dönemin Columbus Emniyet Müdürü tarafından büyük ölçüde sansürlenen bir raporda ayrıntılarıyla ele alındı. Söz konusu rapor ise, yerel gazeteci Bob Fitrakis'in 1990'ların sonlarında Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası kapsamında yaptığı bir başvuru sonucunda istemeden de olsa ortaya çıktı. Dolayısıyla bugün, hem bu rapora hem de burada öne sürülen çeşitli organize suç bağlantılarına ilişkin kayıtlar elimizde bulunuyor.
Dikkat çekici olan noktalardan biri de, Kessler'ın Leslie Wexner ile birlikte New Albany Company adlı şirketi kurmuş olmasıdır. Bu özel şirket, Ohio eyaletinin Columbus kentinin dışında yer alan ve bir zamanlar oldukça küçük bir banliyö olan New Albany üzerinde fiilen kontrol sağlamıştır. Yerel yasaların yanı sıra eyalet yasalarında da köklü değişiklikler yapılmasına yönelik bir dizi girişim sayesinde, New Albany Company, New Albany yerel yönetimiyle bir kamu-özel sektör ortaklığı kurarak kasabanın fiilî yerel yönetimi hâline gelmiştir. Ancak bu süreçte, eyalet düzeyi de dâhil olmak üzere lobi faaliyetleriyle hayata geçirilen bazı yasal değişiklikler, Wexner ve Kessler tarafından kurulan New Albany Company'ye özel bir şirket için daha önce benzeri görülmemiş yetkiler tanımıştır. Bunlar arasında yerel halktan vergi toplamak, tahvil çıkarmak ve normalde yerel yönetimlerin sorumluluğunda olan birçok yetkiyi kullanmak da bulunmaktadır. Kessler ise, bu ortaklık kapsamında New Albany yerel yönetiminin kalkınma yanlısı bir yaklaşım benimsediğini ve New Albany Company tarafından hazırlanan ana plana bağlı kaldığını ifade etmiştir.
Dolayısıyla bu, Wexner'ın Jeffrey Epstein ile olan ilişkisi ve uzun yıllara dayanan ortaklığı ile kendisini milyarder yapan ve yönettiği dev şirketler topluluğu L Brands'in dışında yürüttüğü diğer girişimlerden biridir. Uzun süredir üzerinde çalıştığı bu projelerden biri de New Albany kasabasının geliştirilmesidir. Günümüzde New Albany, Columbus metropolitan bölgesinin bir parçasıdır ve Ohio eyaletindeki veri merkezlerinin büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapmaktadır. Ohio, şu anda veri merkezi sayısı bakımından ABD'de, sanırım Virginia, Teksas ve Kaliforniya'nın ardından dördüncü sırada yer alıyor. Eyalette şu anda yaklaşık 193 veri merkezi bulunuyor ve bunların 121'i New Albany ile çevresinde yer alıyor.
C.H.: Makaleniz, Wexner'ın ve onun öncülük ettiği çeşitli kamu-özel sektör ortaklıklarının, Ohio'daki Silicon Heartland veri merkezi projesinin geliştirilmesinde kilit bir düğüm noktası işlevi gördüğünü ortaya koyuyor. Ancak veri merkezlerinin yaygınlaştırılmasını yönlendiren çok daha geniş bir insan ve kurum koalisyonu bulunuyor; bu koalisyon, Büyük Teknoloji şirketlerini, ABD hükümetini ve askerî-sanayi kompleksinin çeşitli unsurlarını da aynı yapının içinde bir araya getiriyor. Bu girişimin amacı nedir ve neden veri merkezleri?
W.W.: Ohio'yu mu kastediyorsunuz, yoksa genel olarak mı?
C.H.: Ulusal düzeyde. Aslında her ikisini de kastediyorum; çünkü Ohio bir bakıma sizin vaka incelemeniz niteliğinde.
Doğru, elbette. Veri merkezlerinin yaygınlaştırılmasının arkasındaki ağın son derece geniş ve etkili olduğunu söylemek doğru olur. Bu sürece, başını büyük teknoloji şirketlerinin çektiği açıkça görülüyor ve bu şirketler, bugün gelinen noktada, her bakımdan değerlendirildiğinde, Ulusal Güvenlik Devleti ile fiilen bütünleşmiş durumda. Üstelik bu süreç uzun zamandır devam ediyor. Buna iyi bir örnek olarak, eski Google CEO'su Eric Schmidt'in başkanlığını yaptığı 2018 tarihli Ulusal Yapay Zekâ Güvenlik Komisyonu'na bakılabilir. Schmidt'in yakın çalışma arkadaşlarından biri de daha önce bugün Savaş Bakanlığı olarak adlandırılan kurumda üst düzey bir görevde bulunmuştu. Temelde, bu komisyondaki herkes ya veri merkezlerinin yaygınlaştırılmasını destekleyen büyük teknoloji şirketlerinden birinin üst düzey yöneticisiydi ya da daha önce ordu adına çalışmış ve ABD'nin yapay zekâ alanındaki yol haritasını, yani "ulusal güvenlik amaçları" doğrultusunda neler yapılması gerektiğini belirlemekle görev almış kişilerdi. Bunun da ötesinde, istihbarat topluluğu, ordu ve federal hükümetin diğer önemli kurumlarının bu büyük teknoloji şirketleriyle kapsamlı sözleşmeler yapması ve büyük ölçüde onlara bağımlı hâle gelmiş olması, bu iki yapının ne denli iç içe geçtiğini açıkça gösteriyor. Aynı zamanda, bu büyük teknoloji oligarklarının önemli bir bölümü siyasetçilere büyük bağışlarda bulunan kişiler arasında yer alıyor.
Dolayısıyla, çeşitli düzeylerde değerlendirildiğinde, bugün muhtemelen diğer tüm gruplardan daha fazla nüfuza sahip oldukları söylenebilir. Bunun en çarpıcı ve insanların kolaylıkla hatırlayabileceği örneklerinden biri de, geçen yıl Trump'ın yemin töreninde ya da göreve başlama töreni sırasında yaşananlardı. Trump'ın arkasında Jeff Bezos ve onun gibi isimlerin de yer aldığı, büyük teknoloji şirketlerinin CEO'larından oluşan adeta bir "kim kimdir" listesi sıralanmıştı. Bu görüntü, onların Trump'ın ikinci kez seçilmesindeki rolünü ve önemini açıkça ortaya koyuyordu. Trump da şimdiye kadar, onların bu desteğinin karşılığını oldukça cömert bir şekilde vermiş görünüyor.
Ancak sizin de "veri merkezi seli" olarak adlandırdığınız bu yaygınlaşma sürecinde, şu an için kamuoyunda çok tanınmayan ancak dikkatle incelenmesi gereken önemli isimler ve aktörler de var. Bu süreçte giderek daha önemli hâle gelen çok sayıda yapay zekâ altyapı şirketi bulunuyor, ancak bunlar büyük ölçüde haberlerin dışında kalıyor. Bunun iyi bir örneği Crusoe AI adlı şirket olabilir. Bu şirket, örneğin OpenAI ile Larry Ellison'ın Oracle şirketi için Stargate projesini inşa ediyor. Bu proje, sanırım Trump'ın bu dönem göreve başlamasının hemen ardından yaptığı ilk açıklamalardan biri olarak duyurulmuştu. Bu şirketler, esasen veri merkezlerinin önemli bir bölümünü inşa ediyor ve büyük teknoloji şirketleri ile onların dayandığı fiziksel altyapının kurulması arasında bir tür aracı görevi görüyor. Dolayısıyla bu şirketler de söz konusu aktörler ağının önemli bir parçasını oluşturuyor.
Bu süreç yalnızca ABD ile sınırlı değil; çok daha geniş bir coğrafyada yaşanıyor. Örneğin Crusoe AI'ın kurucularından biri olan Cully Cavness, kısa süre önce Palantir'in kurucu ortaklarından Peter Thiel'e Arjantin'e yaptığı ve Javier Milei ile görüştüğü ziyarette eşlik etti. Daha sonra Şilili siyasetçilerle, kamuoyuna açıklanmamış olmakla birlikte Şili Devlet Başkanı'nın da aralarında bulunduğu isimlerle ve Paraguay Devlet Başkanı ile de görüştüler. Çok geçmeden, en azından Milei örneğinde, ülkede insan çalışanı bulunmayan ve yapay zekâ tarafından yönetilen şirketlerin faaliyet göstermesine izin verilmesini öngören öneriler gündeme geldi. Bunun yanı sıra, Peter Thiel ile yakın ilişkileri bulunan Sam Altman'ın yönettiği OpenAI adına Stargate Argentina projesi de duyuruldu.
Dolayısıyla bu kişiler, dünyanın neredeyse her yerinde veri merkezleri kurmayı hedefliyor. Peki bunu neden yapıyorlar? Neden veri merkezleri? Çünkü bunlar, yapay zekâya ilişkin çeşitli planlarının temelini oluşturuyor. Bu planlar yalnızca yapay zekâ temelli ticari girişimleri kapsamıyor; aynı zamanda bu kişilerin önemli bir bölümü, Artificial General Intelligence (Yapay Genel Zekâ) ya da yapay zekâ süperzekâsı olarak adlandırdıkları yapının geliştirilmesi için yapay zekâya ve yapay zekâ hesaplama kapasitesine aşırı düzeyde yatırım yapılmasının gerekli olduğuna inanan belirli ideolojileri benimsiyor. Hatta içlerinden bazıları, bunun gerçekleşmesine yönelik neredeyse dinî bir coşkuya sahip ve açıkça transhümanist görüşleri savunarak insanlığın nihai amacının bir şekilde yapay zekâ ile bütünleşmek olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla onları harekete geçiren yalnızca ekonomik teşvikler değil; benim yarı dinî olarak nitelendireceğim bir motivasyon da söz konusu. Bu motivasyon, ekonomik açıdan her zaman anlamlı görünmese bile bu sürecin ilerlemesini sağlayabiliyor. Sonuçta bu durum, içinde yaşadığımız çağda onlar açısından insanlardan ziyade hesaplama gücüne verilen önemin bir göstergesi niteliğinde. Bu nedenle, faaliyetlerinden olumsuz etkilenen insanların kaygıları görünüşe göre dikkate alınmıyor. Ayrıca, bu projelere yönelik her türlü tepkiyi örneğin Çin tarafından yönlendiriliyormuş gibi göstermek amacıyla koordineli bir çaba yürütülüyor ve şu anda, büyük ölçüde veri merkezlerinin özellikle elektrik ve su tüketimiyle ilişkilendirilen hayat pahalılığı krizine yönelik yerel öfkeyi yönetmek için çeşitli söylemler dolaşıma sokuluyor.
Örneğin Peter Thiel ile bağlantılı yayın organlarından bazıları, Pirate Wires gibi platformlar, su tüketimine ilişkin resmî verileri ve çeşitli başka iddiaları kullanarak bu eleştirilere karşı çıkmaya çalıştı. Ancak Kaliforniya gibi eyaletlerde veri merkezlerinin büyük bir kısmı ne kadar su tükettiklerini bildirmekle yükümlü değil. Dolayısıyla elimizdeki verilerin ne kadar güvenilir olduğu da tartışmalı. Üstelik birçok veri merkezi, hâlihazırda su sıkıntısı yaşayan ya da kuraklıkla mücadele eden bölgelere kuruluyor. Bu nedenle yerel halkın bu konudaki endişeleri son derece makul. Ancak büyük teknoloji oligarkları bu kaygıları dinlemekle pek ilgilenmiyor. Onlar, daha önce de belirttiğim gibi, çeşitli amaçlar doğrultusunda yapay zekâyı geliştirmeye ve Amerika Birleşik Devletleri'ni yapay zekâ odaklı bir ekonomiye daha da ileri taşımaya yönelik kararlı bir misyon benimsiyorlar.
C:H.: Peki, Wexner ve Thiel gibi isimlerin siyasi ve toplumsal vizyonunu açıklayabilir misiniz? Nasıl bir düzen kurmaya çalışıyorlar ve bu veri merkezleri ile yapay zekâ, bu vizyonu gerçekleştirmelerine nasıl yardımcı olacak?
W.W.: Esasen Wexner'ın Ohio eyaletinde yaptığı ve benim de ayrıntılarıyla ele aldığım şey, yerel ve eyalet yönetimlerinin önemli bölümlerini özelleştirmek oldu. Bu süreç önce daha önce sözünü ettiğim New Albany örneğinde başladı, ardından Columbus bölgesine ve nihayetinde esas olarak Ekonomik Kalkınma Bakanlığına odaklanarak eyaletin tamamına yayıldı. Peter Thiel gibi isimlerle kesiştiği nokta ise, onun Neoreactionary Movement (Neo-Gerici Hareket)'in önde gelen isimlerinden Curtis Yarvin gibi yazarların fikirlerine duyduğu açık ilgidir. Bu düşünürler, hükümetle ilgili mevcut sorunların çözümünün devletin tamamen özelleştirilmesi ve başına esasen bir diktatör gibi hareket edecek bir CEO'nun getirilmesi olduğunu öne sürüyor. Dolayısıyla her iki ismin de ABD hükümetinin önemli bölümlerini, hatta mümkünse tamamını özelleştirmeye ilgi duyduğu oldukça açık. Peki bunun nihai anlamı nedir? Bugüne kadar bunun pratikte uygulanma yöntemi, kamu-özel sektör ortaklıklarının yetkilerini ve etkisini sürekli genişletmek oldu. Bu ortaklıklarda ise kamu tarafı neredeyse her zaman özel sektör ortağına tabi bir konumda bulunuyor. Bu yapı, özel sektör ortağını zenginleştirmek için kullanılıyor; özel sektör üzerindeki denetim görevini üstlenmesi beklenen kamu sektörü ise fiilen bu işlevi yerine getirmiyor. Dolayısıyla bence bugün gördüğümüz şey, özellikle Thiel ve ona yakın oligarkların siyasi iktidarın merkezlerinde giderek daha fazla güç kazanmasıyla birlikte; ki bunun en belirgin örneği de mevcut Başkan Yardımcısı JD Vance'tir, onlarca yıldır hâkim olan kamu-özel sektör ortaklığı modelinin ötesine geçilerek çok daha ileri düzeyde bir özelleştirme modeline yönelinmesidir. Bu geçiş, kendi çıkarlarına en uygun yöntemin ne olduğuna bağlı olarak, kademeli ya da ani bir biçimde gerçekleştirilebilir.
C.H.: Makalede dikkat çektiğiniz noktalardan biri de, sanırım Ohio'da içki vergi kontrolünü ele geçirmiş olmaları. Ayrıca, kamuya ait bu kaynaklar onların eline geçtiğinde artık hiçbir hesap verebilirlik mekanizmasının kalmadığını belirtiyorsunuz. Paranın nereye gittiğini kimse bilmiyor.
W.W.: Evet. Burada sözünü ettiğim örnekte, esasen Eyalet Ekonomik Kalkınma Kurumu'nun özelleştirilmiş bir versiyonu olarak kurulan ve Jobs Ohio adı verilen kuruluştan bahsediyordum. Jobs Ohio'ya, sanırım yaklaşık 1,4 milyar dolar karşılığında Ohio'nun içki vergisinden elde edilen gelirlerin işletme haklarını satın alma izni verildi ve bu yatırımı çok kısa sürede geri kazandı. Ancak Jobs Ohio özel bir şirket olduğu için, içki vergisinden elde ettiği gelirleri nasıl kullandığını kamuoyuna açıklamak zorunda değil ve bu nedenle fiilen bir ‘karanlık para kuruluşu’ olarak nitelendiriliyor. Elbette kendileri, içki vergisi ve diğer kaynaklardan sağlanan vergi mükellefi fonlarıyla büyük veri merkezi şirketlerine ve aynı ekosistemde faaliyet gösteren diğer şirketlere teşvik paketleri sunarak çok sayıda istihdam yarattıklarını öne sürüyor. Bu şirketler arasında, Peter Thiel tarafından desteklenen Palmer Luckey'nin Anduril şirketi de bulunuyor.
Ancak Jobs Ohio, bu teşvik paketlerinin tüm bu şirketleri eyalete çektiğini ve eğer bu teşvikler olmasaydı söz konusu şirketlerin başka eyaletlere gideceğini iddia ediyor. Oysa araştırmalar bunun yalnızca vakaların yaklaşık yüzde 25'inde doğru olduğunu gösteriyor. Ayrıca Jobs Ohio'nun 2011'de kurulduğundan bu yana gerçekte kaç istihdam yarattığı da belirsizliğini koruyor. Veri merkezlerine bakıldığında ise, bunların ne kadar çok iş yaratacağı konusunda pek çok iddia ortaya atıldı. Ancak oluşturdukları işlerin büyük bölümü geçici nitelikte. Bunlar inşaat işleri ve veri merkezi tamamlandıktan sonra, çoğu merkezde yalnızca 20 ila 30 kişi istihdam ediliyor; bu da oldukça düşük bir sayı. Dolayısıyla, Ohio'da satış vergisi ve emlak vergisi muafiyetlerini de içeren bu teşvik paketlerine çoğu zaman milyonlarca dolar aktarıldığı düşünüldüğünde, Ohio'daki vergi mükelleflerinin milyonlarca dolarlık kayba uğraması pahasına her veri merkezi için yalnızca 20 ila 30 kişilik istihdam yaratılmasının gerçekten buna değip değmediği sorusu ortaya çıkıyor.
C.H.: Ve yanlış hatırlamıyorsam, makalenizde belirttiğiniz üzere bu, eğitim gibi temel kamu hizmetlerinin finansmanında kullanılan bir paraydı. Yani temel kamu hizmetlerini finanse etmek için ayrılan kaynaktı. Onlar bu parayı devraldıktan sonra ise bu kaynak artık ortadan kayboluyor.
W.W.: Evet. Örneğin Ohio Valisi Mike DeWine'a bakarsanız, kısa süre önce bu hizmetlerin büyük bölümünü ortadan kaldıran bir harcama yasasını geçirdi. Eyalet düzeyinde, veri merkezlerine tanınan bazı vergi muafiyetlerini sınırlandıracak bir yasa çıkarılması yönünde girişimler de oldu, ancak Mike DeWine bunu veto etti. Bununla birlikte, Mike DeWine'ın ve onun yönetiminde görev yapan bazı kişilerin siyasi kariyerleri, en büyük bağışçılarından biri olan Leslie Wexner'ın siyasi desteğiyle yakından bağlantılı. Elbette Wexner'ın her iki siyasi partiye de bağış yaptığı söylenebilir ancak eyalet düzeyindeki siyasi desteğinin büyük çoğunluğu Ohio Cumhuriyetçilerine yönelmiş durumda ve Mike DeWine da bir istisna değil. Ondan önceki vali John Kasich de Wexner tarafından önemli ölçüde finanse edilmişti. Görünüşe göre bu durum, kısmen de olsa, Wexner'ın Columbus Partnership aracılığıyla Columbus'ta uyguladığı modelin eyalet geneline yayılmasını sağlayan Jobs Ohio'nun kurulmasına zemin hazırladı.
C.H.: Makalenizin başında, Wexner'ın kamu-özel sektör ortaklıklarından oluşan bir ağın kurulmasına nasıl öncülük ettiğini ve sizin de belirttiğiniz gibi Ohio'daki vergi mükelleflerinden toplanan milyarlarca doları şirketler için devasa bir refah sistemini finanse etmek amacıyla nasıl kullandığını anlatıyorsunuz. Kamu-özel sektör ortaklıklarının nasıl oluşturulduğunu, nasıl işlediğini ve Wexner'ın bu yapıları kullanarak bu geniş kapsamlı veri merkezi geliştirme sürecini nasıl hayata geçirdiğini ayrıntılarıyla açıklayabilir misiniz?
W.W.: Evet. Bu çabanın vardığı nihai nokta, az önce sözünü ettiğimiz Jobs Ohio adlı kuruluş oldu, ancak süreç Columbus bölgesinde başladı. Daha önce de belirttiğim gibi, Wexner, Columbus'a yakın ve Columbus bölgesinin içinde yer alan New Albany kasabasını fiilen özelleştirmeyi başardı. 2000'li yılların başında ise Wexner ile New Albany kasabasının kontrolünü ele geçiren New Albany Company'yi birlikte kuran Kessler, Columbus Partnership adlı yapıyı oluşturdu. Bu yapı, fiilen Ekonomik Kalkınma Kurumu işlevi görmeye başladı. Daha sonra Columbus Partnership, bugün Columbus bölgesinin Ekonomik Kalkınma Kurumu olarak faaliyet gösteren One Columbus adlı kuruluşun ortaya çıkmasını sağladı. One Columbus bir kamu-özel sektör ortaklığı ve özel sektör tarafındaki bağışçıları arasında Wexner'ın şirketlerinin yanı sıra, JPMorgan gibi eyalette büyük varlığı bulunan şirketler ile Amazon gibi Ohio'da ve özellikle Columbus bölgesinde büyük veri merkezlerine sahip şirketler de yer almaktadır. Bu nedenle şaşırtıcı olmayan bir şekilde, One Columbus'un kendi ifadesiyle temel amacı, "özel sektör ortaklarının ekonomik kalkınma hedeflerini kararlılıkla hayata geçirmek"tir. Bu hedefler arasında veri merkezlerinin yaygınlaştırılması da bulunmaktadır. İşte bu kamu-özel sektör ortaklıkları, veri merkezlerinin geliştirilmesini kolaylaştırmak ve bunu vergi mükelleflerinin parasıyla sübvanse etmek amacıyla faaliyet göstermektedir. Daha önce de söylediğim gibi, bu şirketlerin büyük çoğunluğunu bölgeye ya da eyalete çekebilmek için bu teşviklerin gerçekten gerekli olduğunu gösteren herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Buna rağmen bu mekanizma, vergi mükelleflerinin parasını yapay zekâ altyapısının büyük ölçekli biçimde kurulmasını sübvanse etmek için kullanmanın bir yolu olarak işlev görmektedir.
Vergi mükellefleri bunun bedelini başka şekillerde de ödemeye devam ediyor; örneğin daha yüksek elektrik faturaları yoluyla. Özellikle Columbus bölgesinde, eyaletteki veri merkezi patlaması büyüdükçe elektrik faturaları da ciddi biçimde arttı. Daha önce de belirttiğim gibi, eyaletteki veri merkezlerinin büyük çoğunluğu bu bölgede bulunuyor. Columbus Partnership'in başarısının ardından, aynı model temel alınarak eyaletin diğer bölgelerinde de benzer yapılar kuruldu; Cleveland, Cincinnati ve diğer kentlerde bunların örnekleri ortaya çıktı. Sonunda eyalet yaklaşık beş, altı, belki de yedi bölgeye ayrılmış durumdaydı. Ardından Jobs Ohio kuruldu ve bu yapıların her biri ile ortaklık kurdu.
Yani temelde Wexner ve Kessler modeli Columbus'ta oluşturdu; ardından bu model Ohio'daki diğer tüm büyük metropol bölgelerinde uygulandı. Bu yapıların tamamını birbirine bağlayan ise 2011 yılında kurulan Jobs Ohio oldu. Daha önce de belirttiğim gibi, Jobs Ohio'nun kurulmasından bir yıl önce John Kasich, Wexner'dan 35 ayrı "hediye" aldığını beyan etmiş, ancak bu hediyelerin ne olduğunu ve parasal değerlerini açıklamayı reddetmişti. Buradaki dikkat çekici bir başka nokta da, Sequoia Capital'ın girişim sermayedarlarından Mark Kvamme'nin de Kasich'e, sanırım Jobs Ohio’yu kurmasından hemen önce, birkaç milyon dolar bağışta bulunmuş olmasıdır. Ardından Kasich, Jobs Ohio’yu kurduktan sonra Kvamme'yi bu kuruluşun başına getirdi.
C.H.: İsrail ile olan bağlantılardan söz edebilir misiniz? Bildiğim kadarıyla, sözünü ettiğiniz Compass Data Centers'ın İsrail ile bağlantıları bulunuyor. Wexner ile Compass arasındaki ortaklığın, yapay zekâ patlamasıyla birlikte Büyük Teknolojinin gelişimini yönlendiren ve kökleri İsrail'e uzanan daha geniş bir ağın bir örneğini oluşturup oluşturmadığını merak ediyorum.
W.W.: Özellikle New Albany'ye yerleşmiş teknoloji şirketleri ve veri merkezi şirketlerinin önemli bir bölümüne bakıldığında, bunların büyük çoğunluğunun İsrail'de faaliyet gösteren önemli iştiraklere sahip olduğu görülüyor. Wexner'ın kendisi de yürüttüğü faaliyetler aracılığıyla İsrail devletiyle son derece yakın ilişkilere sahip. Örneğin, sanırım birkaç on yıl önce, İsrail ile Çin arasında bazı ticari faaliyetlerde bir tür aracı rolü üstlenmişti. Ayrıca İsrailli şirketlerin kurulmasına ve bunların işgal altındaki Golan Tepeleri'nde faaliyet göstermelerine yardımcı olmak için de çalışmıştı. Bunlar, sizin de girişte değindiğiniz gibi, Birthright Israel'i kuran Mega Group ile olan bağlantılarından bağımsız olarak söylenebilir. Jeffrey Epstein'ın ise, bu noktada, eski İsrailli siyasetçiler ve İsrail devletiyle olan bağlantıları oldukça iyi biliniyor.
Ancak bence bu durum daha geniş bir soruna da işaret ediyor: ABD'deki teknolojik altyapının önemli bir bölümünün İsrail ile son derece iç içe geçmiş ve bağlantılı hâle gelmesi. Bu süreç, aslında Binyamin Netanyahu ile "akbaba kapitalisti" olarak anılan ve yeni muhafazakâr (neoconservative) girişimlere önemli bağışlarda bulunan Paul Singer'ın iş birliğiyle daha da ileri taşındı ve geliştirildi. Singer, Startup Nation Central adlı bir şirketi, ABD'nin BDS Hareketini (Boycott, Divestment and Sanctions – Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar) hiçbir zaman anlamlı biçimde desteklemesini imkânsız hâle getirmek amacıyla açıkça kurdu. Amaç, İsrailli girişimleri ABD'deki büyük teknoloji şirketlerine pazarlamak, böylece bu şirketlerin söz konusu girişimleri benzeri görülmemiş ölçüde satın almalarını ve onlarla sözleşmeler yapmalarını sağlamaktı. Böylece ABD'nin teknolojik altyapısı, birçok düzeyde İsrail'in çıkarlarıyla öylesine iç içe geçecekti ki, ne olursa olsun ABD'nin İsrail'i anlamlı biçimde boykot etmesi fiilen mümkün olmayacaktı. Elbette İsrail'deki girişimcilik ekosistemine bakıldığında, bu girişimlerin büyük bölümünün İsrail istihbaratı ve İsrail ordusuyla son derece yakın ilişkiler içinde olduğu görülüyor. Bu şirketlerde çalışanların önemli bir kısmı bu kurumlardan gelen eski personelden oluşuyor. Aynı dönemde, tesadüfî denilebilecek şekilde, Startup Nation Central kurulurken İsrail hükümeti de bu girişimlerin daha önce Mossad, Unit 8200 ve İsrail istihbarat sisteminin diğer birimleri tarafından kurum içinde yürütülen operasyonları gerçekleştirmek için kullanılmasını öngören açık bir politika benimsedi. Başka bir ifadeyle, bu şirketleri istihbarat faaliyetleri için paravan şirketler olarak kullanmaya yönelik açık bir politika söz konusu. Dolayısıyla bu girişimlerin büyük teknoloji şirketleri tarafından bünyelerine katılmasının temel amacı, özellikle teknoloji sektörü üzerinde güçlü bir ekonomik nüfuz aracı oluşturmak ve böylece ABD politikasının, bugün Filistin'de yıllardır soykırım niteliğinde bir savaş yürüttüğünü söylediği İsrail'e karşı dahi hiçbir zaman anlamlı bir meydan okumada bulunamamasını sağlamaktır.
C.H.: Peki, Anduril hakkında konuşabilir misiniz? Anduril'in ne olduğunu ve neden bu kadar önemli olduğunu açıklayabilir misiniz?
W.W.: Evet. Anduril, Palmer Luckey ve Trae Stephens tarafından kurulan bir şirket. Palmer Luckey, Peter Thiel'in desteklediği Thiel Fellowship programının bursiyerlerinden biriydi. Oculus Rift'i geliştirdi ve şirket daha sonra, Peter Thiel'in yönetim kurulunda bulunduğu dönemde Facebook'a satıldı. Luckey'nin daha sonra kurduğu girişim olan Anduril ise büyük ölçüde Thiel tarafından finanse edildi. Trae Stephens ise daha önce istihbarat topluluğunda görev yapmış, ardından Peter Thiel tarafından kurulan Palantir'de çalışmış bir isimdi. Daha sonra Founders Fund'a katıldı ve Trump'ın ilk başkanlık döneminde Pentagon'un geçiş ekibine fiilen danışmanlık yaptığı sırada Luckey ile birlikte Anduril'i kurmaya karar verdi. Anduril, özellikle otonom silah sistemleri, başta da insansız hava araçları konusunda uzmanlaşmış durumda. Şirket aynı zamanda Columbus bölgesine de yatırım yaparak faaliyet göstermeye başladı.
Palmer Luckey, Arsenal One adlı fabrikanın kurulması için Columbus bölgesini seçmelerinde Jobs Ohio'nun belirleyici rol oynadığını söylüyor. Bu fabrikanın, çok yakında büyük miktarda otonom ölümcül insansız hava aracı üretmeye başlaması bekleniyor. Yakınlarda ise Howard Lutnick'in şirketi Cantor Fitzgerald, bu alanda faaliyet gösterecek bir sonraki Anduril'i bulmaya yönelik bir girişim yürütüyor. Cantor Fitzgerald'ın sahibi olan Howard Lutnick ise, özellikle Jeffrey Epstein ile bağlantılarıyla da bilinen mevcut Ticaret Bakanı. Dolayısıyla tüm bu gelişmelerin, fiilen Leslie Wexner'ın derebeyliğine dönüşmüş bir bölgede bir araya gelmesi dikkat çekici. Bunun dışında, Palmer Luckey'nin Peter Thiel ve Palantir çevresindeki diğer isimlerle, örneğin Joe Lonsdale ile bağlantılı bir başka girişimi de bulunuyor. Bu girişim, Erebor adlı bir stablecoin bankası kurmayı amaçlıyor. Resmî olarak Luckey tarafından kurulmuş olsa da bankayı başka kişiler yönetecek. Bankanın merkezi ise Columbus'ta olacak. Bu girişim, dolar cinsinden stablecoin'ler aracılığıyla doların küresel hâkimiyetini güçlendirmeyi amaçlıyor.
Sanırım yakın zamanda, Nicolás Maduro'nun kaçırılmasının ardından ve Trump'ın en azından kendi ifadesiyle "ülkeyi yönettiğini" söylediği dönemde, Erebor, Venezuela'nın devlet borcunun, özellikle de devlet petrol şirketinin borçlarının yeniden yapılandırılması için önerilen seçeneklerden biri olarak gündeme getirildi. Bunun da akılda tutulması gerektiğini düşünüyorum. Aynı şekilde, Erebor'un birkaç yıl önce çöken Silicon Valley Bank'ın yerini almak amacıyla açıkça kurulmuş olması da önemli. Bankanın çöküşüne ilişkin haberleri takip ettiyseniz, bu çöküşün büyük ölçüde Peter Thiel tarafından organize edilen bir banka hücumunun sonucu gerçekleştiğini hatırlayabilirsiniz. Oldukça ilginç. Bu da, bu belirli ağın nasıl işlediğine dair bir örnek oluşturuyor. Aynı zamanda, Ohio'yu da planlarının önemli bir parçası hâline getirmek için yoğun çaba gösterdiklerini ortaya koyuyor.
C.H.: Son olarak, Smart Columbus'tan söz edebilir misiniz? Smart Columbus'un, ABD'deki diğer akıllı şehirler için bir tür pilot şehir ya da test alanı olarak nasıl işlediğini anlatabilir misiniz? Sanırım makalenizde de belirttiğiniz gibi, bu girişim ülke genelinde daha geniş çaplı bir eğilimin parçasını oluşturuyor.
W.W.: Evet. Smart Columbus, daha önce de belirttiğim gibi, 2000'li yılların başında Wexner ve onun sağ kolu diyebileceğim — buna başka ne denir bilmiyorum — John Kessler tarafından kurulan Columbus Partnership girişimi tarafından oluşturuldu. Temel amacı, Columbus'u akıllı şehir teknolojileri ve çeşitli akıllı şehir programlarının uygulanması için bir test alanına dönüştürmekti. Bu programlardan biri, Columbus kentinde özel otomobil kullanımını ortadan kaldırmayı ve bunun yerine Uber benzeri araç paylaşım filolarına, ileride ise muhtemelen Waymo gibi otonom araç filolarına geçişi hedefliyor. İlginç olan ise, bunun daha önce sözünü ettiğim ve Eric Schmidt'in başkanlığını yaptığı ABD Ulusal Yapay Zekâ Güvenlik Komisyonu ile doğrudan kesişmesidir. Komisyonun nihai raporunda yer almamakla birlikte, Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası kapsamında elde edilen belgelerine göre, komisyon üyeleri ABD'nin yapay zekâ alanında Çin ile rekabet edebilmesi — ki bunu ulusal güvenlik açısından hayati görüyorlardı — için özel otomobil sahipliğinin aşamalı olarak sona erdirilmesi ve bunun yerine Uber benzeri araç paylaşım filolarının, ileride ise otonom araç paylaşım sistemlerinin geçirilmesinin gerekli olduğuna inanıyordu. Onlara göre bu, yapay zekânın eğitilmesi ve geliştirilmesi, dolayısıyla Çin ile rekabet edebilmesi açısından zorunluydu. Bu bakımdan Smart Columbus, bu yaklaşımın bir deneme uygulaması olarak tasarlandı ya da en azından bu tür girişimleri teşvik etmeyi amaçlıyor ve bunu bugüne kadar oldukça kademeli bir şekilde yaptı. Elbette Columbus henüz bu noktaya ulaşmış değil. Ancak Columbus Partnership ile bağlantılı bu yapının temel hedefi, bu tür uygulamaları özellikle Columbus'ta hayata geçirmek ve burayı, Silikon Vadisi'nde ya da ABD Ulusal Yapay Zekâ Güvenlik Komisyonu ile bağlantılı askerî çevreler tarafından geliştirilen bu teknolojiler için bir beta test alanı olarak kullanmak. Üstelik tüm bunlar, Columbus halkının bu sürece kayda değer bir katılımı ya da söz hakkı olmaksızın gerçekleştiriliyor.
C.H.: İnşa etmeye çalıştıkları şey, bir tür totaliter kapitalizm değil mi?
W.W.: Bir bakıma öyle denebilir. Peter Thiel ile aynı çevrelerde bulunan bu oligarkların pek çoğuna bakmak ilginç. Örneğin Mark Andreessen, The Techno-Optimist Manifesto adını verdiği bir metnin yazarıdır ve bu metin üzerindeki en önemli etkilerden birinin, Nick Land adlı bir "filozof" olduğunu söylüyor. Nick Land, Neo-Gerici Harekette de oldukça popüler bir isim.
Ve Nick Land, kapitalizmin bir tür yapay zekâ olduğunu, kapitalizmin aynı zamanda Tanrı olduğunu ve dolayısıyla yapay zekânın da Tanrı olduğunu savunuyor. Mark Andreessen da yazılarında bu fikirleri büyük ölçüde yansıtıyor. Bu düşünceler, devletin özelleştirilmesini ve başına CEO konumunda bir diktatörün getirilmesini savunan Curtis Yarvin'in fikirlerine ilgi duyan aynı çevrelerde oldukça yaygın. Daha önce de belirttiğim gibi, Peter Thiel ve Andreessen’in de aralarında bulunduğu bazı müttefikleri bu fikirlere ilgi duyuyor. Dolayısıyla, daha önce söylediğim gibi, bana göre inşa etmeye çalıştıkları şey, esasen teknoloji aracılığıyla dayatılan yeni bir feodalizm modeli. Bu modelde üstte ayrıcalıklı bir sınıf, altta ise geniş bir alt sınıf bulunuyor ve bu düzen teknoloji aracılığıyla sürdürülüyor. Bu büyük teknoloji oligarklarının en çok ilgi gösterdiği tarihçilerden biri de, kendileriyle röportajlar ve uzun söyleşiler yaptıkları Yuval Noah Harari. Örneğin Mark Zuckerberg onunla böyle bir söyleşi gerçekleştirdi. Harari, yapay zekâ çağında ve veri merkezlerinin hızla yaygınlaştığı bu dönemde — bunu birkaç yıl önce söylemişti — geçmişteki Sanayi Devriminde olduğu gibi temel ayrımın sömürülenlerle sömürülmeyenler arasında olmayacağını; artık insanların büyük çoğunluğu için ayrımın sömürülenlerle gözden çıkarılabilir olanlar arasında olacağını ve sömürülmenin gözden çıkarılabilir olmaktan daha iyi olduğunu ileri sürüyor. Yapay zekâ sıradan insanların işlerini devralırken ve bütün bunlar yaşanırken, bu sürece öncülük eden kuruluşlardan birinin adının Jobs Ohio olması gerçekten de acı bir ironi gibi görünüyor.
Temelde, bu insanların son derece insan karşıtı bir gelecek inşa etmeye çalıştıkları bir dönemde yaşıyoruz. Onlara göre desteklenmesi, yönlendirilmesi ve geliştirilmesi gereken en önemli şey sermaye. İnsanlar ve genel olarak insanlık ise, daha önce de belirttiğim gibi, bu kişilerin sermayeyle doğrudan bağlantılı gördükleri ve adeta kutsallaştırdıkları yapay zekânın ilerleyişine kıyasla ikinci planda kalıyor. Böyle bir dünyada yaşamamız mümkün değil. Hatta içlerinden bazıları, hedefin esasen kavanozlar içindeki beyinlerden oluşan bir düzen kurmak, ekonomik faaliyetlerin robotlar tarafından yürütülmesini sağlamak ve içinde hiçbir insanın yer almadığı, sürekli büyüyen bir ekonomi yaratmak olduğunu anlatan kitaplar yazdı. Onlara göre geleceğimizin yönü de esasen bu.
Dolayısıyla bu, açıkça söylemek gerekirse, böylesine aşırı distopik bir gelecek istemeyen insanların reddetmesi gereken bir gelecek. Bana göre bunun en iyi yolu da bu şirketlerin ürünlerini kullanmamak ve mümkün olduğunca büyük teknoloji şirketlerinin cihazlarından, hizmetlerinden ve sundukları ürünlerden uzaklaşmak. Çünkü örneğin veri merkezlerinin yaygınlaştırılması sürecinde, onların da söylediği gibi veri "yeni petrol" ise, veri merkezleri de geçmişte petrol boru hatlarının gördüğü işleve benziyor. Keystone Boru Hattı gibi örneklere ve hükümetin buna yönelik tepkileri nasıl yönettiğine, kamulaştırma gibi uygulamalarla bu projeleri nasıl ilerlettiğine bakarsanız, gelecekte veri merkezleri konusunda da benzer gelişmeler yaşanabilir. Ancak yapabileceğimiz en iyi şey, onların ürünlerini kullanmamaktır. Bu durum petrolden biraz farklı; çünkü günlük yaşamınızı sürdürebilmek için aracınıza yakıt almak zorundasınız. Oysa gerçekten veri merkezlerinin yaptıklarına karşıysak, yapay zekâ sohbet botlarını kullanmak ya da onlara gündelik konularla ilgili sürekli sorular sormak zorunda değiliz. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde bu mesele giderek daha önemli hâle geldikçe, veri merkezlerinin yaygınlaştırılmasına yönelik tepkileri bastırmak için doğrudan eylemleri ve hatta yüz yüze protestoları engellemeye yönelik pek çok hazırlık yaptılar. Bu nedenle yapabileceğimiz en etkili şey, mümkün olduğunca bu şirketlerin ürünlerini boykot etmek ve onlardan uzak durmaktır. Çünkü algoritmalarını ve sohbet botlarını kimse kullanmazsa, veri merkezlerinin genişletilmesini haklı göstermek onlar için çok daha zor olacaktır. Dolayısıyla bunun onların istediği noktaya kadar ilerlemesini engellemenin ve su kaynaklarını tüketmelerinin, elektrik fiyatlarını yükseltmelerinin ve sıradan insanların yaşamını giderek daha da zorlaştıracak birçok uygulamayı hayata geçirmelerinin önüne geçmenin bir yolu hâlâ var. Hayat zaten zor ve şu anda, hükümetimiz üzerinde fiilen kontrol kuran, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri için değil, doğal dünya ve genel olarak insanlık için de son derece kötü niyetli gündemlere sahip olduğunu düşündüğüm bu şirketlerden bağımsız bir alternatif geliştirmek için hâlâ zamanımız var. Bana göre en doğru yol şiddet içermeyen bir yaklaşımı benimsemek; yani mümkün olduğunca bu şirketlerden uzaklaşmak ve ürünlerini kullanmamaktır.
C.H.: Harika, Whitney, çok teşekkür ederim. Programın hazırlanmasında emeği geçen Max, Thomas, Diego ve Nawell'e de teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.
* Chris Hedges'ın Whitney Webb ile gerçekleştirdiği 'How the Epstein Network is Privatizing the Government & Building Out the Surveillance State' başlıklı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

