"Ben sanatı kocaman bir duvara benzetiyorum"

-
Aa
+
a
a
a

Eser Miktarda'da Başak Hürer, sanatçı Taner Ceylan ile resim pratiğini, Olimpos Sergileri’ni ve genç sanatçılarla kurduğu mentorluk ilişkisini; sanat dünyasında görünürlük, galeriler ve sosyal medya arasındaki dengeyi ve Türkiye’de güncel sanatın ekonomik zorluklar karşısındaki durumunu konuşuyor.

""
Olimpos Sergileri
 

Olimpos Sergileri

podcast servisi: iTunes / RSS

Başak Hürer: Selam, ben Başak. Sizi uyarmak isterim: Yayınımız eser miktarda sanat içermektedir.

Eser Miktarda programında her hafta çağdaş sanatın farklı üretim pratiklerine, kişisel yolculuklara ve görünmeyen katmanlarına kulak veriyoruz ve bugün konuğum Taner Ceylan. Uzun yıllardır resimleriyle uluslararası sanat dünyasında kendisine güçlü bir yer edinen Ceylan, son yıllarda üretiminin yanı sıra Olimpos Sergileri aracılığıyla genç sanatçılar için alternatif bir üretim ve paylaşım modeli de kuruyor.

Bugün kendisinin hem resim pratiğini, hem küratörlüğünü, hem de Türkiye sanat ortamına dair gözlemlerini konuşacağız. Hoşgeldiniz.

Taner Ceylan: Hoşbulduk. Merhabalar.

B.H.: Nasılsınız?

T.C.: İyiyim, iyiyim. Olimpos Sergileri'nin son günündeyiz bugün. Biraz nalları dikmiş durumdayım, çok yorgunum ama sergi amacına ulaştı. Onun için böyle tatlı bir rehavet, tatlı bir huzur da var bir yandan.

B.H.: Ama gerçekten de çok başarılı oldu sergi. 

T.C.: Çok teşekkür ederim.

B.H.: Ben dün gelebildim, yani kapanıştan bir gün önce ve sizin anlatımınıza da denk geldim neyse ki. Çünkü çok güzeldi, evet. Ve gerçekten küratöryel olarak çok güçlü bir sergi. İşler çok güçlü. Çok da başarılı olmuş galiba, değil mi?

T:C.: Çok teşekkür ederim. En başından kısaca bir anlatayım mı süreci?

B.H.: Evet, evet. Çok isterim. 

T.C.: Benim Olimpos’taki zeytinliğimin ürünlerini, zeytinyağlarını koleksiyonerlerime satıyorum ve oradan gelen parayla da bu etkinliği yapıyorum. En başta amaçlanan hedefimiz, iki yılda bir ya da bir buçuk yılda bir olacak şekilde beş sergilik bir projeydi. Dördüncü ayağına ulaştık. Altı yılda dört sergi yapmış olduk. Bu projenin en önemli ayaklarından biri ise kitabı.

B.H.: Evet.

T.C.: Kitabın ilk yarısında, güncel sanattaki önemli arkadaşlarımdan, sanatçılardan o ilk serginin konusuyla ilgili bir eser yorumlamalarını istiyorum. İkinci yarısında ise sanatçılarla geçirdiğim sürece bir günce gibi yaklaşıyorum. Anılarımı yazıyorum; hatırat gibi oldu ve geçirdiğimiz deneyimi anlatıyorum. Böylece aslında şimdiden baktığım zaman, geçtiğimiz altı yıla çok önemli bir kesit açmış oluyoruz. Gelecek olan beşinci sergiyle de beş ciddi külliyat çıkmış olacak.

B.H.: İnanılmaz bir arşiv.

T.C.: Evet. Aynı zamanda da tabii, takriben ortalama her sergide on sanatçı olduğunu düşünün yani toplamda kırk tane sanatçı var ve neredeyse yetmişe, seksene yakın da yazar oldu. Büyük bir kolektivite oluştu, büyük bir topluluk oluştu ve bu topluluğu da birbirinden koparmamaya çalışıyoruz. Çalışma pratiğimizde, ben sanatçıları seçtikten sonra onlarla mentor-sanatçı ilişkisi şeklinde işlerini üretiyoruz.

B.H.: Aslında iki konu hakkında siz değinmiştiniz, onu da söylemek istiyorum. Klasik anlamda bir sergi değil; mentorluk süreci var, dediğiniz gibi ve ortak üretim, sonunda da kitap ile tamamlanıyor. Peki sizce bu ortamı kurarken eksikliğini hissettiğiniz şey neydi sanat piyasasının içerisinde?

T.C.: Vallahi dediğim gibi, ben atölyesinden çıkmayan bir adamım aslında. Yedi yirmi dört resimle hemhâl olan bir adamım ve bu, benim aslında çok planladığım, bir eksiklikten yola çıkarak yaptığım bir şey değildi. Belki de onun için böyle sürekli oldu.



Benim ürettiğim zeytinyağı her yıl çoğalarak çıkıyor ve çok kaliteli bir yağ çıkıyor. Eğitimini de almak zorunda kaldım çünkü ağaçlar büyüyor. Çok sevdiğim, rahmetli koleksiyonerim Ali Dinçkök’e gittim. “Ali Abi,” dedim, “Benim başım dertte. Bu yağları eşe dosta dağıt dağıt nereye kadar?” Onun önerisiydi. Dedi ki, “Biz senden bunları alalım ama sen de bunun karşılığında bize her yıl bir sergi ve bir kitap yap. Ancak bu sözle." Ben de böyle bu işin içine girdim ve iyi ki de böyle olmuş. Çok planlanan bir şey olmaması belki de bu kadar kendiliğinden ve kalpten bir şeye dönüşmesini sağladı. Ama en baştaki amacım şuydu: Çok komplike kavramlarla yola çıkıp çağdaş sanat, güncel sanat yapalım, sergiler yapalım değil; sanat tarihinin en temel konularından yola çıkarak...

B.H.: Ona da değineceğim zaten. Ben aslında bu zeytinyağlarından elde ettiğiniz geliri şöyle yorumlamıştım: Ekonomik bağımsızlığın önemli olması. Ama burada daha çok, “Çok zeytinyağı çıktı, ne yapacağız? Bunu bu şekilde harcayalım,” gibi bir noktadan gelmiş.

T.C.: Ama tabii ben bir yandan da üniversitede öğretim görevlisiydim yani kendi resmimi satana kadar bir sürü özel ders verdim. Öğretmen tarafım da var ki çevrem bunu çok iyi biliyor. Bana bir şey sorulduğu zaman üzerlerine ansiklopedi gibi yığılıyorum.

B.H.: Ay ne kadar güzel.

T.C.: Onu bildikleri için aslında, “Gel, sen bu işi bir de buradan sürekli hâle getir,” gibi oldu.

B.H.: Peki, Türkiye’deki sergiler için alternatif finansman modellerinin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

T.C.: Hiçbir şekilde yeterli değil tabii. Sırf finansla olmuyor bu; bir görgü işi sanat yani hem koleksiyoner açısından, hem sanatçı açısından eninde sonunda bir görgü işi. Benim burada da bir buçuk yıl sanatçılarla çalışmamın amacı onların görgülerini bir tık daha ileriye taşımak. Sanat tarihini incelemek, irdelemek, “Bakın, bu da var. Amerika’yı tekrar keşfetmeyin," diyebilmek. 

Sonuçta ben sanatı kocaman bir duvara benzetiyorum. Genç bir sanatçının da ya da yeni bir sanatçının da görevi, o duvarın en üstüne yeni bir taş koymaktır.

B.H.: Evet.

T.C.: Ortadaki herhangi bir taşı tekrar oradan çıkarıp yerine koyamazsınız.

B.H.: Evet, kesinlikle katılıyorum. Ben de sanat tarihi mezunuyum. Sanat tarihi bence de çok önemli. İnsan zaten geçmişini bilmeli ki geleceğin ona göre şekillensin.

T.C.: Aynı zamanda da günceli de çok iyi takip etmek zorundayız.

B.H.: Evet, güncel de çok önemli. Yani insanlar ne yapıyor, nelerden haz duyuyor...

T.C.: Tabii ki yani illa ülke ülke dolaşmak zorunda değilsiniz. YouTube’da mesela New York’ta her ay sergileri gezen YouTuber’lar var. Onları izliyorum. Londra’yı öyle geziyorum, Paris’i, Hong Kong’u, Doğu’yu... İran’da neler oluyor? Her taraftan. Sırf sanatla da değil; mesela benim için moda çok önemlidir. Defilelerin mutlaka bilinmesi gerekiyor bir sanatçı açısından. Çünkü Barok sanata baktığınız zaman, Van Dyck’ın resmine baktığınız zaman, oradaki kıyafetlerden kadının konumuna dair, erkeğin konumuna dair, çocuğun konumuna dair bütün sosyoekonomik, politik hikâyeyi okuyabiliyorsunuz. Bugün kendi sanatını oluştururken de modayı çok iyi bilmek gerektiğine inanıyorum.

B.H.: Moda da yıllardır, yüzyıllardır olan bir şey. Dediğiniz gibi, sosyoekonomik statüyü çok belli eden resimlerde bile, eski tablolara baktığımız zaman, bir kadının kıyafeti, bir adamın üstündeki bir fular bize çok fazla şey veriveriyor. Şu anda da moda haftalarında görmüş olduğumuz tasarımlar, sahne şovları... O da sanatın kendisi. Bir sanat şovu var.

T.C.: Yani şöyle diyeyim, o tartışılır bir konu ama sanatını oluşturmak için bu dinamiklerden haberdar olmak gerekiyor kesinlikle. Yani oradaki şovlar, oradaki dekadan hayattan bahsetmiyorum ama onu gözlemleyip ne olup bittiğini bilmek çok önemli. En azından bu yıl vücudun neresi öne çıkartılıyor? En basit soru. Neresi kapatılıyor? Bu mesela kadına dair toplumdaki değişen algının en güzel verisi. Defileleri izleyerek görebilirsin. Kadına bu yıl nasıl bakılıyor? Erkeğe nasıl bakılıyor?

B.H.: Bu çok güzel bir bakış açısı. Aslında böyle düşününce çok fazla kapı da aralıyor. Vatkalı omuzlar...

T.C.: Aynen, 80’li yıllardaki vatkaları düşünün. Thatcher’la birlikte kadının güçlenmesiyle çok eş bir şey o “Demir Lady” hikâyesi.

B.H.: Evet, evet.

T.C.: Ondan sonra kadının maskülen hâle gelişi, o makyajın çıkması, ondan sonra tekrar girmesi, saçların kısalması...

B.H.: İspanyol koçağı.

T.C.: Tabii, tabii, aynen.

B.H.: Yine İspanyol paça da aynı şekilde.

T.C.: Kesinlikle öyle.

B.H.: Kalçaya oturan. Evet, çok hoşuma gitti. Bunun üzerine biraz daha...

T.C.: Bu okumadan bahsediyorum zaten.

B.H.: Evet, gerçekten öyle. Aslında, "Olimpos Sergileri'nde sanat tarihinin en klasik türlerinden birini seçiyoruz,” diye siz de bahsediyordunuz. Portre, peyzaj...

T.C.: Enteriyör.

B.H.: Enteriyör.

T.C.: Natürmort, figür.

B.H.: Natürmort bu sene, evet, figür. Yani yeni olana odaklanırken, bütün sergilerde gördüğümüz gibi, siz en temel, eski sorulara yöneliyorsunuz.

T.C.: Çünkü... Mesela Peyzaj sergisinde, “Kalbin peyzajını yapabilir miyiz arkadaşlar?” diye yola çıktım. Nefretin peyzajı olabilir mi? Burada da mesela aşkın natürmortu olabilir mi? Natürmortla bana aşkı anlatabilir misiniz? Buradan yola çıkarak bir sürü şahane iş üretildi.

B.H.: İşte o yüzden de hala bu türler üzerinden söylenecek yeni sözler var.

T.C.: Tabii ki öyle. Yani temeli kaybetmemek, ana meseleyi kaybetmemek. Yoksa her şey çok havada asılı kalıyor. Çünkü bugünün güncel sanatının en büyük handikaplarından biri de kavram kargaşası ve espri bulma kaygısı. “Bir espri buldum, şahane bir fikir buldum. Hadi ben iki üç nesneyi yan yana getireyim, sanat yapayım.” Sanat oysa bu değil.

B.H.: Olmuyor.

T.C.: Değil, olmamalı zaten.

B.H.: Olmuyor, evet, kesinlikle katılıyorum. Peki sergide, kendinizi duygusal olarak da “Bu işi gerçekten çok fazla sevdim,” dediğiniz bir iş var mı? Yoksa adam kayırmaya mı girer?

T.C.: Adam kayırmaya girer. Çok iş var, çok daha sevdiklerim var. Ama hepsini birlikte ürettiğimiz için, hepsini sonuçta ortak iş olarak nitelendirmek daha doğru olur. Çok güzel bir sergi oldu. İşler kalpten çıktı çünkü ben sert bir hocayım. Çalışmaya başlamadan önce, “Dilimin kemiği yok arkadaşlar. Buna hazır olun. Buna hazırsanız benimle devam edersiniz,” diye söylüyorum: Çünkü dalıyorum, kafa göz giriyorum. Ama sonuç çok güzel oldu.

B.H.: Sonuç çok güzel. Yerleştirmeler de çok iyi. Bağlam çok güzel oturdu.

T.C.: Her sergide bir mimarla çalışıyorum, sergi tasarımını mimarlarımız yapıyor. Bu yıl da Zeynep Şankayan ile çalıştık. Zesa Architecture olağanüstü bir iş çıkarttı gerçekten. Aklımız uçtu sonucu görünce.

B.H.: Evet, bence de çok başarılı. Bu yıl bu sergi aracılığıyla tanıştığınız herhangi bir sanatçı oldu mu? Yoksa daha önceden...

T.C.: Tabii, tabii. Yani çoğuyla bu sergi aracılığıyla tanıştım. İki yıl öncesine dayanan tanışıklıklarımız da var. Hem benim yardımcım, birlikte çalıştığımız Melis Bektaş, hem sanatçı dostlarım, galerici arkadaşlarım... “Bak, böyle birisi var, dosyasını incele,” diye bana önerilerde bulunuyorlar. Oradan ben de yola çıkıyorum.

B.H.: Nasıl oluyor peki bunun haricinde? Yani o sanatçıyı seçme işi tam olarak nasıl ilerliyor?

T.C.: Kalbimle ilerliyor benim. Yani, işinden etkileniyorum, ondan sonra atölye ziyaretini yapıyorum, uzun uzun konuşuyoruz. Benim için biraz... Mezun olmuş olması gerekiyor, biraz etrafta dolanıp çabalamış olması gerekiyor, sistemden biraz haberdar olması gerekiyor ve belki başaramamış olması, biraz düşmüş, tökezlemiş olması benim çok değer verdiğim bir hikâye.

B.H.: Çünkü denemiş.

T.C.: Denemiş, olmamış. Bu benim için değerli bir şey. Çünkü ben 91’de mezun olup 2002’de ilk resmimi satan bir adamım. 35 yaşında ilk resmimi sattım ve çok süründüm. On tane işte çalıştım ve biliyorum, o süreçten geçtim. Ben de bir nebze burada o süreci kısaltmak için, o networkleri onlara hazır vermek için uğraşıyorum.

Ama dediğim gibi, sonuçta her sergide on sanatçı varsa geriye bugün beş kalıyor, kalmıyor. Yani benimle sergi açmak, sisteme girmek ve “Satacağım, devam edeceğim,” demek değil. Ben sadece küçük bir ivme kazandırıyorum bir iki aylığına ve o ivmeyi kullanabilirse ne âlâ.

Kolektif olarak hepsini bir arada tutmaya çalışıyorum. Olimpos Akademisi’ni kurduk. Orada da birlikte dayanışmaları, inisiyatif kurup devam etmelerini istedik. İlk sergiden bugüne hâlâ temaslarımız devam ediyor. O benim için çok çok daha değerli. Kocaman bir aile oluştu çünkü.

B.H.: Kopmayan bir temas da var. Peki şimdi kariyerinize baktığınız zaman, “İyi ki o riski almışım,” dediğiniz bir şey var mı?

T.C.: Var tabii ki, çok şey var.

B.H.: Mesela?

T.C.: Mesela Monte Carlo Stil performansını yapmam. O, bütün her şeyin benim için bittiği bir noktadır. Yani, “Bitti artık, bu ülkede hiçbir şey olmuyor. Ben tası tarağı toplayıp gidiyorum,” dediğim bir noktada - her şeyim hazırdı çünkü Almanya’ya ablamın yanına gidiyordum - o performansı yaptım, Monte Carlo Stil'i yaptım. Yani o da neydi? Çok özetle insanlara nasıl resmimi gösteririm? İnsanları nasıl ayağıma getiririm ve intikam alırım? Yani benim yaşadığım hayal kırıklığını bir gece onlar nasıl yaşar?

Daniel’la çıkarak sahte bir parti düzenledim bir handa. Sahte davetiyeler, sahte afişler ve çok büyük vaatler... Büyük bir gece; yiyecek, içecek sonsuz akıyor. Güzel kızlar, güzel oğlanlar vaadiyle bütün herkesi ayağıma getirdiğim, kandırdığım bir gece oldu - onu mutlaka inceleyin, duymadıysanız. Ve o geceden sonra bütün gazetelerin başlığında, manşetindeydim. Kalmam için bir tık gerekiyormuş. O, benim için büyük bir riskti. Mesela o gece her şey olabilirdi.

B.H.: Ama iyi ki almışsın.

T.C.: İyi ki aldım, iyi ki aldım. O bunun gibi daha çok risk var. Mesela üniversiteden atılmama neden olan resmi yapmam, çok büyük bir eşikti benim için. O resmi yapıp yapmamak için iki hafta uykusuz kaldım. Yataktan her sabah kalktığımda, “Hayır, yapmayacağım. Hayır, yapacağım,” dedim. Ve yaptım. Çok büyük olay oldu ve üniversiteden atıldım. Ondan sonra da İstanbul Bienali küratörü, resmin hikâyesini duyunca beni Bienal’e davet etti ve oradan da uluslararası ayağım açıldı mesela.

B.H.: Evet.

T.C.: 2003’te. Böyle bir sürü hikâye var.

B.H.: Aslında sonuçlar geldikten sonra, “İyi ki yapmışım,” diyorsunuz. Yaptıktan sonra bir rahatlama da hemen, anında olmuyor.

T.C.: Vallahi şöyle; benim gibi çok sürünürseniz eğer, beş kuruşsuz ve yıllarca sırf sanat aşkıyla, o zaman bütün ruhunuz teflonla kaplanıyor, bu olaylar sıradanlaşmaya başlıyor. Yani savcının karşısında ifade verirken de seyrediyorsunuz, üniversiteden atılınca da seyrediyorsunuz, ölüm tehditleri gelince de seyrediyorsunuz, reddedilince de seyrediyorsunuz ve sadece seyrediyorsunuz. Çünkü sığındığınız küçücük bir oda var, sanat var. Gidiyorsunuz, günün sonunda o odada resminizi yapıyorsunuz.

Bugün de öyle. Çok boğulduğum zaman aklımdaki eskizime sığınıyorum, resmimi üretmeye devam ediyorum. Hayat akıp gidiyor işte. Bak, altmış yaşına geldim ve yirmi yaşındaki hikâyelerimle şu anda böyle mücevher kutusunu açmışız, onları tek tek inceliyoruz. Çok da güzel bir kutu. Aynı noktada yüzükleri inceliyoruz. Ona bakıyoruz, buna bakıyoruz. İşte böyle bir şey hayat.

B.H.: Evet, gerçekten öyle. Peki, düşünüyor musunuz? Şu anda olsaydı bütün bunlar, yani bütün o yapmış olduklarınızı şu anda yapmış olsaydınız, sizce o kadar etki yaratır mıydı? Yoksa dönemle mi alakalı?

T.C.: Dönemle de çok alakalı, içindeki aşkla da alakalı. Ben şuna inanıyorum: Yani eğer sesini duyurmak istiyorsan, her dönem yöntem değişir, farklı yollar bulunur. Bugün mesela sosyal medya var, değil mi? İnanılmaz bir şey. Her sanatçı kendi galerisini yaratıyor artık. Yani o galerinin görünür olması, ses getiriyor olması tamamen sanatçının yeteneği ve vizyonuyla alakalı bir şey artık, değil mi?

B.H.: Yani ne kadar görünürsen, ne kadar takipçin varsa, ne kadar etkileşim oluyorsa koleksiyonerler seni öyle buluyor, galeriler seni öyle buluyor.

T.C.: Biraz önceki performansım işte... Sosyal medya yoktu ama insanları çekmenin yolu oydu benim için.

B.H.: Evet.

T.C.: Bir şeydi. Bugün de yöntem o. Yöntemi sanatçı buluyor bir şekilde. Yöntemler değişiyor sadece ama...

Ben şöyle diyeyim, üniversiteden mezun olduğum zaman en büyük dersimi bir galerici vermişti bana Almanya’da. Abimin yanındaydım yine, dolanıyordum etrafta. Elimde dosyayla galeri galeri dolaşıyordum. Galericinin birisi bana şunu demişti Berlin’de: “Yanlış yapıyorsun,” dedi. “Sen gelmeyeceksin, biz seni bulacağız.” O benim için acayip bir hikâyeydi. Çünkü orada bir baktım, her restoranda sergi var, kafelerde resimler asılı, sokaklarda insanlar bir sürü performans yapıyor. “Okey,” dedim, “Anladım ben meseleyi.” Ondan sonra başladım saldırmaya işte.

B.H.: Talep oluşturacaksın evet. 

T.C.: Görüneceksin, talep oluşturacaksın, göze gireceksin.

B.H.: Onlar seni isteyecekler.

T.C.: Aynen, oraya kadar varacak iş.

B.H.: Evet, zaten şu an çoğu sanatçıyla da konuştuğumda, gidip dosyalarını hâlâ öyle götürüp, “İşte, bakar mısınız? Benim profilim de bu,” gibi kendisini gösteren sanatçılar... “Ha, tamam,” deyip biraz kaydırıyorlar, sonra işlerine bakıyorlar. Ama onlar kendileri bulunca, onlardan da onay gelince kıymetlenmiş oluyor.

T.C.: Yani o dosyanın dışında sen kendini nasıl göstereceksin? Aslında bu, hâlâ çok geçerli bir hikâye.

B.H.: Evet, peki bir şey soracağım. Aslında sizin düşüncenizi bence sanatçılar da duymak ister. Sizce şu anda, günümüz Türkiye’sinde galerilerle sözleşmeli olarak mı çalışmalılar, yoksa bağımsız olarak kendilerini mi yüceltmeliler?

T.C.: Şimdi aslında bütün sanat dünyası, tüm dünyada, tam da burada çok önemli bir yol ayrımında. Çünkü sosyal medyada sanatçılar kendi galerilerini ve satış pratiklerini oluştururken, orada şöyle bir tehlikeyle karşılaşıyorlar: Amaç eninde sonunda bir müzeye girmek, iyi bir galeriye girmek, bir yayın çıkması, bir katalog çıkması, kayda alınman ve senin hakkında sanat tarihçilerinin ve küratörlerin yazı yazması.

Sosyal medyada satışlar başladığı zaman arz talebe çok düşüyor genç sanatçılar ve satan iş üzerinden seri üretime girip, “Sürümden kazanacağız,” derken aslında kaybediyorlar.

B.H.: Tekrara düşmüş oluyorlar.

T.C.: Tekrara ve banalliğe düşmüş oluyorlar yani baktığın zaman. Instagram ve Pinterest ressamları diye bir şey var artık. Yani aynı pentür, aynı ışık... Büyük handikap ve bu, sanat değil. Dekorasyon ve illüstrasyon alanında çok faaliyet göstermeye başlıyorlar. Farkında da değiller. Aslında bu, kurbağanın o sıcak suda kaynama hikâyesine çok benziyor işte.

B.H.: Çok sevdiğim.

T.C.: Oysa nedir? Galeri sana ne sağlar? Network sağlar. Sen sosyal medyadan, sosyal medya kullanmayan çok önemli koleksiyonerlere nasıl ulaşacaksın? Çok zor.

B.H.: Tabii.

T.C.: Ya da müzelere... Yani galerinin elinde tuttuğu ilişkiler ağına sosyal medyada ulaşman çok zor. Hâlâ çok zor. Onun için iyi bir galeriyle, seninle birlikte büyüyecek, senin kariyerini çizecek ama senin de sözünde duracağın bir ilişki geliştirmek hâlâ bence çok değerli.

B.H.: Birbirine güven duyan.

T.C.: Evet çünkü seni müzelere sokacak olan, sosyal medyadan ziyade o galericinin ilişkisi. Orada çok şeffaf bir ilişki yürütülmek zorunda, ona inanıyorum. Ama tabii ki sosyal medya artık işin olmazsa olmazı. Oradan da sen destekleyeceksin, gerekirse oradan da ulaşacaksın.

B.H.: Sanatını, fikirlerini, düşünceni paylaşacaksın. 

T.C.: Çok önemli, interaktif bir hikâyeye gireceksin. Ama burada banalleşmek çok büyük bir tehlike, kiçleşmek çok büyük bir tehlike. Oraya düşmeden bunu yürütmesi gerekiyor. Yani aslında her zamankinden çok daha önemli bir mesele var: Sanatçının öz algısının çok güçlü olması gerekiyor artık.

B.H.: Evet.

T.C.: Kendisini çok net görmesi gerekiyor. Neredeyim, ne yapıyorum, kiminle ilişkideyim?

B.H.: Şu anda çok fazla yeni galeri açılıyor. Yeni galeriler de hemen sözleşmeli sanatçılarla çalışmak istiyorlar. Çünkü açılan galerilerin kendi koleksiyoner sepeti olmadığı için, sanatçılardan gelecek olan kitleye bakıyorlar.

T.C.: Evet.

B.H.: Bu şekilde de sanatçılar üzülüyor. Çünkü sanatçı resmini yapıyor ve o galerinin amacı onu göstermek, onu iyi insanlara, iyi koleksiyonerlere, sanatseverlere ulaştırmak, sergilere sokmak. Onu yapamıyor. Sanatçı işi yapıyor, sanatçı her şeyi kendisi yapıyormuş gibi hissediyor ve bu sefer iyi olan galeriler de güme gidiyor diyelim. Yani öyle bir durum oluyor. Ve bu sefer sanatçıların güveni kırılıyor, galerilerin güveni kırılıyor.

T.C.: Çok iç açıcı bir sanat ortamında değiliz ne yazık ki ve tüm dünya olarak da öyle sanıyorum biraz. Çünkü ekonomik zorluklar herkesi etkilemiş durumda şu anda ve doğal olarak da galerici şu anda yeni bir sanatçı alıp ona yatırım yapıp, güvenip uzun vadeli bir hikâyeye girmek istemiyor. Onu gördüm. Anlayabiliyorum ama çok doğru bulmuyorum. Ama sonuçta kirasını ödeyemiyorlar artık. Böyle bir gerçek var çünkü çok büyük prodüksiyonlar, o mekânların kirası, elektriği, suyu…

B.H.: Yeni bir sergi yapmak, duvarı... Galerici arkadaşlarımdan biliyorum.

T.C.: Gerçekten kiralarını ödeyemiyorlar artık, çok zor. İş satmak zorundalar ve satamıyorlar.

B.H.: Sanatçının baskısı da var üstlerinde. 

T.C.: Sanatçının baskısı, koleksiyonerin baskısı, ekonomik zorluklar... Koleksiyonerler artık eskisi gibi almıyorlar. Şu anda herkes bütçelerini daraltmış durumda. Koleksiyonunu dağıtan koleksiyonerler biliyorum artık. Durum çok parlak değil o açıdan.

Bu bir şey demek değil. Aslında bu çok da bir şey ifade etmiyor. Dediğim gibi, 90’lı yıllarda ben resim yapmaya başladığım zaman, yolun başındayken ya da ortasındayken galeri yoktu ülkede. Üç tane galeri vardı. Üç galeriye de giremeyeceğimi ben baştan biliyordum çünkü köşeler tutulmuştu. Deli gibi çabaladım. Onun için ortamın şu andaki maddi zorluğu senin sanat yapmana engel değil.

II. Dünya Savaşı’nı, I. Dünya Savaşı’nı unutmayalım. Klimt’i, Dada’yı, sürrealizmi, diğer akımları, Frida Kahlo’lardan tutun... Çok klişe isimler söylüyorum şu anda ama bunların hiçbiri ekonomik kaygıyla sanat üretip sanat dünyasını ve sanat akımlarını etkilemediler.

B.H.: Evet, özellikle II. Dünya Savaşı’nda “dejenere sanat” deyip sanatçıların işlerini sergileyip aşağıladıkları bir... 

T.C.: Hepsi şu anda sanat tarihinin temel köşelerinde.

B.H.: Tabii ki, tabii ki.

T.C.: Tamam, anlıyorum; ekonomi sanat için çok önemli tabii şu anda. Ama ben kendimden örnek veriyorum. Ben yıllarca ek işimi yaparak resim yaptım. Onun için bugün genç sanatçılara en büyük öğütlerimden biri hep, “B planınız olsun arkadaşlar. Dersinizi yapın. Sakın resminiz üzerinden seri üretime girip bileğinizi körleştirmeyin, ucuzlatmayın,” oluyor.

Onun için başka işlerde çalışın. Benim yaptığım gibi duvar mı boyayacaksınız, tişört mü boyayacaksınız, ders mi vereceksiniz? Yapın ama resminize ihanet etmeden yapın bunu. Bu bir sorun değil. Yani bir sanatçı için para kazanmamak, ekonominin kötü olması, koleksiyonerin bir şey almaması sorun olmamalı.

B.H.: Zaten evet.

T.C.: Bakın, Louise Bourgeois’nın saati ya da Louise Nevelson’ın saati 80’inden sonra çalmaya başladı, değil mi? Ya da şu anda Kusama’ya bakın, değil mi? Dünyanın tepesinde.

B.H.: Ah, tabii.

T.C.: Marina Abramović’e bakın. O performansları para için yaptı.

B.H.: Vakfı sayesinde Kusama kendi müzesini kurdu.

T.C.: Onun için diyorum, bunlardan biraz bağımsız olmak gerekiyor. Ekonomi önemli, para çok önemli hepimiz için ama para kazanılıyor.

B.H.: O zaman hemen kameramı da açıyorum. Herkese sorduğum soruyla bitireceğim şimdi: Bugünün Türkiye sanat ortamını, içeriden biri olarak nasıl görüyorsunuz?

T.C.: Oldukça dinamik görüyorum, çok yaratıcı görüyorum. Dediğim gibi, ekonomik zorluklar var, umutsuzluklar var, anlıyorum. Hiç kolay bir ortamda değiliz şu anda; hem galerici, koleksiyoner hem de sanatçı açısından. Ama dediğim gibi, ben çok daha karanlıktan geliyorum, çok daha dip bir kuyudan geliyorum ve bugünle kıyasladığımız zaman biz şu anda gerçekten çok daha pozitif ve olumlu bir taraftayız. Bunu unutmayın.

Çok pesimist olanlar 90’lı yıllara gidip geri dönsünler, benim hikâyemi okusunlar ya da diğer arkadaşlarımın hafriyatını incelesinler; hangi koşullarda o sergiler gerçekleşti Türkiye’de. Onun için yolumuza devam, aşkla devam.

B.H.: Şu an bana da her şey mümkünmüş gibi geliyor. Bahsettik ya zaten konuşmada da; o dönem değil de bu dönem yapsaydınız, bu kadar olay olur muydu diye.

T.C.: Evet. İstersen yaparsın, biliyor musun? Olurdu bence. Yani yeter ki hayatta kalmak iste ve resmini göstermek iste. Olur, yapılır.

B.H.: Bence de. Tamam, çok teşekkür ederim o zaman. İyi ki geldiniz. Çok çok mutlu oldum.

T.C.: Sağol, ben de öyle. Çok keyifliydi.

B.H.: Çok sağol, çok teşekkürler. Her hafta Cuma günü saat 19:00'da görüşmek üzere. Eser Miktarda'yı dinleyin, dinletin.