Onarım Çağı'nda Suda Sim Meriç ve Özdeş Özbay, Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar (TUED) ağının kurucularından ve koordinatörlerinden Sean Sweeney ile enerji demokrasisini, adil geçişi, enerjinin kamusal bir hak olarak yeniden düşünülmesini ve iklim krizine karşı geliştirilen "Kamusal Yol" (Public Pathway) yaklaşımını konuşuyorlar.
Suda Sim Meriç: Yeryüzünü onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı’na hoşgeldiniz! Ben Suda Sim Meriç.
Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.
S.S.M.: Ve teknik masada da Feryal Kabil bize destek veriyor. Bu hafta Tuna Emren bizimle değil ama onun yerine bir konuğumuz var.
Bugünkü konuğumuz, uluslararası sendikal hareket ile iklim hareketi arasındaki en önemli köprülerden birini kuran isimlerden biri: Sean Sweeney. Kendisi City University of New York'taki School of Labor and Urban Studies’te (Emek ve Kent Çalışmaları Okulu) çalışıyor. Aynı zamanda dünyanın dört bir yanından yüzü aşkın sendikayı bir araya getiren Trade Unions for Energy Democracy, yani Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar (TUED) ağının kurucularından ve koordinatörlerinden biri.
Uzun yıllardır enerji politikaları, kamu hizmetleri, sendikal hareket, kamulaştırma ve adil geçiş üzerine çalışıyor. Özellikle enerji demokrasisi kavramının bugün dünya sendikal hareketinde bu kadar güçlü bir karşılık bulmasında önemli katkıları var.
Ö.Ö.: Selam Sean, programımıza hoşgeldin.
Sean Sweeney: Burada olmak gerçekten çok güzel. Davetiniz için teşekkür ederim.

Ö.Ö.: Sean, yeniden bizimle olduğun için çok teşekkür ederiz. Son birkaç haftadır programımızda "Adil Geçiş" fikrini farklı yönleriyle ele alıyoruz. Bugün ise bu tartışmayı bir adım daha ileri taşıyarak enerji demokrasisini konuşacağız.
Deneyimlerini bizimle paylaşmayı kabul ettiğin için gerçekten minnettarız, katıldığın için tekrardan teşekkürler.
Geçen hafta enerji demokrasisi kavramına kısaca değinmiştik, ama dinleyicilerimizin bunu bir de senin sözlerinle duymasını istiyoruz. Enerji demokrasisi dediğimizde tam olarak neyi anlamalıyız? Ve bu kavramla ilk kez karşılaşan birine onu nasıl anlatırsın?
S.S.: Evet, ‘enerji demokrasisi’ aslında ilk ortaya çıktığında bir anlamda "yer tutucu" (placeholder) bir kavramdı.
2012 yılında bir araya gelen bazı sendikalar, iklim ve enerji politikalarının gidişatından ciddi biçimde rahatsızdı, çünkü önlerine konulan enerji dönüşümü politikalarının, gerçekte özelleştirme ve neoliberal politikaların yeni bir versiyonu olduğunu düşünüyorlardı. Bunlar iklimi koruma programları gibi sunuluyordu ama özünde piyasalaştırmayı derinleştiriyordu. Öte yandan, buna karşı nasıl bir alternatif önerileceği de tam olarak net değildi ve "enerji demokrasisi" kulağa güçlü gelen bir kavramdı ancak ele alınması gereken pek çok soru olduğu da açıktı.
Peki, “enerji demokrasisi” derken tam olarak neyi kastediyoruz?
2012'de TUED'i, yani Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar ağını kurduktan sonra bu tartışma giderek olgunlaştı. Bugün geldiğimiz noktada odaklandığımız temel mesele, büyük enerji şirketlerinin yeniden kamusal mülkiyet ve kamusal denetim altına alınması. 2012'lerde ve onu izleyen yıllarda Almanya'nın enerji dönüşümü modeli çok ilgi görüyordu. Başarılı olduğu düşünülüyordu ve birçok kişi için örnek oluşturdu. Fakat zaman içinde bu modelin sınırları daha görünür hale geldi.
Bugün ise onun yerini "Kamusal Yol" (Public Pathway) adını verdiğimiz yeni yaklaşım almaya başladı -ki bence bugün enerji demokrasisinin en güncel ifadesi de tam olarak bu yaklaşım. İsterseniz birazdan bunun ayrıntılarına da girebiliriz.

Ö.Ö.: Peki, az önce TUED'in kuruluşundan kısaca bahsettin ama biraz daha ayrıntı verebilir misin? TUED nasıl ortaya çıktı? Katılımcıları ya da üyeler kimler? Siz nasıl adlandırıyorsunuz, bilmiyorum.
S.S.M.: Bir de özellikle 2012 yılının neden bir dönüm noktası olduğunu merak ediyoruz.
S.S.: Sanırım her şey 2012 yılının Haziran ayında düzenlenen Rio+20 Zirvesi'nde düğümlendi ki bu toplantı, Birleşmiş Milletler'in Rio Dünya Zirvesi'nin 20. yıl dönümüydü ve dünyanın dört bir yanından çok sayıda sendika Rio de Janeiro'da bir araya gelmişti.
Özellikle Küresel Güney'den gelen sendikalar, Dünya Bankası'nın enerji dönüşümünü "yeşil ve kapsayıcı büyüme" söylemiyle çerçevelemesini sert biçimde eleştiriyordu. İlk bakışta bu söylem oldukça masum görünüyordu, çünkü kim "yeşil" ya da "kapsayıcı" büyümeye karşı çıkabilir ki? Ama politikaların ayrıntılarına baktığınızda, aslında önerilen şey neoliberal özelleştirme programlarının sürdürülmesiydi. Sadece bu kez bunlar iklim politikası adı altında sunuluyordu.
İşte bunun üzerine bazı sendikalar bir araya gelerek şunu söyledi: Bu politikalara itiraz etmemiz gerekiyor ama bunu yaparken iklim krizine karşı etkili politikaların karşısındaymışız gibi görünmek de istemiyoruz. O halde buluşup kendi alternatifimizi geliştirmeliyiz.
Sadece slogan üretmek ya da şikâyet etmek yetmezdi. Bunların ötesine geçerek, net program ilkeleri ve taahhütlere doğru ilerlemek gerekiyordu. TUED işte bu ihtiyaçtan doğdu ve Ekim 2012'de New York'ta resmen kuruldu.
Toplantımızdan yalnızca iki hafta sonra Sandy Kasırgası ABD’yi vurdu, New York’u sildi süpürdü. Eğer kasırga iki hafta önce gerçekleşmiş olsaydı, muhtemelen toplantı iptal edilecekti ve belki de TUED hiç kurulamayacaktı.
Aradan geçen yaklaşık on dört yılda hem analizimizi derinleştirdik hem de çok geniş bir destek ağı oluşturduk. Bugün geldiğimiz noktada gerçekten etkili bir uluslararası ağ haline geldiğimizi düşünüyorum
Ö.Ö.: O zamandan beri büyüdünüz yani. Peki şu anda kaç ülkeye, kaç sendikaya ulaşabildiniz?
S.S.: İşin özünde bu bir ağ. Yani sendikalara katılmak isteyip istemediklerini, genel hatlarıyla, etkili bir iklim koruma gündeminin bir parçası olarak enerjiyi kamu mülkiyetine geri kazandırmaya ve ayrıca işçi haklarının ve güvencelerinin korunmasına kendilerini adayıp adamadıklarını soruyoruz.
Şu anda yaklaşık 45 farklı ülkeden 140’tan fazla sendika olduk. Bu sayı giderek artıyor, özellikle de Küresel Güney’de. Yani kanımca çok büyük bir ağ haline geldiğini söyleyebilirim.

S.S.M.: İzlememiz gereken sürecin kamu mülkiyeti konusunda bir sorum var. TUED’in tutarlı bir şekilde öne sürdüğü argümanlardan biri, enerjinin kamu mülkiyeti ve demokratik denetimi olmadan, adil bir geçişin mümkün olamayacağı. Şu anda birçok hükümet, yenilenebilir enerjiyi özel yatırımlar ve piyasa mekanizmaları yoluyla teşvik ediyor. Sizce bu yaklaşım neden yetersiz?
Ve sistemde herhangi bir değişiklik yapılmadan –mesela sadece fosil yakıtları yenilenebilir kaynaklarla değiştirmeye odaklanırsak— süreçte ne eksik kalıyor?
S.S.: Bu harika bir soru, Suda. Her şeyden önce, küresel ölçekte yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan yatırım ve bu kaynakların kullanım düzeylerine bakmamız gerekiyor. Piyasalar düzgün işliyor olsaydı, yenilenebilir enerjiye dayalı bir sisteme çok hızlı bir şekilde geçiş yapıyor olurduk. Ancak yaşanan şey bu değil. Evet, rüzgâr ve güneş enerjisiyle üretilen elektriğin payı şu anda küresel olarak belki %13 ya da %14 civarında. Fakat büyük ölçüde kamu sistemi olan Çin’i ya da çok yoğun şekilde sübvanse edilen Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’ni hesaba katmazsak, yenilenebilir enerji açısından çok az bir pay kalıyor. Bunun nedeni, sistemin özel yatırımcılar için kâr sağlamaya dayalı olması. Bu tür kâr hedefli projelerin olmadığı ya da kârlı bir şekilde gerçekleştirilemediği yerlerde ise yatırım yapılmaz. Dolayısıyla, yaygınlaşma hızı açısından bakıldığında yenilenebilir enerji sektörü önemli ölçüde büyüdü, ancak enerji talep de aynı oranda arttı. Bu enerji talebinin büyük kısmı da fosil yakıtlarla karşılanıyor. Bu nedenle, yenilenebilir enerjideki büyümeye rağmen küresel emisyonlar rekor seviyelerde.
Yani burada yaygınlaşma ve yatırım sorunları mevcut. Ancak bence bir diğer sorun da, neoliberal modelin enerji planlamasını ihmal etmiş olmasıdır. Bu yüzden, rüzgâr santralleri inşa edildiği halde iletim hattı bulunmayan saçma durumlarla karşı karşıyayız. Ya da iletim hattını inşa ediyorsunuz, ancak rüzgâr santrali inşa edilmiyor. Dolayısıyla, kamu hizmet kuruluşlarının öncülük ettiği veya etkili bir şekilde geliştirdiği bu planlama işlevi olmadan, geçiş süreci zorlu geçecek, evet. Ve ancak kamu modeli ile aşılabilecek birçok teknik zorlukla karşı karşıya kalacağız. Birçok sebebi var yani.
Ö.Ö.: Bu konuyla ilgili sana hemen bir soru sorabilir miyim? Sonra sözü tekrar sana bırakacağım, Suda.
Dünyadaki büyük enerji şirketleri genellikle zaten halka açık şirketler. Ancak bu şirketler demokratik mülkiyete sahip diyebilir miyiz, ya da bu şirketlerin enerji demokrasisi çatısı altında yer aldığı söylenebilir mi?
S.S.: Bu da gerçekten harika bir soru.
Çoğu petrol ve doğalgaz şirketinin hâlâ kamuya ait olduğu doğru. Bu tartışılmaz bir gerçek. Ve bunlar büyük ölçüde iki kategoriye ayrılıyor. Birinci kategori, bizim “kaynak milliyetçiliği” olarak adlandırdığımız şey. Ülkeler, petrol ve doğalgaz ihraç ettikleri ve bundan para kazandıkları için kamu mülkiyetini sürdürüyorlar. Bu da iç politikayı güçlendiriyor. Dolayısıyla bu, bizim demokrasi modelimiz olamaz. İsterseniz, buna özel bir tür kamu mülkiyeti diyebilirsiniz.
Kamu mülkiyetinde kalan diğer şirketler ise genellikle piyasalaştırılmıştır. Yani bu şirketler hâlâ resmi olarak hükümetler tarafından kontrol ediliyor, belki de bu şirketlerdeki hisselerin %51’i devlete ait, ancak özel şirketler gibi davranmaları bekleniyor; bu da, ne kadar çok satarlarsa, bu durumda elektrik için konuşuyoruz, o kadar çok para kazanacakları anlamına geliyor. Ancak bu, enerji verimliliği ve tasarrufuna duyulan ihtiyaca ters düşüyor. Dolayısıyla, hâlâ kamuya ait olsalar da, neoliberal bir piyasa modeliyle işliyorlar ve biz de TUED ağı aracılığıyla buna karşı direniyoruz.
S.S.M: Kısaca araya girip şunu söylemek isterim; radyoda daha önce konuk olduğunuzda söylediğiniz bir şey aklımda kalmıştı.
“Elektronlara bir fiyat biçildiği sürece, bizim için verimli enerji kullanımı diye bir şey olmayacak" ve “Kullandığımız enerjiyi azaltmamızın bir yolu olmayacak.”
Bu sözünüze atıfta bulunmak istemiştim. Şimdi siz de konuyu tam da o cümlenin başlangıç noktasına getirdiniz.
S.S.: Bu sözlerimi hatırladığın için çok teşekkürler.
S.S.M.: Evet, aklımda kaldı çünkü… sonuçta, burada enerjiden bahsediyoruz. Elektrik, atomların hareketinden doğan bir ürün ve tam da dediğiniz gibi, elektronlar bunlar. Biz elektronlara para harcıyoruz, onlara fiyat etiketi koyuyoruz. Ne kadar çok elektron satarsak o kadar çok kazanıyoruz. Böyle giderse, kullanımı azaltmamızın hiçbir yolu olmayacak.
S.S.: Bu çok doğru. Biz buna “metalaşmanın tehlikesi” diyoruz.
S.S.M.: Aynen öyle. Evet. Peki, devam edelim.

Özdeş, bir süre önce Açık Gazete için sizinle röportaj yapmıştı ve şimdi tekrar oraya dönüyorum. Bizimle o zaman konuştuğunuzda, bildiğimiz kadarıyla, Türkiye’den TUED’e bağlı bir sendika bulunmadığı belirtilmişti. Sanırım onun üzerinden iki buçuk ay geçti.
Aynı zamanda, üye sendikalar arasında katılım düzeyinin de önemli ölçüde farklılık gösterdiğini tahmin ediyorum. Bazı ülkelerden birden fazla, bazı ülkelerden ise sadece bir sendikanın katıldığını söylemiştiniz. Peki, sizce şu ana kadar enerji demokrasisini ilerletme konusunda en büyük gelişmeyi hangi ülkeler ya da sendikal hareketler kaydetti? Ya da özellikle ilham verici ya da başarılı bulduğunuz belirli deneyimler var mı?
S.S.: Evet, bence bu, ağın parçası olan sendikaların dünyanın dört bir yanına dağılmış olması ve farklı koşullara sahip olmaları açısından oldukça karmaşık bir tablo. Bazıları için durum, kendi elektrik sistemlerinin kamuya ait kalması açısından belki de iyi gidiyor. Ancak bu sendikalar, mesela Kanada’da olduğu gibi, Küresel Güney’deki sendikaların enerji özelleştirmesine karşı mücadele etmelerine ve etkili bir iklim koruma gündemi için çabalamalarına destek olmak istiyorlar. Yani bunda bir dayanışma boyutu da var.
Ancak TUED’in son 3-4 yıldaki büyümesi çoğunlukla Afrika, Latin Amerika ve Asya-Pasifik bölgelerinde gerçekleşti. Mücadelelerin başarılı olduğu ya da en azından doğru yolda ilerlediği, öne çıkan ülkeler arasında bence Meksika da var. Orada hükümet neoliberal politikalarını tersine çevirdi ve enerji sisteminin bazı kısımlarını yeniden kamulaştırdı. Enerji geçiş sürecine toplulukların katılımını da hedefleyen bir enerji adaleti programı için çalışıyorlar.
Bu konuyla ilgili “Walking the Public Pathway” (Kamusal Yolu İzlemek) başlıklı bir makale yazdım; bunu sizlerle paylaşmaktan memnuniyet duyarım ve belki web sitenize de ekleyebilirsiniz.
Ö.Ö.: Harika olur gerçekten.
S.S.: Meksika en iyi örnektir çünkü bu ülke neoliberal düşünceyi bilinçli bir şekilde reddediyor. Oysa diğer ülkeler, örneğin özel elektrik üreticileriyle yapılan elektrik alım sözleşmelerine karşı çıkmış ve bu durum, Küresel Güney’deki elektrik şirketlerine muazzam miktarda mali yük getirmişti. Yani bağımsız elektrik üreticilerine veya özel şirketlere yapılan ödemelerin maliyeti, elektrik fiyatlarını yukarı çekiyor ya da hükümetlerin maliyetlerini karşılamak için kamu elektrik şirketlerine sağlamak zorunda kaldıkları sübvansiyon miktarını artırıyor. İşte buna kamu şirketlerinin “ölüm sarmalı” deniyor.
Bu konuyu ayrıntılı olarak ele alacak kadar vaktim olmayabilir, ancak birçok ülke şu anda bu politikaya karşı çıkıyor; fakat kararlarını şekillendirecek net bir alternatif kamu modeli bulunmuyor. Bu arada, Endonezya gibi ülkelerde oldukça etkili bir şekilde çalışıyoruz. Kolombiya da oldukça iyi durumda. Güney Afrika’da ise kamu sektörüne dayalı bir alternatif model için istek oldukça yüksek ve sendikalar bu sürecin önemli bir parçası. Yani, bazı alanlarda, şöyle diyelim, cesaret verici gelişmeler olduğunu hissediyoruz.
Ö.Ö.: Meksika ile bize en iyi örneği az önce verdiniz. Ancak bunun yanı sıra, daha önce de konuştuğumuz gibi, büyük enerji şirketlerinin çoğu kamuya ait ve biz de enerji demokrasisi talep ediyoruz. Dolayısıyla aslında, geçen hafta da dünya çapındaki yeniden belediyeleştirme süreçleri hakkında konuşuyorduk. Ama bu konuda bile eksik bir nokta var; o da işçilerin doğrudan katılımı, öyle değil mi?
Bize bu meseleyi biraz daha ayrıntılı açıklayabilir misiniz? İşçilerin doğrudan katılımı derken neyi kastediyoruz? Bunun önemi nedir?
S.S.: Sanırım bir zamanlar oldukça popüler hale gelen bir enerji demokrasisi modeli vardı; bu modelde, toplulukların – örneğin küçük bir kasaba ya da köyün – yenilenebilir enerji şirketine yatırım yapması ya da böyle bir şirket kurması öngörülüyordu. Güneş enerjisini teşvik etmek amacıyla, devlet sübvansiyonlarından yararlanmak için. Ancak bu model çok marjinal kaldı, çünkü yeteri kadar elektrik üretemiyor.
Avrupa’da geliştirilen projeler için konuşuyoruz tabii – Almanya muhtemelen en iyi örnek olur, belki Danimarka da… Bu model de, sübvansiyonlar kesilir kesilmez çöktü.
Birçok enerji projesinin, özellikle de topluluk projelerinin ayakta kalamadığını görüyorsunuz; çünkü daha büyük enerji şirketleriyle, hatta daha büyük yenilenebilir enerji şirketleriyle rekabet etmek zorundalar ve bu da küçük projeleri ihale sürecinden dışlıyor. Dolayısıyla, bir topluluğa veya bölgeye elektrik sağlamak için ihaleye giriyorsanız, o çok büyük, birçoğu çok uluslu olan şirketlerle rekabet etmek zorundasınız. Yani enerji demokrasisinin bu modelinde devamlılık olamadığını söyleyebilirsiniz. Ancak bu da şu soruyu gündeme getiriyor: Elektrik sisteminde demokrasi nerede var ki zaten?
Yeniden belediyeleştirmeden bahsettiniz; kendi araştırma ve yazılarımda da belirttiğim gibi, yeniden belediyeleştirme, enerji sistemlerini tümüyle kamu mülkiyetine geri kazandırmak için iyi bir başlangıç noktası aslında. Ancak iş bu aşamada kalırsa, kontrol edebileceğiniz tek şey kablolar ve direkler olur. Şehir sınırları içindeki elektrik üretimini kontrol edemezsiniz, çünkü dünyadaki elektriğin çok küçük bir kısmı belediyelerin sınırları içinde üretiliyor. Üretimin büyük kısmı ise şehirlerin dışında gerçekleşiyor. Ayrıca iletim konusunda, özellikle yenilenebilir enerji söz konusu olduğunda, elektriğin ihtiyaç duyulan yere ulaşabilmesi için çoğunlukla 1.000 kilometre, belki de daha fazla mesafe kat etmesi gerekir. Örneğin, Kenya’daki bir rüzgâr koridoru Nairobi’den 500 kilometre uzakta olabilir. Dolayısıyla bunun demokrasi boyutu hâlâ gelişme aşamasında.

Peki, yeni bir enerji sistemi geliştirmek için işçileri ve seçilmiş yetkilileri, topluluk temsilcileriyle birlikte çalışmaya nasıl ikna edebiliriz? Bu hâlâ cevapsız kalmaya devam eden bir soru. Ancak TUED ağında vardığımız sonuç, küçük enerji projelerinin büyüyüp büyük enerji şirketlerine rakip olamayacağıydı. Bu enerji şirketlerini sadece tam kamu mülkiyetine geri kazandırmakla kalmamalıyız; onlara yeni bir görev tanımı ve başarı için yeni bir ölçütler dizisi de vermeliyiz. Ve bu; elektriği mümkün olduğunca çok kişiye satmak değil, mümkün olan yerlerde gerçekten tasarruf etmek, verimliliği artırmak ve özellikle büyük tüketiciler için elektrik kullanımını düzenlemektir. Yani alışveriş merkezlerini, süpermarketleri ve benzerlerini kastediyorum. Bunların düzenlenmesi gerekiyor ki, enerji miktarını kontrol edebilelim ve enerji kullanımını temel amaçlara yönlendirebilelim.
Bence enerji verimliliğindeki ilerlemeyi denetlemek, demokratikleşme sürecinin bir parçasıdır. Örneğin, evleri ve binaları yalıtmaya yönelik bir kamu işleri programı düşünülebilir; bu programın başarısı, enerji tüketimini artırmasına değil, azaltmasına bağlı olur. Dolayısıyla bu, kamu hizmet kuruluşunun iklim koruma alanında üstleneceği yeni rol olabilir.
Ö.Ö.: Peki, şimdi biraz da COP31 gündemine bakalım.
Bildiğiniz gibi, bu Kasım ayında Türkiye, Antalya’da BM İklim Konferansı COP31’e ev sahipliği yapacak. Resmi müzakerelerin yanı sıra bir de Halkların İklim Zirvesi düzenlenecek ve pek çok kişi, iklim krizinin gerektirdiği türden yapısal dönüşümü artık yalnızca COP müzakerelerinin sağlayamayacağının bilince. Yine de Türkiye için bunun hâlâ önemli bir an olduğuna inanıyoruz. İklim değişikliği ve enerji dönüşümü, kamuoyu ve medyanın ilgisini her zamankinden daha fazla çekecek gibi görünüyor ve sendikalar da kaçınılmaz olarak bu tartışmanın bir parçası haline gelecek. Bu nedenle TUED de COP31 öncesinde bir dizi enerji demokrasisi toplantısı hazırlıyor, değil mi? Bize bu hazırlıklardan da bahseder misiniz?
S.S.: Evet, gerçekten de öyle. Şu anki planımız Halkların İklim Zirvesi ile işbirliği yapmak ve bu alanda çalışan yoldaşlarla düzenli görüşmeler da yapıyoruz. Üç gün sürecek küresel bir sendika meclisi düzenleyeceğiz.
Ö.Ö.: Üç gün boyunca! Harika!
S.S.: Halkların İklim Zirvesi ile aynı mekânda gerçekleşecek ve umuyoruz ki bu, birbirimizin toplantılarına ve tartışmalarına katılmak için de bir fırsat sunuyor. Ancak asıl amacımız, TUED ve ona bağlı sendikaların son birkaç yıldır geliştirdiği “kamu yolu” (Public Pathway) yaklaşımını daha da ileriye taşımak ya da alternatif bir yol oluşturmak. Meksika, Endonezya, Güney Afrika ve Kolombiya’dan bahsetmiştim; bu ülkelerdeki sendikal mücadeleleri ön plana çıkarmayı planlıyoruz. Onların mücadelelerini ve başarılarını sergilemek istiyoruz, ama en önemlisi, iklim gündeminde kamu mülkiyetinin önemine dair analizlerini ortaya koymak istiyoruz.
Bence iklim adaleti hareketinde eksik olan şey, politik başarısızlıkların sebebine dair titiz bir analiz. Son 30 yıldaki politik başarısızlıklar, fosil yakıt şirketlerine ve siyasi irade eksikliği olan hükümetlere atfedilmişti. Bu tek taraflı bir analizdir, çünkü fosil yakıtlara olan bağımlılığımızın her geçen yıl artmasının sebebini açıklayamıyor. Bunun için sadece fosil yakıt şirketlerini suçlamakla yetinemeyiz. Bu gerçekler, TUED’de “yeni uluslararası enerji düzeni” olarak adlandırdığımız bir düzenin kurulmasını gerektiriyor. Bu düzen içinde, enerjinin metalaşmasından kurtulmak da kesinlikle hayati önem taşıyor. Ve bu da, oradaki üç günlük genel kurulda odaklanacağımız konulardan biri olacak.
Ayrıca, bu toplantının aslında neoliberal iklim politikasının çöküşüne dikkat çekmesini istiyoruz. Bu politika parçalanıyor ve gezegenimiz açısından son derece ciddi bir durum yarattı. Hükümetler geri adım atıyor, iklim taahhütlerinden uzaklaşıyor ya da bunları tamamen terk ediyorlar. Bu da haliyle bir politika boşluğu yaratıyor. Biz de bu boşluğu, “Bakın, iklim değişikliği gerçekten medeniyetsel bir yokoluş tehdidiyse, ki biz öyle olduğunu biliyoruz—Avrupada’daki sıcaklıklara bakın, anladığım kadarıyla son birkaç gündür İstanbul’da da sıcaklıklar çok yüksek—o zaman bunu ele alması gereken yeni bir iklim koruma politikaları dalgası lazım. Yapamayacağımız şey, son 30 yıldır uygulanan şey, yani tamamen özel sektörün yatırım yapma ya da yapmama kararına veya hükümetlerin özel sermayeye sübvansiyon sağlama yeteneğine bağlı olan politikayı sürdürmek olur. Dünyadaki pek çok hükümet bunu yapamaz. Özel yatırımı sübvanse edecek paraları yok ve yapmamalılar da. Dolayısıyla, küresel iklim koruma gündeminde muazzam bir kriz anı olarak gördüğümüz bu dönemde, bu geniş kapsamlı fikirleri ortaya koyuyoruz. Umuyoruz ki, önümüzdeki yıllarda iklim politikasının bir sonraki dönemi için daha iyi hazırlıklı olacağız.
Ö.Ö.: Umarım. Katıldığın için çok teşekkür ederiz Sean. Seninle bir kez daha sohbet etmek güzeldi.
S.S.: Ben de çok keyif aldım.
S.S.M.: Çok teşekkür ediyoruz.
Ö.Ö.: Öyleyse Antalya’da görüşmek üzere.
S.S.: Sabırsızlıkla bekliyorum, yoldaşlar. Yaptığınız harika çalışmalara devam edin.
Antalya’da bir etki yaratabileceğimiz konusunda oldukça iyimserim ve ikinizi de orada görmek için sabırsızlanıyorum.
S.S.M.: Evet, bu hafta TUED koordinatörlerinden Sean Sweeney konuğumuzdu. Haftaya Salı, saat 16:00'da yeniden görüşmek üzere, hoşçakalın.


