Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, Kaz Dağları’ndaki Ekofest’ten izlenimleri aktarırken, enerji demokrasisini tartışıyor; yenilenebilir enerji yatırımlarının ekolojik ve toplumsal etkilerini, enerjinin metalaştırılmasına karşı kamusal ve yerel katılıma dayalı alternatifleri ele alıyor.
Ömer Madra: Günaydın Ece Hanım, merhabalar.
Ecehan Balta: Günaydın Ömer Hocam, günaydın Özdeş.
Özdeş Özbay: Günaydın.
Ö.M.: Tanrıların bulunduğu diyarlardan konuşuyorsun bizimle değil mi? Kaz Dağları’ndan.
E.B.: Evet hocam, Kaz Dağları’ndayım. Hatta gezi programı mı yapsam artık diye düşünmeye başladım. Her hafta başka bir yerdeyim çünkü.
Ö.M.: Kaz Dağları’nda ne için bulunduğunu da anlatırsan başlangıçta...
E.B.: Tabii ki, memnuniyetle. Kaz Dağları Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin altıncısını düzenlediği Ekofest için buraya geldik. Dün başladı program. Dün ağırlıklı olarak tarım, gıda egemenliği konuşuldu. Bugün toplumsal cinsiyet eşitliğini konuşacağız ve böyle devam edecek. Çok dolu bir program. Onun dışında da etkinlikler var. Sabah yoga ile başladı, kuş gözlemi yapılacak. Biyoçeşitlilikle ilgili çeşitli etkinlikler var ama her şeyden önemlisi, dün akşam bir forum oldu. Bir de konserler var bu arada. Konserler çok güzel; reklam gibi olmasın ama bir sonrakini kaçırmayın derim.

Dün bir forum yapıldı ve festivale katılan insanlar iklim değişikliğinden, iklim krizinden ne anladıklarını konuştular birbirleriyle. Gerçekten çok etkileyiciydi. Yani orada yine şunu gördük aslında: Tarımla uğraşan insanların iklim değişikliğinin ne kadar farkında olduğunu; diğer insanların biraz daha küresel ısınma, sıcaklık, “Bu yaz çok sıcaktı” vs. gibi, etkilendikleri boyut üzerinden bunu dile getirdiklerini ama tarımla uğraşanların özellikle biyoçeşitlilik kaybı, su kaybı, kuraklık, ürün yetiştirmede zorluk gibi konularda, doğayı daha yakından gözlemledikleri için çok daha fazla fikir sahibi olduklarını gördüm.
Bir de birlikte konuşmak yani iklim değişikliğini çeşitli kavramlardan ibaret bir şey gibi ele almamak gerektiğini hatırlattı bana forum. Önerilerimizi de aynı şekilde, kavramları ardı ardına sıralayıp “Şunun karşısında şunu, bunun karşısında bunu yapacağız, bunun nedeni kapitalizm” gibi, ne kadar doğru da olsa, bunları daha pratik şekilde, daha gündelik bir dille anlatmanın yollarını bulmamız gerektiğini hatırlattı.
Her akşam forum yapılacak. O da ayrıca bence bütün bu alanda çalışan ekiplere, topluluklara, organizasyonlara önerilebilecek bir şey diye düşündüm. Yani ben en azından bundan sonraki dönemde böyle çalışmalar olursa, bulunduğum her yerde forumlarla beslenmesini önereceğim.
Kaz Dağları çok güzel ama tabii %70’inden fazlası, biliyorsunuz, madenler için ruhsatlandırılmış durumda. Çok ciddi bir mücadele de yürüyor burada. Zeytin ağaçlarının arasındayız şu anda.

Ö.M.: Evet, Kaz Dağları’nın aynı zamanda akla ilk getirdiği konulardan biri de madencilik faaliyetleri nedeniyle doğanın mahvedilmekte olması.
E.B.: Aynen Ömer Hocam ama burada mücadele olduğu için biraz daha görünür herhalde. Aslında Gümüşhane’de de aynı sorun var, Kayseri’de de aynı sorun var. Bayburt’un da %90’ı maden ruhsatlarıyla işgal edilmiş durumda. Ama burada, Kaz Dağları Derneği başta olmak üzere birçok insan, yani tek tek bireyler de bu meseleyle uğraştığı ve mücadele ettiği için Kaz Dağları’nı daha çok biliyoruz. Bu da değerli tabii.
Yani burası sonuçta gerçekten bir kültürel varlık aynı zamanda. Doğal varlığın ötesinde, kültürel olarak da bir miras. O yüzden burası da kuşkusuz çok önemli. Ama herkesin yaşadığı her yer çok önemli.
Ö.Ö.: Yani kesinlikle ama bir yandan Kaz Dağları’ndaki direnişin bazı coğrafi avantajları da var ve bunları iyi kullandı aslında oradaki mücadele. Yani hem büyük kentlere, hem de çevredeki zeytinlik, maden vs. direnişlerine biraz yakın bir noktada. Geçtiğimiz yıllarda, hatta böyle ani eylem çağrıları yapıldığında İstanbul’dan, İzmir’den, Çanakkale’den otobüsler kaldırılarak insanlar buraya ulaşabildiği için, biraz bunun avantajlarını da başarılı bir şekilde kullandı aslında oradaki mücadele.
E.B.: Evet. Bir de burada gönülden çalışan çok sayıda aktivist arkadaş var. Uluslararası hareketle de bağlantıyı çok güçlü bir şekilde kurdular. Biz hâlâ Halkların İklim Zirvesi’nde onların kurduğu bağlantılardan çok faydalanıyoruz.
Türkiye açısından biliyorsunuz, bu biraz hep, nasıl diyeyim, zorlandığımız bir nokta. Yani ekoloji hareketlerinin bugüne kadar uluslararası hareketle çok fazla bağı olmamıştı. Sınırlı sayıda vardı ama Kaz Dağları Derneği biraz bunu aşan bir noktada olduğu için bize de Halkların İklim Zirvesi’ni uluslararasılaştırmamızda epeyce faydası dokundu.
Yani avantaj yaratıyorlar aslında gibi geliyor bana. Tabii dediğim gibi, Özdeş, bulundukları coğrafi konumun muhakkak bir avantajı var. Ama onun dışında, oradaki aktivistlerin iradesinin ve perspektifinin de çok ciddi bir katkısı var bence bu hareketin bu kadar görünür olmasında ve diğer hareketlere de ilham vermesinde.
Fazıl Say’ın konserini hiç unutamıyorum. Milyonlar demişlerdi, bilmiyorum. Milyonlar olmasın da yüz binler olsun. Çok sayıda insanın katıldığı bir açık hava konseri yapılmıştı, hatırlarsanız, birkaç yıl önce. Çok güçlü bir mesajdı, çok birleştirici ve çok ilham verici bir mesajdı.
Hâlâ devam ediyor aslında. Bu Ekofestler de biraz onun altını örüyor. Yani insanların ekoloji, ekolojik yıkım ve iklim krizi karşısında neden daha tetikte olmamız gerektiği noktasındaki davranışlarını değiştiriyor aslında gibi geliyor.

Ö.M.: Evet, belki şununla da ilgisi olabilir mi acaba? Yani tarihî ve mitolojik önemi açısından da Antik Grek mitolojisinde tanrıların dağı olarak biliniyor. İşte Zeus burada doğdu, Truva Savaşı’nın buradan izlendiği rivayet ediliyor. Homeros’un ünlü İlyada destanında da “Bin Pınarlı İda” diye geçiyor. “Bol pınarlı, vahşi hayvanların anası” şeklinde söz ettiği için, belki de böyle mitolojiden ve tarihten bugüne gelen bir anlamı da vardır içlerde.
E.B.: Kuşkusuz var. Ama anladığım kadarıyla bu Zeus öyle bir tanrıymış ki bütün dağlar onunmuş galiba.
Ö.M.: Yani böyle doğayla bütünleşmenin mitolojik bir anlamı da var mı, yok mu diye düşünmeden edemiyor insan.
E.B.: Kesinlikle, kesinlikle var. Yani aslında Kızılderili kültürüne, Yerli Amerikalıların kültürüne falan baktığımızda da, Latin Amerika halklarının, yerli halkların kültürüne baktığımızda da aslında onu çok görmüyor muyuz?
Ö.M.: Aynen öyle.
E.B.: Evet, doğayla bütünleşme, bir tür doğaya tanrısallık atfetme aslında. Yani orada Zeus belki de İda Dağı’nın kendisiydi.
Ö.M.: Evet. Nasıl gidiyor peki? Yani esas olarak canlı bir hayat var orada, değil mi?
E.B.: Evet, evet, hâlâ canlı bir hayat var. Ben aslında bugün biraz enerji demokrasisi meselesi hakkında konuşmak istemiştim.
Ö.M.: Lütfen.
E.B.: Çünkü şöyle gelişmeler oldu: Geçen hafta Sean Sweeney ile yaptığınız bir program vardı. O beni bayağı bir düşündürdü. Onun dışında da şimdi çeşitli yerlerde enerji demokrasisi, yenilenebilir enerji toplantıları yapıyoruz. Diğer taraftan da yenilenebilir enerjiye karşı mücadeleler yeniden başka formlar altında yükselmeye başladı.
![]()
Şunu kastediyorum: Burada, Kaz Dağları’nda çok ciddi bir rüzgâr enerjisi santrali problemi var. Bütün Batı’da var aslında. Aydın dedim, etrafında RES’ler çok yoğunlaşmış durumda. Oralarda ufak ufak hareketlenmeler, mücadeleler var. Ama Ankara’nın doğusunda da, diyeyim, güneş enerjisi santralleriyle ilgili ciddi mücadeleler var. Varto, Ovakışla vs., oralarda nöbetler uzun zamandır devam ediyor.
Yenilenebilir enerji meselesinde insanların önüne ne koyacağız? Şöyle bir sorunla karşı karşıyayız gibi geliyor bana: Güneş enerjisi santralleri, özellikle Kyoto’dan sonra biliyorsunuz, hep daha makul görünen bir enerji tipi olarak görüldü, gösterildi. Biz de inandık çünkü teknoloji değişiyordu. Daha ileri teknoloji, daha az zararlı olur gibi düşündük. Bir de güneşi sınırsız bir kaynak diye düşündük.
Ama orada insanların meralarına güneş enerjisi santralleri yapıldığında, hayvancılık yapamaz hâle geldiklerinde bu ciddi bir geçim sorunu hâline geldi ve bu böyle de devam ediyor. Yani şu anda Türkiye’nin en çok güneş alan toprakları ciddi bir şekilde güneş enerjisi santralleriyle kapatılmaya başlanmış durumda.
2012’de enerji demokrasisini tartışmaya başladıklarında, TUED’de Enerji Demokrasisi için Sendikalar Ağı’nın kurulmasına da vesile olan süreçte, aslında yenilenebilir enerjiyi kooperatifler, topluluklar yoluyla üretme fikrinin kendisine “enerji demokrasisi” dendiğini söylüyor. O program da Onarım Çağı programında bu arada.
Ö.Ö.: Evet, Onarım Çağı programında konuk etmiştik Sean Sweeney’i.
E.B.: Evet, öyle diyor değil mi Özdeş? Enerji topluluklarından bahsediyor.
Ö.Ö.: “Kamusal yol” diye yeni bir kavram da ortaya atmış durumdalar. Yani bu elektrifikasyon bir zorunluluk, yenilenebilir enerji bir zorunluluk. Ancak bu, kamusal politikalarla ve yerel toplulukların da dâhil edildiği süreçler içerisinde olmalı.
Aksi takdirde şu kavramı kullanıyordu: “Elektronların metalaştırılması.” Yani özel şirketler rüzgâr enerjisine ya da güneş enerjisine yatırım yaptığında bile amaçları kâr elde etmek olduğu için, bir taraftan elektronları yine metalaştırıyorlar ve yine hiçbir doğal alan koruması olmaksızın ya da elektrik fiyatlarının ne olduğunu umursamaksızın, mümkün olduğunca çok üretmek, mümkün olduğunca çok satmak üzerine kurulu başka bir tahribata sebep oluyorlar.
Hâlbuki bizim, iklim acil durumu içerisinde, hem elektrikten tasarrufa, hem de elektrifikasyona ihtiyacımız var ve bunun kamu eliyle yapılması gerekir. Ama bunu yaparken işçilerin ya da kooperatiflerin de öne çıkarılabileceğinden söz ediyordu bu söyleşide.

Ö.M.: Evet, belki şunu da eklemek gerekebilir, araya girdim ama... Yani meraların, hayvancılığın ya da tarımın yapıldığı arazilerin dışında, pek çok boş alanda da kullanılabilecek, tamamen bedava ve eşi benzeri olmayan bir enerji kaynağı olan güneşten çok ucuza yararlanılabilecek enerji sistemleri ve santralleri kurulabilir. Eğer bu, Özdeş’in de biraz önce söylediği gibi, kâr amaçlı değil de doğrudan doğruya kamusal, iklim değişikliğini de önlemeye ve kitlesel refaha yönelik bir şey olarak yönetilebilirse, güneşin en önemli alternatif enerji kaynağı olduğu ortaya çıkacaktır. Mesele sadece nasıl kullanılacağı.
E.B.: Evet ama bir yandan da bunu yaparken, kamusal da olsa özel de olsa — ki ben ona artık “şirketçi yeşil dönüşüm” diyorum, öyle denmesini doğru buluyorum — doğanın “boş alan” olarak görülmesi meselesi var ya hocam, o aslında çok rahatsız edici ve yıkıcı sonuçlar doğurmaya devam edebiliyor.
Yani örneğin mera değil de ormanlık alanlara yakın bir yerde güneş enerjisi santrali yaptığınızda, onu ana şebekeye bağlamak için çok ciddi bir inşaat yapıyorsunuz. Ya da boşaltılmış bir köy düşünelim; bir köyün boşaltılmış olması, gelecekte insanların oraya gelmeyeceği anlamına mı gelir? Yani oraya güneş enerjisi santrali yapmak ne kadar mübahtır?
Enerji demokrasisi meselesi bence tam da o noktada. Nereye, ne yapılacağına ilişkin sadece kamunun değil, bir bütün olarak orada yaşayan ve bundan etkilenecek herkesin dâhil olduğu bir karar alma sürecini de beraberinde getirmeli. Biraz Sean’ın başlattığı yerden devam edecek olursak, kavramı biraz daha içeriklendirmek, içeriğini daha fazla doldurmak gerektiğini düşünüyorum. En önemli şeyim oydu.
Yani kamucu yol gerçekten önemli. Enerji bir haktır ve enerji meta değildir. Enerjinin ihtiyacımız kadar ve kamu tarafından üretilmesi gerekir. Ama kamu da bunu üretirken, belki de bizim “kamu”dan anladığımız şey zaman içinde o kadar çarpıtıldı ki, kamuya ne kadar güveneceğiz? Kamuyu daha genel olarak, kelimenin gerçek anlamıyla, orada yaşayan ve etkilenen herkes olarak anlamak durumundayız diye düşünüyorum.
Bir yandan da Türkiye’ye baktığımızda, gerçekten 2002 yılında özel sektörün elektrik üretimindeki payı %32 iken bugün %83. Kamunun payı %15’in altında. Çok hızlı bir özelleştirme yaşadık ve bunu durdurmayı başaramadık ki devam ediyor şu anda. TEİAŞ’ı da satma planı var, biliyorsunuz. Bu böyle gittikçe derinleşiyor ama biz bunu tersine çevirmek için biraz daha somut bir şey söylemeliyiz gibi geliyor.
Ö.Ö.: Burada “kamu” kelimesinin karmaşıklığı herhalde önemli. Çünkü “kamu” deyince devlet anlıyoruz da işler orada karışıyor. Devlet aslında %13 ya da 15 pay sahibi. Yani kamu dediğimizde aslında tam olarak enerji demokrasisinde tartışılan bu alanı; bu sektörde çalışan işçilerin de söz hakkının olabildiği, tesislerin yapılacağı yerdeki halkın da söz sahibi olabildiği bir yapıyı anlamamız gerekiyor. Nereye yapılacağından elektriğin fiyatlandırılmasına, hatta ihtiyaç önceliklerinin belirlenmesine kadar... Sanayiye mi vereceksin, hanelere mi öncelik vereceksin?
Suda da böyledir ya; kullanım öncelikleri belirlenmek durumunda. Ekolojik bir su yönetimi, su politikası üretecekseniz kullanım önceliklerini belirlemek durumundasınız.
Bu, ormanın ortasına yani senin verdiğin örnekte, güneş enerjisi paneli kurma meselesi tam özel şirket mantığı. Niye? Orada üretilen elektriği yakında bir sanayi bölgesi vardır, oraya satacaktır ya da aynı şey rüzgâr enerjisi santrallerinde de geçerli. Bir hedef belirliyor; hemen verimliliği değerlendiriyor: “Şuranın rüzgârı yüksek. Ben buraya yatırım yaparsam çok elektrik alırım. Bir de bu elektriği şu bölgeye satarım,” diyor. Kendince stratejik olarak belirlediği konumun ekolojik açıdan ya da köylüler açısından ne anlam ifade ettiğini tabii önemsemiyor. Sadece yatırımcı mantığıyla baktığı için.
Ö.M.: ...ve tamamen metalaştırma denilen şey de bu oluyor zaten.
E.B.: Bir de altyapı maliyetlerini azaltmak için ana şebekeye yakın olsun falan diye bakıyor. Ama ana şebekeye yakın olan yer orman alanıysa, işte biraz da ormanı seyretmeyi göze almış oluyor.
Ama bu köylü meselesine de çok katılmıyorum. Şimdi rüzgâr enerjisi santrallerinde, bir kere kurulduktan sonra santralde bir-iki kişi çalışır. Güneş enerjisi santrallerinde de büyüklüğüne göre değişir ama maksimum 10 kişi çalışır. Şimdi bu güneş enerjisi santralinden üretilen elektrik köylü için kullanılmıyorsa, bunun köylüye ne faydası var yani gerçekten?
Ö.Ö.: Ama yani şimdi hastaneye de elektrik lazım Ece Hanım. Köylüye de hastane, okul lazım. Sadece köye gitmesi üzerinden tabii planlayamayız bir yerde üretilen elektriği.
Ö.M.: Sağlık sistemi için evet, elektrifikasyon o anlamda önem taşıyor. Çok ucuza, hayatın her alanında, tarımda dahi çok önem taşıyan bir şey. O zaman da işte bu kamusallaşmanın yani şirketlerin elinde olmamasının ve metalaştırılmamasının büyük önemi ortaya çıkıyor.
Çünkü mesela Pakistan’da artık insanlar ki Bill McKibben bunun birkaç defa altını çizerek yazdığı gibi son makalelerinde, o demir çerçeveleri alacak parası olmayan Pakistanlı yoksul kesimlerin doğrudan o panelleri alıp bahçelerine koyarak hanelerinin ve çalışma alanlarının elektriğini sağladığı örnekler de çok önemli. Çünkü çok ucuzladı.
E.B.: Evet ama hocam, belki de orada ayrımı şu üzerinden yapmamız lazım. Bir de “mega GES” diye bir şeyden bahsediyoruz ya bugün. Yani mega, süper diyorlar; mega güneş enerjisi santralleri. Mesela Ovacık’ta da yapılan mega GES’in, Ovacık’ın ihtiyacının 20 ila 30 katı arasında olduğu tahmin ediliyor.
Ama kendileri, dediğiniz gibi, kamu aracılığıyla, kamu olarak, bizzat kamunun kendisi olarak orada bir enerji kooperatifi kurup bir güneş enerjisi santrali inşa etseler ve çalıştırsalar; orada elektrifikasyon dediğiniz gibi, eğitimde, sağlıkta, hanelerde etkili ve ucuz bir şekilde kullanılsa, o zaman biraz daha enerji demokrasisinden bahsediyor oluruz ama.
Ö.M.: Evet çünkü güneş enerjisinin maliyeti artık %90 oranında düşmüş durumda.

E.B.: Evet ama gördüğümüz her GES’i yenilenebilir enerji diye etiketlediğimizde, ki genellikle öyle oluyor, yani bugün COP31 sürecinde Türkiye hükümeti de yenilenebilir enerjiyi “yeşil enerji” diye pazarlıyor. Sürekli rakamı artırmaya, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını %35’e çıkarmaya çalışıyor.
Ama herkes de buna inanmış durumda. Sorgusuz sualsiz “iyidir” gibi bir yaklaşım var. Bu, insanları da çok etkiliyor. O iyi şeyin aslında kendi hayatları için, özellikle mega GES’ler için söylüyorum bunu, kolaylaştırıcı değil, yıkıcı etkisiyle karşılaştıklarında onu tanımlamakta bile zorlanıyorlar.
Yani RES’lere de “Don Kişot’un değirmenleri” gibi uzaktan mı seyredecektik? Ama bunun gürültüsü de hiç çekilmiyor gibi bir noktaya geliyor.
Ö.Ö.: Mega veya mini olsun, ister güneş ister rüzgâr olsun; işte bunun ne şekilde, ne amaçla üretildiği, buna kimin karar verdiği gibi meseleler enerji demokrasisinin temel meselesi. Ama megalar konusunda da mesela biz Onarım Çağı programına Jonathan Neale’in İklim İstihdamı kitabını anlatarak dört hafta boyunca başladık. Orada küresel ölçekte bazı handikaplardan da söz ediyor. Küresel elektrifikasyon açısından yenilenebilir enerji kaynakları her ülkeye, her bölgeye eşit olarak dağılmış değil. Bazı bölgelerin daha uzaktan desteklenmesi de gerekecek, diyor.
Hatta bu konuda küresel hareket içerisinde “süper şebekeler” tartışması da var; bazı alanlarda kullanılması gerektiğine dair. Dolayısıyla bu aslında bizim de bir yandan tartışmakta olduğumuz bir mesele.
Ama şu kısmı herhâlde en önemlisi: TUED gibi, doğrudan işçi sınıfı sendikaları içerisinde çalışan bir ağ var. Enerji Demokrasisi için Sendikalar Ağı’nda 45 ülkeden 140 sendika var. Antalya’da Halkların İklim Zirvesi’nden hemen önce üç günlük bir zirve, bir sendikalar buluşması yapacaklar.
Tüm bu kafa karışıklığı içerisinde nasıl politik talepler öne sürülmeli? Bunları işçi sınıfı içerisinde tartışmaya açıyor olmaları bence meselenin en önemli yanı. Yoksa tabii bu, bitmiş bir tartışma, ne yapacağımızı tam olarak belirlemiş olduğumuz bir alan değil. Burası bir yandan tartışmanın sürmekte olduğu bir alan.
E.B.: Oraya belki, hani fikri güçlendirecek bir şey olarak, bizim de Nyéléni Dünya Gıda Egemenliği Forumu’nda, Belém’de konuştuğumuz enerji demokrasisi sürecinin balıkçıları, köylüleri, işçileri, çiftçileri vs. dâhil edecek şekilde kurgulanması gerektiğini ekleyebiliriz.
Sadece sendikalar, sadece işçiler değil; aynı zamanda bir bütün olarak etkilenenler... “Etkilenenler” bile aslında çok geniş bir kavram. Yani Fırat Nehri’ne beş tane baraj kurulduğunda, Fırat Nehri nehir statüsünü kaybettiğinde, bundan sadece Fırat Nehri’nin etrafında yaşayanlar etkilenmiyor. Bundan aslında bir bütün olarak ekosistem etkileniyor. Ekosistem etkilenince de hepimiz etkileniyoruz.
Amazon ormanlarında bir ağaç kesildiğinde bu Amazonluların sorunu mu? Bu hepimizin sorunu aslında. Çünkü gezegenin en büyük karbon yutak alanlarından birine müdahale ediliyor. Dolayısıyla bence “etkilenenler” boyutunu da biraz daha geniş çaplı düşünmek lazım. Sadece işçilerle sınırlı bırakmamak lazım.
Öncelikli olarak yörede yaşayan halkın karar vermesi gerekir ve bu kararından vazgeçebilmesi gerekir yani bir de böyle bir şey var. Şunu anlatayım: Benim ailemin bir kısmı Öksüt Madeni’ne çok yakın bir yerde yaşıyor. İlk başta onlara da köye bir güneş enerjisi santrali kurmuşlardı, tırnak içinde “rüşvet” olarak. Onlar bunu kabul ettiler, mutlu oldular. Ardından cevizlerini kaybetmeye başlayınca, aslında meselenin ne kadar tehlikeli olduğunu fark ettiler.
Ö.M.: Evet.
E.B.: Dolayısıyla vazgeçebilmeleri de lazım.
Ö.M.: Bunları daha konuşmaya devam edeceğiz. Maalesef süreyi de bitirdik. Çok teşekkür ederiz.
E.B.: Evet, haftaya görüşmek üzere.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
E.B.: Hoşçakalın.
Ö.M.: Hoşçakalın.


