Meşhur “aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözündeki muzip ironiyi belki de yeniden hatırlamak gerekiyor. Nehir akar, su durmaksızın değişir, zaman ilerler ve hatta insan bile biyolojik olarak başkalaşır. Ne nehir aynı nehir kalır, ne sen aynı sen olarak durursun. Fakat önümüze çıkan her yeni an, yalnızca bir öncekinin başka bir kılıkta geri dönen versiyonu mu acaba?
Zamanın, sürekli ileri doğru giden ve kararlarımızla her seferinde “seviye atladığımız” doğrusal bir hat olduğu fikri bu bağlamda hükümsüz sanki. Haliyle bu yolculuk, önümüze sonsuz olasılıklar seren uçsuz bucaksız bir alan olmak zorunda değil. Belki o sonsuz olasılıklar bir yerlerde gerçekten var; fakat temelde, çocukluktan itibaren sınırları çizilmiş birkaç meselenin etrafında dönen kapalı bir devre işliyor sanki. Adına “yeni” dediğimiz her dekor, her ilişki ya da her coğrafya değişikliği, aslında bizim için çoktan belirlenmiş ana temanın sadece şekil değiştirmiş, yeni bir kılığa bürünmüş versiyonu gibi duruyor.
Peki o zaman, her şeyin bu kadar hızla değiştiği bir düzlemde “yeni” gerçekten ne demektir?
Bu döngünün sürekliliğini rastlantılarla açıklamak da pek mümkün görünmüyor. Karşılaşmalarımız, sanki arkada işleyen çok rasyonel, kaynaklarını boşa harcamayan bir anlatı ekonomisine sırtını dayıyor. Bu düzenek, bizim henüz fark etmediğimiz otomatik eğilimlerimizden, o kendiliğinden verdiğimiz tepkilerden besleniyor. Önümüze çıkan sahneler bu yüzden tesadüfi değil; bizden hâlâ korku, öfke, utanç ya da arzu devşirebildiği sürece, hikâye o sahneye yatırım yapmaya, farklı yüzlerle aynı eşiği önümüze koymaya devam ediyor.
Sürekli “Yine aynı şey başıma geldi” tesellisine sığınırken, arka planda işleyen mekanizmaya kendi ellerimizle malzeme taşıdığımızı gözden kaçırıyoruz. Oysa başımıza gelenlerin kendi başına sabit, donmuş bir anlamı yok. Zaman sadece aradaki mesafeyi açıyor ve olaya verdiğimiz isimleri yirmi yaşında bir felaket iken, kırk yaşında komik bir anıya doğru değiştiriyor.
Bu kapalı devreden çıkmanın yolu, zamanın geçip gitmesini beklemek ya da klasörlerin etiketlerini değiştirmek değil. İnsan, bu aynı temalarla farklı seviyelerde tekrar tekrar tetiklendikçe, reflekslerini sadece izlemeyi, tanıdık tepkileri vermemeyi öğreniyor. Olan bitenle arana güvenli bir mesafe koyup o köklü duygu bağlantısını kopardığında, sahneyle arandaki o görünmez bağ da çözülüyor. İşte o an, hiçbir reaksiyon göstermediğinde, o kaynaklarını boşa harcamayan rasyonel anlatı ekonomisinin çarkları boşa dönmeye başlıyor. Senden artık o tanıdık öfkeyi, o eski utancı ya da arzuyu devşiremeyeceğini anlayan bu düzenek iflas ediyor. Yatırım yapacağı hiçbir his kalmadığında, o eski sahneyi tamamen tasfiye etmek ve yönünü hiç bilmediğin başka bir tarafa çevirmek zorunda kalıyor.
Fakat bu tasfiye anı, arkada bizi ucu bucaksız, özgür bir gökyüzünün beklediği anlamına gelmiyor belki de. Eski bir reaksiyonu kesmek, insanı doğrusal bir aydınlanmaya taşımıyor; sadece o ana kadar hiç görmediğimiz, tamamen “yeni” kılığına bürünmüş daha sofistike bir başka testin ortasına bırakıyor. Senden artık o kaba öfkeyi ya da tanıdık korkuyu devşiremeyeceğini anlayan düzenek, bu kez çok daha ince, çok daha gizli sızıntıların peşine düşüyor olabilir.
Peki, bireyin kendi içine hapsolduğu bu kapalı devre ile toplumun çarkları arasında gerçekten bir fark var mı? Eğer bireyin refleksleri görünmez koşullanmalar tarafından şekilleniyorsa, toplumların refleksleri de bundan bağımsız değildir. Çünkü toplum dediğimiz şey, milyonlarca bireyin ortak reflekslerinden başka bir şey değildir.
Belki de buna boşuna “anlatı ekonomisi” demiyorum. Çünkü ekonomi de zihin de aynı ilkeye göre çalışıyor: Elindeki sınırlı dikkati, korkuyu ve arzuyu en yüksek getiriyi sağlayacak yere yatırıyor. Öyle ki, ekonomik mantığın gündelik hayatımıza sızdığı bu çağda, ilişkileri konuşurken bile farkında olmadan o pazarın kavramlarıyla düşünüyoruz: yatırım, risk, maliyet, getiri, kayıp.”
Mesela, ekonomide işler kötüye gittiğinde, yani bir resesyon ya da belirsizlik dönemine girildiğinde aktörler ne yapar? Büyük yatırımlardan kaçınır, uzun vadeli taahhütlerin altına girmez ve ellerindeki nakdi korumak için “bekle-gör” politikasına geçerler. Klasik bir flört, randevulaşma, bir ilişkiyi sürdürme ve onun getirdiği duygusal ve maddi yükümlülükler artık çok yüksek maliyetli. Birine tamamen bağlanmak, ciddi bir sermaye yatırımı gerektiriyor.
Friendzone’da net bir iflas (reddedilme) vardır; zarar yazar ve defteri kapatırsın. Situationship ise likiditesi yüksek bir portföy gibidir. Ne tam içeridesindir ne tam dışarıda. Ortada bir risk veya taahhüt olmadığı için, duygusal bir devalüasyon anında masadan hiçbir şey kaybetmeden kalkabilirsin.
Ekonomik güvensizlik, insanları “sözleşmesiz” ve “esnek” modellere iter. Tıpkı iş gücü piyasasındaki güvencesiz, sözleşmesiz gig ekonomisi (freelance/serbest çalışma) gibi, situationship de ilişkilerin güvencesiz, sözleşmesiz halidir. Taraflar birbirine mesai harcar ama kimse kimsenin sigortasını (bağlılık sözünü) yapmaz.
Tuhaf olan şu ki, bu büyük belirsizlik iklimi insanı sadece o ucu açık esneklik arafına fırlatmıyor; bazen tam tersi bir aşırı refleksi de tetikliyor. Son yıllarda yapılan kușak araştırmaları, şaşırtıcı bir kırılmayı koyuyor önümüze: İki bin sonrası doğanlar, yani hayatı hep bir güvencesizlik zemininde deneyimleyen o en genç kuşak, kendilerinden önceki Millenniallara kıyasla çok daha erken yaşta evlenmeye, o mutlak bağlılığın altına imza atmaya meylediyor. İki uç refleks, tek bir temele hizmet ediyor: Dışarıdaki o öngörülemez fırtınadan korunma çabası.
Bireysel olarak kıramadığımız o döngüleri, kolektif olarak da kıramıyoruz aslında. Küresel olarak paranın, güvencesizliğin ve o soğuk piyasa koşullarının dikte ettiği bir iklimde, hayatımıza radikal birer yenilikmiş gibi giren kavramlar, geçmişte çok iyi bildiğimiz açmazların bugünün diline tercüme edilmesinden başka bir şey değil.
Eğer yeni kelimesini dışarıda keşfedilmeyi bekleyen el değmemiş bir nehir, sıfırdan başlayacak rüya gibi bir hayat ya da geçmişten tamamen bağımsız bir özgürlük alanı olarak tanımlıyorsak; bunun cevabı çok açık: Yeni, bu haliyle mümkün değil. Çünkü ayak bastığımız her yeni toprak, çok geçmeden o eski klasörlerin rengine boyanmaya mahkûm.
Belki de gerçek “yeni”, düzeneğin sınırlarını tamamen aşmak değil, o kapalı devrenin içindeki kendi yerini değiştirebilmektir. Girdiğin o daha derin labirentin taşlarına artık o eski gözlerle bakmamayı becerebilmektir. Düzenek yönünü başka bir tarafa çevirdiğinde, o bir sonrakine bir kurban gibi değil, ne olacağını merak eden soğukkanlı bir gözlemci gibi eşlik edebilmektir. “Yeni dediğimiz şey, dışarıdaki dekorun tazeliği değil; zihnin yatırım yapmayı bıraktığı eski korkuların sende artık karşılık bulmamasıdır.”

