Isınan Dünyanın Yeni Gerçekliği: Gezegen Isınırken Hayat Değişiyor

-
Aa
+
a
a
a

İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, Filipinler’deki sellerden Avrupa’daki orman yangınlarına, Berlin’de değişen böcek popülasyonlarından Fransa’daki denizanası istilalarına ve Umman açıklarındaki petrol sızıntısına uzanan gelişmeler üzerinden iklim krizinin farklı coğrafyalarda ortaya çıkan yüzlerine bakıyor.

""
Isınan Dünyanın Yeni Gerçekliği: Gezegen Isınırken Hayat Değişiyor
 

Isınan Dünyanın Yeni Gerçekliği: Gezegen Isınırken Hayat Değişiyor

podcast servisi: iTunes / RSS

İklim Kuşağı Konuşuyor programında birbirinden farklı coğrafyalardan gelen haberlere bakacağız. Filipinler’den Fransa’ya, Berlin’den Grönland’a, Umman açıklarından Avrupa’daki orman yangınlarına uzanan bir tablo var önümüzde. Bir yerde sel, başka bir yerde denizanaları, başka bir yerde yangın, petrol sondajı ya da petrol sızıntısı… Ama biraz geriye çekilip büyük resme baktığımızda aslında hepsinin aynı hikâyenin parçaları olduğunu görüyoruz. Bu hikâye, giderek daha hızlı ısınan bir gezegenin hikâyesi.

Filipinler’de dokuz gün boyunca aralıksız devam eden yağışların yol açtığı seller ve toprak kaymalarında en az 15 kişi hayatını kaybetti. Ülkenin dağlık bölgelerindeki kentlerden biri, yalnızca bu dokuz günlük süre içinde Londra’nın bir yılda aldığı yağışın iki katından fazlasını aldı. Şiddetli yağışlar ve seller Filipinler’in 10 bölgesinde 1,3 milyondan fazla insanı etkiledi. 98 bin kişi evlerinden ayrılmak zorunda kaldı, on binlerce insan devlet tarafından oluşturulan tahliye merkezlerine sığındı. Bu tür haberleri artık neredeyse her hafta duyuyoruz. Bir yerde “yüzyılın seli”, başka bir yerde “rekor sıcaklık”, bir başka yerde “benzeri görülmemiş yangın”.

Fakat sorun tam da burada başlıyor. Çünkü bunları birbirinden bağımsız felaketler olarak gördüğümüzde, yaşananların ölçeğini anlamakta zorlanıyoruz.

İklim inkârcılığının biçimi de değişiyor. Artık insanların önemli bir bölümünün “iklim değişikliği diye bir şey yok” demesi gerekmiyor. Çok daha tehlikeli başka bir düşünce yaygınlaşıyor: “Evet, iklim değişikliği var ama daha zamanımız var.” ya da “2050’ye kadar net sıfıra ulaşırız, mesele çözülür.”

Bu sene küresel sıcaklıklar Paris İklim Anlaşması’nın kritik 1,5 derece sınırının üzerine çıktı. Bu 1,5 derece, rastgele belirlenmiş sembolik bir rakam değil. İnsan uygarlığı, tarım sistemlerimiz ve bugünkü ekosistemlerin büyük bölümü, yaklaşık 11 bin yıldır süren istikrarlı sayabileceğimiz Holosen ikliminde gelişti. Şimdi ise bizler bu istikrarı çok kısa bir zaman diliminde sarsıyoruz. Science dergisinde yayımlanan kapsamlı bir çalışma, Dünya’nın tam 485 milyon yıllık sıcaklık geçmişini yeniden inşa etti.

Çalışmaya göre Dünya geçmişte bugünkünden çok daha sıcak dönemler yaşadı. Gezegenin ortalama yüzey sıcaklığı zaman zaman yaklaşık 11 dereceye kadar düşerken, bazı dönemlerde 36 dereceye kadar çıktı. Ama burada kritik bir ayrım var. Bugün bilim insanlarını asıl endişelendiren şey yalnızca sıcaklığın yükselmesi değil, bunun gerçekleşme hızı. Jeolojik geçmişte yüz binlerce ya da milyonlarca yılda gerçekleşebilen değişimleri biz birkaç nesil içerisinde gerçekleştiriyoruz. Sanayi Devrimi öncesinde atmosferde yaklaşık 280 ppm olan karbondioksit yoğunluğu bugün yaklaşık 420 ppm düzeyine ulaşmış durumda. Ve Dünya’nın 485 milyon yıllık geçmişine baktığımızda çok net bir ilişki görüyoruz: Atmosferdeki karbondioksit arttığında sıcaklık da artıyor. Bunu artık teorik bir tartışma olarak konuşmuyoruz çünkü sonuçlarını çevremizde görüyoruz.

Avrupa, son derece yıkıcı bir yangın yazı geçirdi. Kıta genelinde Kıbrıs büyüklüğünde bir alan yandı. Sıcak hava dalgaları normalden erken başladı. Uzun yağışsız dönemler toprağı ve bitki örtüsünü kuruttu. Bazı bölgelerde ormanın büyük bölümünü tutuşturmak için gerçekten yalnızca küçük bir kıvılcım yeterli hale geldi.

İtfaiyeciler, kurtarma ekipleri ve acil durum çalışanları haftalar boyunca insanların evlerini, yaşamlarını, ormanları ve yaban hayatını korumaya çalıştı. Ama yangın çıktıktan sonra kaç uçak gönderdiğimiz kadar, o yangınların ortaya çıkmasına neden olan koşulları neden sürekli ağırlaştırdığımızı da konuşmamız gerekiyor.

Tabii ki iklim krizinin etkileri yalnızca yangın, sel ya da kuraklıktan ibaret değil. Isınan bir gezegen, ekosistemlerin içindeki dengeleri de değiştiriyor. Berlin’de bu yaz bazı parklar ve oyun alanları kapatıldı. Koruyucu kıyafetler giyen ekipler ağaçlardaki tırtılları vakumlamak zorunda kaldı. Çünkü belirli bir tırtıl türünün popülasyonunda büyük bir artış yaşandı. Bu tırtılların havaya bıraktığı mikroskobik tüyler insan derisini ve solunum yollarını etkileyebiliyor ve uzun süre çevrede kalabiliyor. Bu canlılar Almanya için yeni değil. Yeni olan, onları sınırlayan iklim koşullarının değişmesi.

Soğuk kışlar birçok böcek türünün popülasyonunu kontrol altında tutarken, kışların ısınması ve yazların uzaması böceklere daha uzun üreme dönemleri sağlıyor. Benzer bir değişimi Kuzey Amerika’ya yayılan kenelerde de görüyoruz. Bu da Lymehastalığı gibi hastalıkların daha önce görülmediği bölgelere taşınması riskini artırıyor.

Okyanuslarda da benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Denizler ısındıkça bazı bölgelerde büyük denizanası çoğalmaları görülüyor.

Fransa’da denizanaları çok sayıda yüzücünün yaralanmasına neden oldu ve bazı plajlar kapatıldı.

Daha da çarpıcı olanı ise Gravelines Nükleer Santrali’nde yaşandı. Batı Avrupa’nın en büyük nükleer santralinde devasa bir denizanası akını, soğutma sistemlerini etkileyerek altı reaktörden üçünün kapatılmasına neden oldu. Bir denizanası sürüsünün Avrupa’nın enerji altyapısını etkileyebildiği bir dünyadan söz ediyoruz.

Bu bize iklim krizinin bazen beklemediğimiz yerlerden karşımıza çıkabileceğini gösteriyor.

İklim krizi ve habitat kaybı; ötücü kuşlardan tropikal balıklara, mercanlardan memelilere kadar pek çok türü baskı altına alırken, sıcak koşullara hızla uyum sağlayan sivrisinekler, keneler ve bazı zararlı türler için yeni yaşam alanları yaratabiliyor. Yani meselemiz sadece havanın biraz daha sıcak olmasının ötesinde yaşamın bütün dengesinin yeniden şekilleniyor olması.

Fosil yakıtların başka bir yüzünü ise Umman açıklarında görüyoruz. Karaya oturan bir tanker, koruma altındaki bir deniz alanına Rus ham petrolü sızdırıyor haberini aldık bu hafta. Yaklaşık bir milyon varil petrol taşıdığı belirtilen tankerin oluşturduğu petrol tabakasının yaklaşık 2 bin kilometrekarelik bir alana yayıldığı tahmin ediliyor. Bu da bize fosil yakıtların zararının yalnızca yakıldıkları anda atmosfere saldıkları karbondioksitten ibaret olmadığını hatırlatıyor.

Çıkarılırken, taşınırken, işlenirken ve yakılırken doğaya zarar veriyorlar. Ve bütün bu haberleri yan yana koyduğumuzda aynı noktaya geliyoruz. Filipinler’de evini kaybeden insanlar… Avrupa’da yanan ormanlar… Berlin’de kapatılan parklar… Fransa’da plajları kapattıran ve nükleer santralleri durduran denizanaları… Umman açıklarında denize yayılan ham petrol… 

Hepsi, fosil yakıtlarla beslediğimiz aynı krizin farklı yüzleri. Bu yüzden iklim krizini 2050’nin meselesi olarak konuşmayı bırakmamız gerekiyor. Çünkü 2050’ye ulaşmadan önce şimdi verilmesi gereken kararlar var. Avrupa’nın aşırı sıcaklara karşı politikalarını güncellemesi, doğanın ve zarar görmüş ekosistemlerin onarılması, kentlerin yeni iklim koşullarına hazırlanması gerekiyor. Ama tabii ki yalnızca sonuçlara uyum sağlamaya çalışmak yetmez. Krizin nedenini de kaynağında kesmek zorundayız. Bu da kömürden, petrolden ve doğalgazdan hızla çıkmak; yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmak ve sera gazı emisyonlarını mümkün olduğunca hızlı azaltmak anlamına geliyor. Çünkü iklim krizinde her yıl önemli. Her ton karbon önemli. Ve belki de en önemlisi, sıcaklıktaki her 0,1 derece önemli. Kaynakları sınırlı dünyamızı, sınırsızmış gibi kullanmaya son vermenin zamanı gelmedi mi?