İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, Nepal başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan seller üzerinden iklim krizi, uyum ve iklim adaletini ele alıyor; AB’nin 2030 iklim hedeflerini tartışmaya açan mahkeme kararını değerlendiriyor.
Bu hafta son günlerde dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan sellerden, Nepal’de büyük bir yıkıma yol açan iklim afetinden ve bütün bunların bize iklim krizi, uyum ve iklim adaleti hakkında ne söylediğinden bahsedeceğiz. Programın ilerleyen bölümünde ise Avrupa Birliği’nin 2030 iklim hedeflerini ve bu hedeflerin yeterliliğini tartışmaya açan önemli bir mahkeme kararına değineceğiz.

Geçtiğimiz günlerde Nepal’den gelen görüntüleri ilk gördüğümde, açıkçası birkaç saniye neye baktığımı anlamakta zorlandım. Himalayalar’da meydana gelen büyük bir buz, kaya ve buzul çökmesi, çok kısa süre içerisinde devasa bir sele dönüştü. Yerleşimler, yollar ve köprüler birkaç dakika içerisinde suların ve enkazın altında kaldı. Can kaybının bini aştığı, binlerce kişiden ise hâlâ haber alınamadığı bildiriliyor.
Bu görüntüler beni yalnızca üzdü demek yeterli değil; korkuttu da.
Çünkü iklim bilimcilerin yıllardır geleceği anlatırken kullandıkları ifadeleri çoğu zaman grafiklerde, sıcaklık anomalilerinde ya da 2050 ve 2100 projeksiyonlarında görüyoruz. Nepal’de ise bunların ne anlama gelebileceğini birkaç dakika içerisinde, insanların hayatlarının üzerinde görmek mümkündü.
Elbette tek bir afete bakıp “bunun tek nedeni iklim değişikliğidir” demek bilimsel olarak doğru olmaz. Nepal’deki felakette coğrafyadan jeolojiye birçok faktör var. Fakat iklim krizinin yaptığı şey zaten her seli ya da heyelanı tek başına yaratmak değil. İçinde bu olayların gerçekleştiği fiziksel dünyayı değiştirmek.

Himalayalar bunun en açık örneklerinden biri. Bölgedeki buzullar hızla küçülüyor, donmuş zemin çözülüyor ve dağ yamaçlarının istikrarı değişiyor. Buzul kaybının 2000 yılından bu yana hızlandığını gösteren çalışmalar var. Bu değişimler kaya düşmeleri, heyelanlar, buzul gölü taşkınları ve ani seller gibi tehlikelerin riskini de etkiliyor.
Seller açısından ise temel fizik oldukça açık. Daha sıcak bir atmosfer daha fazla su buharı taşıyabiliyor.
Atmosferin taşıyabileceği nem miktarı sıcaklıktaki her 1 derecelik artışla yaklaşık yüzde 7 yükseliyor. Bu, her yerde yüzde 7 daha fazla yağmur yağacak anlamına gelmiyor. Ancak yağış için uygun koşullar oluştuğunda atmosferde daha fazla su bulunabilmesi, aşırı yağışların daha yoğun hale gelmesine zemin hazırlıyor.
İklim bilimcilerin yıllardır söylediği şey tam da bu. İklim değişikliği her tekil aşırı hava olayının tek nedeni olmayabilir. Fakat gezegen ısındıkça birçok aşırı hava olayının gerçekleşme olasılığı ve şiddeti değişiyor.
Ve Nepal yalnız değil. Son günlerde Hindistan’dan Pakistan’a, Filipinler’den Amerika Birleşik Devletleri’ne, İtalya’dan Türkiye’ye kadar aynı görüntüler tekrar tekrar karşımıza çıktı: taşan dereler, sular altında kalan yollar, çöken köprüler, tahliye edilen insanlar, çamurla kaplanan mahalleler.

Filipinler’de milyonlarca insan kötü hava koşullarından etkilendi. Pakistan’da şiddetli muson yağışlarının ardından mahalleler ve yollar sular altında kaldı. Türkiye’de Artvin, Trabzon ve Giresun’da sağanaklar taşkınlara ve heyelanlara yol açtı; bazı bölgelerde yollar kapandı, evleri ve işyerlerini su bastı. Bütün bunları yalnızca birbirinden bağımsız “doğal afetler” olarak okumak artık yeterli değil.
Ama burada çok önemli ikinci bir mesele var. Aşırı yağış ile felaket aynı şey değil. Aynı miktarda yağmur dünyanın her yerinde aynı sonucu doğurmuyor. Bir kentin drenaj sistemi güçlüyse, altyapısı dayanıklı ise, erken uyarı sistemleri çalışıyorsa ve insanlar hızlı biçimde tahliye edilebiliyorsa aşırı yağışın sonuçları sınırlanabilir. Fakat altyapının yetersiz, konutların kırılgan olduğu; insanların güvenli bir yere gidecek ekonomik imkâna sahip olmadığı bölgelerde aynı yağış çok daha ölümcül hale geliyor.

İklim adaleti meselesi tam burada başlıyor. Çünkü afetin büyüklüğünü yalnızca gökyüzünden ne kadar su düştüğü belirlemiyor; insanların nerede ve nasıl yaşadığı, gelir düzeyi, kamu hizmetlerine erişimi ve devletlerin afetlere ne kadar hazır olduğu da belirliyor.
Nepal bu adaletsizliğin çok çarpıcı örneklerinden biri. Ülkenin küresel sera gazı emisyonlarına katkısı son derece düşük. Buna rağmen dünyanın iklim değişikliğine en kırılgan bölgelerinden birinde bulunuyor. Yani iklim krizinin oluşmasına en az katkıda bulunan toplumlar, sonuçlarıyla çoğu zaman en ön safta karşılaşıyor.
Ve aynı durum sellerden sonra da devam ediyor. Bir sel sona erdiğinde afet herkes için bitmiyor. Çiftçinin ürünü yok oluyor, insanlar gelirlerini kaybediyor, evlerini yeniden kurmak zorunda kalıyor, gıda fiyatları yükseliyor. Birikimi veya sigortası olanlarla olmayanların afet sonrası hayatları birbirinden tamamen ayrılabiliyor.
Bu nedenle yalnızca emisyonları azaltmak da artık yeterli değil. Elbette fosil yakıt kullanımını azaltmak ve küresel ısınmayı mümkün olduğunca sınırlamak zorundayız. Fakat aynı zamanda şehirlerimizi değişmiş bir iklime hazırlamak zorundayız. Yağmur suyu altyapısı, dere yatakları, betonlaşma, geçirimsiz yüzeyler, ormansızlaşma ve riskli alanlara yapılaşma gibi faktörler, çok şiddetli bir yağışı büyük bir felakete dönüştürebiliyor.
Dolayısıyla artık soru yalnızca: “Neden bu kadar çok yağmur yağdı?” değil. Bu kadar yağmur yağabileceğini biliyorken kentlerimizi neden buna hazırlamadık? Ve hazırlıksızlığın bedelini kim ödüyor?

Tam da bu soruları konuştuğumuz bir haftada Avrupa’dan gelen başka bir gelişme de oldukça dikkat çekici. 2 Eylül’de Avrupa Birliği Genel Mahkemesi, AB’nin 2030 iklim hedeflerinin yeterliliğini sorgulayan önemli bir davada karar verdi. Climate Action Network Europe ve Global Legal Action Network tarafından açılan davada, AB ülkelerinin binalar, ulaşım, tarım ve atık gibi sektörlerdeki 2030 emisyon sınırlarının bilimsel olarak yetersiz olduğu savunuluyordu.
Davacı kuruluşların kullandığı Climate Action Tracker değerlendirmesine göre, eğer bütün ülkeler Avrupa Birliği ile benzer düzeyde iklim çabası gösterirse, mevcut 2030 hedefleri bu yüzyılda yaklaşık 3 derecelik küresel ısınmayla uyumlu.
Bu son derece önemli bir iddia. Çünkü Paris Anlaşması'nın amacı sı caklık artışını 2 derecenin oldukça altında tutmak ve mümkünse 1,5 derece ile sınırlandırmak. Davacı kuruluşların açıklamasına göre Avrupa Komisyonu da dava sürecinde bu 3 derece değerlendirmesini esasından çürütmedi. Fakat mahkeme, AB’nin hedeflerinin bilimsel olarak yeterli olup olmadığına bakmadı. Davayı usule ilişkin gerekçelerle reddetti. Yani mahkeme, “AB’nin hedefleri 1,5 dereceyle uyumludur” demedi. “3 derece değerlendirmesi yanlıştır” da demedi. Mevcut hedeflerin uluslararası çevre hukuku ve insan hakları yükümlülükleriyle gerçekten uyumlu olup olmadığı tartışmasına ‘esasından’ girmedi.
Ve bence Nepal’de gördüğümüz görüntülerle Avrupa’daki bu dava arasında çok önemli bir bağlantı var. Bir tarafta bilim bize risklerin büyüdüğünü söylüyor. Daha sıcak atmosfer daha fazla nem taşıyor. Aşırı yağışların şiddeti artabiliyor. Buzullar küçülüyor. Dağ sistemleri değişiyor. Seller, yangınlar, sıcak hava dalgaları ve kuraklıklar dünyanın farklı yerlerinde milyonlarca insanın hayatını şimdiden etkiliyor.

Diğer tarafta ise dünyanın en büyük ekonomik ve siyasi aktörlerinden birinin iklim hedeflerinin bilimin gerektirdiği azaltımlarla gerçekten uyumlu olup olmadığını yargı önünde tartışmak dahi hâlâ son derece zor.
İklim krizi bugün yollarımızı, evlerimizi, elektriğimizi, suyumuzu, gıdamızı ve doğrudan hayatlarımızı etkileyen bir kriz. Bilim insanlarının onlarca yıldır yaptığı uyarıları artık geleceğe ilişkin soyut tahminler olarak görme lüksümüz yok. Çünkü o gelecek, dünyanın birçok yerinde çoktan başladı.
Dolayısıyla sorumuz bir sonraki sel geldiğinde kim korunabilecek? Kim korunamayacak? Ve bilim bize riskin büyüdüğünü bu kadar açık biçimde gösterirken, hükümetler ve kurumlar buna uygun hızda hareket edecek mi? Çünkü etmediklerinde, bunun bedelini kimin ödediğini (veya ödemediğini) artık çok iyi biliyoruz.


