"Ne adalet bizi görüyor, ne biz adaleti"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik'te Ali Bilge, CHP'li belediyelere yönelik operasyonlardan medya-yargı ilişkilerine, otokrasilerde siyasal alanın daralmasından varlık barışı ve bütçe tartışmalarına uzanan yoğun gündemi değerlendiriyor.

""
Ekonomi Politik: 03 Ağustos 2026
 

Ekonomi Politik: 03 Ağustos 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer bey, merhaba Özdeş!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Ö.M.:Ekonomi Politik’te o kadar çok konuşacak konu var ki, hepimize kolay gelsin. Neyle başlayalım?

A.B.: Devam eden CHP’li belediye operasyonları var, sabaha karşı Ankara Etimesgut Belediye Başkanı da tutuklandı.

Ö.M.: Toplam 40 kişi.

A.B.: Operasyonlar sonucunda, tutuklanan, kayyum atanan ve AKP’ye geçen belediye başkanlarını topladığımızda İstanbul’da denge değişti. 2024 yerel seçimlerinde hatırladığım 39 belediyenin 26’sını CHP kazanmıştı. Şimdi bu durum değişti, AKP’li belediyeler öne geçtiler.

Yerel seçimlerden bu yana Türkiye toplamında da 20 belediye başkanı da AKP’ye geçmiş durumda. Galiba bugüne kadar 40’a yakın da operasyon yapıldı. Sonuçta, iki yıl önce yerel seçimlerde büyükşehir, il ve ilçe belediyelerinde seçmenin tercihine iradesine el konduğunu, gasp edildiğini görüyoruz. Seçmen iradesine dayanan tercihlerin yargı eliyle hiçe sayılması - ki soruşturmalar sonuçlanmadan yargılama faaliyetleri sona ermeden - kabul edilebilir bir durum değil.

Sağlam gerekçeler ve deliller olmadan tutuklanmalar, gözaltılar, kayyum atamaları oldu, olmaya da devam ediyor. Yakında AKP’li olmayan belediye pek kalmayacak gibi gözüküyor. CHP’li belediyelere yapılan operasyonlar, aynı zamanda ana muhalefetin bölünmesi operasyonuyla birlikte yaşandı, yaşanıyor.

Sonuçta ana muhalefet CHP içinden yeni bir parti doğdu. Yeni Parti’nin ringde kalıp kalamayacağı, nasıl kalacağı da başka bir husus. Yeni Parti örgütleniyor, büyük kitle desteği hali hazırda devam ediyor. Geçen haftalarda da konuştuk; bu desteğin artarak sürdürülebilir olmasını sağlamak gerekiyor ve şu anda %35’lerin üzerinde destek var. Çok önemli...

Seçmen, iradesine el konulmasına, hiç sayılmasına karşın seçmen tercihine sahip çıkıyor, iradesini Yeni Parti üzerinden sürdürmeye devam ediyor. Türkiye gibi ya da benzer “seçimli otokrasiler” diye kategorize edilen rejimlerde iktidarlar, siyasi yarışmayı istedikleri gibi kendi hesaplarına göre düzenleyebiliyorlar, tarafsız ve bağımsız olamayan seçimler yapılıyor, partiler kapatılmıyor ama partilerin varlığının ve faaliyetlerinin serbestçe devam etmesine izin verilmiyor, boğulmaya çalışılıyor, siyaset alanı daraltılıyor, bu daralmada hukuksal araçlarla gerçekleştiriliyor.

Yeni Parti'nin ringde kalıp kalamayacağı kitle desteğiyle, kitle desteğinin tabandaki desteğin yaygınlaşmasıyla belli olacak. Nasıl ki Apaçık Radyo'nun dinleyiciden destek sağladığı gibi, Yeni Parti de izleyicilerinin, taraftarlarının, seçmenin desteğiyle ilerlemeye başladı. İşte bu çok önemli bir gelişmedir; her anlamda tabana dayalı olmak bilhassa finans kaynakları hususunda çok önemlidir. Yeni Parti’nin de takipçileri, izleyicileri seçmen tabanı desteklerini sürdürüyorlar.

Sıcaklardan bunaldığımızı söylüyoruz ancak Türkiye’de siyasi hararet inanılmaz boyutlarda nefes alınacak halde değil. Normal bir rejimde bir ülke isen seçeneklerin çoktur ya da olması istenir, ancak normal olmayan bir rejimde hayatta kalmak için tek seçenek Yeni Parti olarak gözüküyor.

Türkiye’de başat bir soru vardır, bu soruyu CHP’nin tarihine de mercek tutarakta sorarız: Devlet mi demokrasi mi? Bana göre, devleti önceleyenler Kılıçdaroğlu ve ekibi olarak CHP’de kaldı, demokrasiyi önceleyenler de Yeni Parti ve Özel’de olmalı.

Elbette bu soruyu zaman içinde ne kadar irdeleyecekleri önemli.. Ama beklemeye tahammül kalmadı, çok büyük bir yangın yerindeyiz, çerçeve yasadan sonra Meclis kapanacak. Yeni Parti’nin örgütlenmesini de 6 aylık bir sürede tamamlanması gerekiyor, aşılmaz ise yedeğinin devreye girmesi bekleniyor. Ancak Ekim’de Meclis'in açılmasından sonra esas mesele fezlekeler konusudur. Fezlekelerin devreye sokulması ile Yeni Parti'nin kitle tabanının genişlemesi, desteğin artması arasında ciddi bir ilişki bulunuyor. Yeni Parti'nin kitleler üzerindeki varlığını koruyabilmesi, artmasıyla fezlekelerin iktidar tarafından gündeme getirilmesi, devreye sokulması arasında doğrusal bir ilişki var. Bu nedenle çok sıcak yaz ayları bu dinamikleri izleyeceğimiz bir mevsim olacak.

Yeni Parti henüz işin çok başında ama kitle desteği çok yüksek. Ancak başka bir işlevi daha var: Sadece bir ana muhalefet partisi önderliği dışında, haresine saracağı ittifaklar manzumesi de önemli.

Yoğun bir gündem içerisinde boğuluyoruz ama Cem Küçük meselesine de değinmek durumundayız. İktidarın çok açık yandaşı, kimilerine göre de tetikçisi olan Cem Küçük olayına biraz bakalım dilerseniz.

Ülkede son 20 yılda yaşanan acayip gelişmelerden birisi de 'militan gazetecik’, 'militan tetikçilik' diye tanımlanan bir gazetecilik sınıfının türemiş olmasıdır. Medya ve gazetecilik bu dönemde başkalaştı, medyanın neredeyse %98'inin kontrolü iktidar elinde bulunuyor.

Aslında, Cem Küçük meselesine şirketler, patronlar ve gazeteciler üçlüsü üzerinden bakmakta fayda var. Bunlar otokrasinin ‘ödül ve ceza’ sistemi içerisinde yaşıyorlar, itaate göre de himaye görüyorlar. Bunların çizgiyi aşmamaları gerekiyor; bu çizgiler hiyerarşik çizgiler de olabiliyor, mali çizgilerde olabiliyor ve bunların mali kaynaklarının çizgi dışı genişlemeleri izlenebiliyor.

Gazetecilik faaliyeti de itaate göre işliyor. Meydan böyle olunca, itaate göre gazetecilik yapanların da kendi aralarında yarışmaları olabiliyor. Türediler mali olarak zenginleşiyorlar, şirketlere ortak oluyorlar, çeşitli havuzlarda bulunan şirketlerin unsurları da olmaya başlıyorlar ve zaman içinde şirketler de kendi aralarında yarışıyorlar. Tüm bunlar tabii merkeze bağlı olarak izleniyor; bu nedenle kimi zaman çizgi dışına çıkan şirketlere de el konuyor, TMSF’ye alınıyor, koşulları yerine getirenler sonra bırakılıyor.

Yandaşların, türedi gazetecilerin önce zenginleşmesine sadakat ve işlevselliklerine göre kirlilik alanlarına göz yumuluyor, ödüllendiriliyorlar. Daha sonra bunlarda büyük bir özgüven patlaması oluyor ya da klikler arası çatışmalar içerisinde rol almaya başlıyorlar. Klikler arası çatışmalarda ve çizgiyi aşanlarda cezalandırılma başlıyor.

Böyle bir ortamda toplumsal psikoloji için de çalışmalar yapılıyor. Ana muhalefetin elinde olan belediyelere el konuluyor, insanlar tutuklanıyor, gazeteciler, basın tahakküm altında yargıda çürüme çöküş yaşanıyor. İşte bu çöküşün üstü örtülmeye çalışılıyor. Sicili mali konularda kötü bir şarkıcı Ahbap Derneği'ni kuruyor. Halbuki kurarken müdahale edilmesi gerekiyor ancak zamanı gelince, kıvama geldiğinde müdahale ediliyor. Sanatçılar üzerine gidiliyor, ülkede tarafsız ve bağımsız bir yargı-hukuk-adalet varmış gibi bir imaj yaratılıyor. Halbuki adalet kör Türkiye’de âmâ bir vaziyette, ne adalet bizi görüyor, ne biz adaleti görüyoruz. Adalet varmış gibi izlenim verilmeye çalışılıyor. ‘Bizden olanları da tutuklarız’ havası veriliyor.

İktidara yakın olanlar, kirliliklerine, işlevselliklerine göre önce ödüllendiriliyor, kaynaklar, ünvanlar veriliyor, kanallar açılıyor, genel yayın yönetmeni vb. oluyorlar. İktisatta da vardır ya; ‘homo economicus’. Doymuyor, daha fazla istiyor, özgüven patlaması oluyor ve işte o zaman bu türediler tehdit unsuru olmaya başlıyorlar. Aynı şekilde şirketlerin, patronların üzerine de gidiliyor.

Son dönemde yeni bir varlık barışı uygulaması devreye sokuldu. Bir iktisatçı olarak ne kadar barışılacak diye izlemeye çalışıyorum; 2027 Temmuz’una kadar sürecek olan varlık barışı sonucunda ne kadar kaynak memlekete gelecek? Merak ediyorum doğrusu.

Bu varlık barışında, ‘yandaş ’ diye adlandırılan şirketlerin, öncelikle de çizgi dışına çıkanların dışarıya kaçırdıkları paraları getirmesi isteniyor. Çünkü iktidar çok büyük bir kaynak sıkıntısı yaşıyor, dış kaynak sorununu çözmeden seçimlere gidemezsiniz. Trump’ın 'swap' sözlerine ne kadar güveneceksiniz! Varlık barışından medet umuyorsunuz ki son 20 yılda dışarıya çıkaranların büyük kısmı kamusal kaynaklardan AKP döneminde yararlanan şirketler olduğu biliniyor. İşte bunlardan bazıları cezalandırılıyor. Bu şirketlerle teması olanlar bu mobilizasyonun içinde bulunan, söz dinleyenler ile söz dinlemeyenler otokrasi tarafından cezalandırılıyor.

Ayrıca gazeteciler, şirketler ve patronlar şu şekilde de kategorize olmuş durumdalar. Benim ‘enderun’ ve ‘harem’ olarak nitelendirdiğim, iktidarın geleceğine ilişkin planlar yapan gruplar var. ‘Enderun’ bürokrasi, ‘harem’ de aile içidir malum Osmanlı'da. Böyle klikleşmeler de bulunduğu iddia ediliyor ve bunlar da kendi aralarındaki çatışmaları medyadaki uzantılarıyla gerçekleştiriyorlar. AKP dönemi medya tarihi, önce ödüllendirilen ve sonra da cezalandırılan gazetecilerle doludur. Olan biteni, otokrasinin geleceğine ilişkin endişe duyanların, itaat dışına çıkmaları sonucunda varlıklarını yurt dışına aktarmaları ile başlayan dalgalanmalar olarak nitelemek mümkün.

Yargı varmış gibi operasyonlar yapılıyor. Muhsin Yazıcıoğlu ve Uğur Mumcu suikastına kadar dosyalar raflardan çıkarılıyor. Soramadan edemiyorsunuz; 25 yıldır aklınız neredeydi? Yazıcıoğlu bu iktidar döneminde gerçekleşen bir suikasttı. Geçen sene gerçekleşen Sinan Ateş suikastı var ancak o dosyaya hiç dokunulmuyor.

Eskiden Milli Güvenlik Kurulu’nun Toplumla İlişkiler Başkanlığı vardı ve bu programda MGK’nın yapısı ve askeri vesayet üzerine çokça konuşurduk, Toplumla İlişkiler Başkanlığı siyasetin dizaynında, toplumsal algıların yönetiminde çok önemli etkisi olan yarı askeri ‘think tank’ gibiydi. Burada sivil bürokratlar da eğitilirdi.

Yeni otokratik rejimde, Toplumla İlişkiler Başkanlığı gibi işlevler gören organlar da var. Toplumsal iletişim ve algı yönetimi yapılmaya çalışıyor, çürümüş bir yargı var, kanıtsız operasyonlar var, sanatçılar alınıyor, iş dünyası, gazeteciler alınıyor. Böyle bir ortamda algıları etkileme çalışması ve yönetimi de cereyan ediyor.

Toplumda ciddi bir öfke var; bu toplumun ekonomik sıkıntıları var, siyasal alan boğulmuş durumda. Özgür bir toplum değiliz. Zaman zaman yeniden FETÖ operasyonları yapılıyor, dolandırıcılık, bahis vb. gibi durumlar gündeme getiriliyor ki bunların çok önceden, başlangıçta önünün kesilmesi gerekirdi. İrin büyüyor, sonra da patlatılıyor ‘Biz adalet sağlıyoruz, kötülükle mücadele ediyoruz’ gibi bir mesaj verilmeye çalışılıyor. Tüm bu yekûna böyle bakmakta fayda var.

%98’i iktidar lehine olan bir medya yapılanması, iç içe geçmiş kamusal kaynakların kullanım mekanizmaları içinde sivrilen, itaatkar ve her görevi yerine getiren ‘gazeteciler’ içinden bazılarının tutuklanması Nazi Almanya’sında ki Röhm olayını hatırlatıyor. Putin yönetimindeki Rusya’da da çok örnekler bulunuyor. Önce ‘büyük hizmetler’ görmüş gazeteciler, iş insanları çizgi dışına çıktıklarında, daha fazla istediklerinde ya da başka roller oynadıklarında, Putin tarafından cezalandırılmışlardır. Örneklerini Türkiye’de de, otoriter ve totaliter rejimlerde görürsünüz, bunlar tasfiye edilir.

Ö.M.: Mesela Putin döneminde gazetecilere yalnız ceza vermek değil, bizatihi zehirlenmeleri, öldürülmeleri, ortadan kaldırılmaları gibi olayların da oldukça sık görüldüğünü biliyoruz.

A.B.: Ciddi bir liste var; Putin’in tasfiye ettiği, sürgüne gitmek zorunda kalan, sesini kestiği, malına mülküne el koyduğu, oligarklar, medya patronları medya yöneticileri, gazeteciler listesi oldukça kabarık. Putin, eski akıl hocalarını da tutuklatmıştır. Benzeri uygulamalar, Hitler Almanya’sında da çok yaşanmıştır. Azerbaycan’da da vardır. Otokrasinin tonlarına görebu uygulamalar değişir, koyu ve daha açık otokrasilerde değişik içeriklerde bunlar yaşanmıştır.

Programı sadece buna hasretmek istemiyorum. Son olarak büyük yalanlar tekniğine değinmek istiyorum. Genellikle iktidara hizmet eden gazeteciler, “büyük yalanlar tekniği” kullanıyorlar. Bu tür rejimlerde çok yaşanan bir durum. Büyük yalanlar tekniğini kullananların davranışları değiştikçe, istekleri azamileştikçe, güven patlamasına uğradıklarında 'aslında onları ben yönetiyorum' duygusuna kapıldıkça işler tersine gitmeye başlıyor.

Ülkemizde yakın zamanda yaşanan ‘pelikan’ olayını hatırlayın. AKP genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu büyük bir trol mekanizmasıyla başbakanlıktan ve genel başkanlıktan ayrılmak zorunda kalmıştı, bu görevler Binali Yıldırım’a geçmişti. Son 20 yıl içinde benzer olayları sayısız yaşadık doğrusunu söylemek gerekirse...

Ö.Ö.: Kendisinin de şu anda siyaseti bırakıp partiyi kapatması gündemde.

A.B.: Ben de ona geçecektim.

Ö.Ö.: Üstelik bunu yaparken söyledikleri çok tuhaf değil mi? “Bu kirli siyaset yapma biçimine dahil olmayacağım” dedi ama en problemli dönemlerde başbakanlık yapmıştı kendisi.

A.B.: Bana çok güzel pas attın! Temiz siyaset belgesi yayınlamıştı Gelecek Partisi ve ben de o toplantıya davetliydim. Soru sormak niyetinde de değildim ama Ahmet Davutoğlu günündeydi, Erdoğan iktidarına yüklendikçe yükleniyordu. Temiz siyaset için çok güzel hazırlanmış belgeler de sundu. Dayanamadım, söz aldım, bir soru sordum Ahmet Bey'e, "Çok güzel temiz siyaset belgesini yazmışsınız, hiçbir itirazım yok ancak bu mekanizma kirli geçmişe teşmil edilecek mi? Eski kirli siyaset süreçlerine neden değinmiyorsunuz?” Hatırladığım, Ahmet Bey, "Devri sabık yaratmam” gibi bir cevap vermişti

Ahmet Davutoğlu hep şunu söyledi, “Başbakan mı oldum? Altımı oydular. genel başkan mıydım? Anlamadım, elimi kolumu bağladılar”, "Yüce Divan’a bakanların sevk edilmesini istedim ama Erdoğan engelledi". 'Peki neden o zaman istifa etmedin ?' demezler mi? Siyaset ciddi bir zamanlama işidir. Çok geç ayrıldı partiden, zamanlamayı beceremedi, sonuçta da kâr etmedi. 17-25’le ilgili çıkışını zamanında yapsaydın, istifa etseydin, kurduğun parti güdük bir parti, kapatmak zorunda kalacağın bir parti olmazdı.

Ö.Ö.: Üstelik hendek meselesi var. Bu hendekler meselesinde çok sivil ölümlere dair akademisyenlerin söylemleri de var ve onun döneminde hepsi KHK’larla atıldı. Hadi, her şeyi geçtik “Başbakan ben miydim?” diyor da, “Toledo yapacağım Diyarbakır’ı” demişti. 

A.B.: Suriye’deki batak da onun dışişleri ve başbakanlık döneminde oldu. Yeni Osmanlıcılık falan... Davutoğlu, döneminin günahlarını açıklamadan defteri kapattı.

Ö.Ö.: Bir ara açıklayabileceğine dair şeyler de söyledi ama onu da yapmadı, o zaman günah da çıkaramadı.

Ö.M.: Birkaç dakikamız kalmışken bu erçeve yasanın çıkarılmasına ilişkin birkaç cümle ile değerlendirmenizi alabilir miyiz?

A.B.: Biraz önce gördüm; DEM milletvekili Cengiz Çandar, “Çerçeve yasanın içeriğini İbrahim Kalın, Öcalan ve Erdoğan biliyor,” diyor. Toplumsal barışı sağlamak üzere, iki yıldır devam eden çabaların sonunda durum bu ise toplumla bunu paylaşmak durumunda kalmışsanız vay halinize! Sürecin nasıl gelişmiş olduğuna dair olumsuz bir kanata sahip olmakla karşı karşıyasınız demektir. Eğer üç kişi çerçeve yasayı biliyor, diğerleri bilmiyor ise bu durum tereddütleri artıracaktır.

Bu konudaki tavrım başından bu yana belli: Öcalan ile barış sağlanırken, Demirtaş ve arkadaşları hapiste kalmaya devam ediyor. Kayyumlar değişmiyor, ana muhalefet boğuluyor, ana muhalefetin geleceği meçhul. Böyle bir ortamdayken, Kürt sorununu çözmek için, barış için halisane bir çerçeve yasa beklemiyorum,halisane bir sonuç beklemiyorum.

DEM yönetiminin çuvaldızı en fazla kendisine batırması gerekecek, muhtemel çuvaldız da seçimlerde görülecektir. Sadece üç kişinin bildiği, DEM’in bile bilmediği, kamuoyunun bilmediği bir çerçeve yasada şeffaflık yoksa, paylaşılmıyorsa orada bir sorun var demektir.

Ö.M.: Özgür Özel de “çerçeve yasa çıkarken Demirtaş cezaevinden izleyecek, bu olamaz, onu artık evinde ziyaret etmek istiyorum” demiş. Ekrem İmamoğlu da tutuklanışının 500. gününde.

A.B.: Osman Kavala 3197 gündür hapiste. Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve arkadaşları içeride. Binlerce insan içeride yatıyor. CHP’li belediyeler kuyrukta, herkes kuyruğa sokulmuş durumda. Çok konumuz vardı ama tatmin edici bir durum olmaktan uzak diyerek bitirelim.

Ö.M.: Evet, maalesef zamanımızı doldurduk. Çok yoğun haberler içindeyiz.

A.B.: Ekonomiyle ilgili pek çok konu var; hesapları istedikleri gibi göstermek için bütçe ile oynamalar var, bütçe verileri ile oynuyorlar ki geçmişte Yunanistan da yapmıştı. Neyse, burada keselim.

Ö.M.: Peki, çok teşekkürler, görüşmek üzere.

A.B.: Hoşçakalın!

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.