Sağlamcılığa Karşı Söz Öznelerde

-
Aa
+
a
a
a

Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, kuruluşunu bir hafta önce duyuran Sağlamcılığa Karşı Özneler Platformu'nun üyeleri Burak Sarı, Devrim Nesin ve Seda Solaklar ile yeniden bir araya gelerek, sağlamcılığın hak mücadelesindeki yansımalarını, söz hakkının doğrudan öznelere bırakılmasının önemini, nöroçeşitlilik paradigmasını ve anti-sağlamcı mücadelenin imkânlarını ele alıyor.

""
Sağlamcılığa Karşı Özneler Platformu - Bölüm 2
 

Sağlamcılığa Karşı Özneler Platformu - Bölüm 2

podcast servisi: iTunes / RSS

Alper Tolga Akkuş: Merhaba Apaçık Radyo’ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 5 Ağustos 2026 Çarşamba.

Geçen hafta Sağlamcılığa Karşı Özneler Platformu’nun üç üyesini; Burak Sarı, Devrim Nesin ve Seda Solaklar’ı konuk etmiştik ve hayli uzun bir bölüm olmuştu. Hatta tam ortasında sayılabilecek bir yerde kesmiş ve haftaya devam edeceğini söylemiştim. Bu hafta da o bölümün devamını dinleyeceğiz. Dinleyenler için bölümü kısaca hatırlatayım.

Son kısımda Seda Solaklar, nöroçeşitlilikle ilgili özne olan uzmanlara değil de psikiyatri alanındaki uzmanlara soru sorulmasını eleştirmiş; Apaçık Radyo’daki Açık Bilinç programından ve Artı Gerçek’te İrfan Aktan’ın Yankı Yazgan’la yaptığı röportajdan bahsetmişti. Yankı Yazgan, Açık Bilinç’e de konuk olmuştu. Tam o eleştiriyi yaptığı sırada araya girmiş, “Sözü balla kesiyorum,” demiş ve haftaya devam edeceğimizi söylemiştim.

Şimdi kaldığımız yerden Seda Solaklar’ın sözleriyle devam ediyoruz. Program boyunca Burak Sarı ve Devrim Nesin de konuşacaklar. İkinci bölümü dinliyoruz, program devam ediyor.

‘Alternatif iletişim tercih eder misiniz?’ 

Seda Solaklar: Şimdi biz bu durumu hak savunusu uzmanlarımızla da yaşıyoruz. İşte onun için de “Kapsayıcı Ol” platformunu kurduk ve Engelli Onur Ayı’nda duyurusunu yaptık. Zira tekrar tekrar üretilen bir paternalizm var. Tekrar tekrar üretilen ve üzerinden kâr mekanizması dönen klişeler var ve toplum zaten buraya tutunuyor.

Buna şöyle bir örnek vereyim: Ben 2020’den beri bu konuda çok aktif çalışıyorum diyebilirim. 2024’ün sonuydu sanırım ya da 2025’ti, tam hatırlamıyorum, bir etnografi atölyesine başvurdum ve güzel bir eğitim alacağım diye seviniyorum. İlk defa orada “Alternatif iletişim tercih eder misiniz?” sorusuyla karşılaştım.

Engellilik alanında hiçbir etkinlikte “Alternatif iletişime ihtiyacınız var mı?” sorusuyla karşılaşmadım. Toplantı süreleri, çalışma biçimi tamamen nörotipiklerin ihtiyaçlarına göreydi. Sonra fark ettik ki hep aynı duvara tosluyoruz. Sokakta, iş yerlerinde, eğitim hayatında, sağlık hizmeti almaya çalışırken ya da adalet mekanizmasına başvurduğumuzda yaşadığımız, çoğunlukçuluğun getirdiği o sağlamcılık ciddi bir ideolojik çekirdek. Kökleri milattan önceye ve dinlere kadar uzanıyor.

O sağlamcılık hak alanında da devamlı bizi yıpratıyor, sözümüzü geçersizleştiriyor. Özellikle nöroçeşitlilik alanında ama kronik hastalıklar alanında da... Engelliler herhangi bir sebeple hastaneye gittiklerinde, bedene müdahale edildiğinde zihne de müdahale ediliyor; zihne müdahale edildiğinde bedene de müdahale ediliyor ve biz hâlâ yetişkin engelliler yokmuş gibi “başarılı engelli” örneği, “makul engelli” örneği, “istersen yaparsın”larla falan uğraşıyoruz ama en önemlisi özbelirlenim hakkı.

Güvenli bir alan sunmadan, insanların yeti çeşitliliğini yok sayarak, rampasız toplantılar düzenleyerek... Geçenlerde Almanya’da da bu konuda bir fırtına esti. Engelliler, rampa, asansör gibi detaylar nedeniyle Almanya’da kendilerine dair yapılan yasa görüşmelerine katılamadı ve bu, Türkiye’de işin doğalı zaten.

Karanlık bir tablodan bahsediyorum. Fakat eğer hak alanlarındaki insanlar, demokrasi istediğini söyleyen insanlar — tüm ülkeler için söylüyorum — bunda samimilerse; kadın haklarını savunurken, LGBTİ haklarını savunurken, diyelim ki totaliter bir devlet görevlisini eleştirirken “Kör, sağır, dilsizsiniz zulme” dememeyi öğrenmek o kadar zor değil.

Çünkü kişilerin otonomisi, temsiliyeti, bedenleri ve zihinleri, yaşam koşulları konusunda aynı şey diğer engel grupları için de geçerli. Kimse gidip mesela bir körün öğretmenlik yapıp yapamayacağını doktorlara sormak durumunda olamaz.

İşte bu noktada biz de bir yerden sonra dayanamadık. Bu işin çok ciddi bir ideolojik mücadele gerektirdiğini fark eden diğer arkadaşların da olduğunu görünce, çeşitli toplantılarda “Zamanı gelince birlikte buluşumuzu üretiriz,” diye biz de Kapsayıcı Ol platformuna başladık.

A.T.A.: Ya şey, bu arada Seda, Açık Bilinç’le alakalı eleştirin çok değerli. Burada şunu anlamak için soruyorum: Yani Yankı Bey’in kendisinin mi “Bu alanda uzman ben değilim,” demesi gerekir? Oradaki hata kimde; Yankı Bey’de mi, soranda mı? Onu anlamak için soruyorum aslında şu anda.



Söz Hakkı Öznelerde Olmalı

S.S.: Ya, bunu sorduğun iyi oldu, bence bu kısım yayınlansa da olur. Esas, nasıl diyeyim, boşluğa düşmek mi, boşa düşmek mi derler bilemedim, soru soranda yani soru soranın Yankı Bey’i uzman zannetmesi.

Bu arada Yankı Yazgan’ın yeri geldiğinde “Bu konunun öznesi ben değilim,” ya da “Aslında esas sorulması gereken kişi ben değilim,” dediğini de biliyorum ve kendisi, imkânı olan insanlar için gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir doktor ismi, burada bir problem yok ama gazetecilerin, halkın geri kalanı gibi birçok farkındalık çalışmasının odağında olduğu gibi, gidip avukatlara hakkımızı, hak ihlallerini sorması...

Mesela biri kadın hakları alanında çalışıyor olabilir. Ama engelli kadın hakları dediğimizde bambaşka bir şey, bambaşka bir detay var. Kalkıp vesayet yasalarını anlatmakla, vesayet yasalarının sağlamcı perspektifinin nasıl bir tahakküm biçimi olduğunu, nasıl bir hak gaspı olduğunu anlatmak bambaşka şeyler. Anlatabiliyor muyum?

Burada soru soranların sağlamcı, hatta kanıksanmış sağlamcılığa çok yüksek engellerin de düştüğü durumlar var. Yani sağlamcılık, patriyarka gibi adı konmuş, varlığı kabul edilmiş bir ideoloji değil ve muazzam belirleyici. Göçmenlik yasalarında da çok belirleyici. Ama bunu sorduğun gerçekten iyi oldu.

A.T.A.: Ben zaten öğrenmek istiyorum, ben de bilmiyorum.

Peki, ben gazeteciyim; doğru özne kim, bilmiyorum mesela ve sadece Yankı Bey’i tanıyorum. Kendim için söyleyeyim, başka programları katmayayım da. Bilmiyorsam nasıl öğrenebilirim mesela? Bu konuda doğru kişiye ulaşmak için yöntemler nelerdir? Siz biliyorsanız bunu açalım mı?

Burak Sarı: Ben bir parantez açabilir miyim?

A.T.A.: Tabii ki Burak. 

B.S.: Seda da izin verirse.

S.S.: Tabii.

B.S.: Bence öyle bir soru soracak gazeteci yol yakınken mesleği bırakmalı çünkü gazetecilerin en fazla düştüğü hata bu oluyor. Kolaycılık da diyebiliriz buna, daha çok popülizm de diyebiliriz.

A.T.A.: Hangi soruyu? Tam anlamadım, onu detaylandıralım. Dinleyenlere de tam yansısın diye söyledim.

B.S.: "Özne kim" sorusu.

A.T.A.: Hayır, hayır, “Özne kim?” diye sorsun demiyorum. Ben şimdi kendimi koyuyorum ortaya yani böyle bir konu var, haber yapacağım. Tek tanıdığım kişi de Yankı Yazgan, başka birini tanımıyorum. Nereden bulacağım? Gazeteci açısından soruyorum.

B.S.: Tamam, ben de diyorum ki orada bu soruyu soruyorsa mesleği bıraksın. Çünkü şu devirde bir külliyat da oluşmuşken — bak, Türkiye için bile çok geç bir külliyat oluşmuşken — mesela EEEH Dergi’nin sayfalarında birçok alana dair, kimden kime, kiminle konuşacağını çok rahat bulabilirsin ya da bugün bir yıllık çalışması olan Sakat Cenah’tan bulabilirsin. Bugünün koşullarında bunu sormak... Belki 1800’lerin sonunda, evet, belli birkaç kişi vardır ama şimdi burada ben gazetecinin derdine bakarım. Derdi şu mu: Gerçekten meslek etiğiyle bir gazetecilik yapmak mı, yoksa popülizme oynamak mı?

Yani popülizme oynamaksa zaten yanıt bellidir. Açarsın sosyal medyayı ve televizyonu, orada sesi en çok çıkanı alırsın ki genelde böyle yapıyorlar. İşte bizim tam karşısında durduğumuz nokta da odur. Ama alternatifini yaratmak istiyorsan ne yaparsın? Anahtar kelimelerle gidersin; “Sağlamcılık nedir? Bunda kim alternatif bir şey sunmuş?” diye bakarsın. Oradan çok rahat bulabilirsin.

A.T.A.: Programda ortalara bir yere geldik. Ben konuklarımıza mesaj attım müzik ne dinleyelim diye ve bu hafta da, geçen hafta olduğu gibi Seda Solaklar müziği seçti. Gevende grubundan "Düş" şarkısını dinliyoruz. 

A.T.A.:Sakat Muhabbet devam ediyor. Burak Sarı, Seda Solaklar ve Devrim Nesin ile sohbetimizin ikinci bölümündeyiz. 

Burak Sarı’dan sonra sözü Seda ve Devrim’e iletiyorum. Kaldığımız yerden programı dinlemeye devam ediyoruz. Devrim ya da Seda, siz bu konuda bir şey söylemek ister misiniz? Devrim, sen bayağıdır konuşmadın. Sen başla istersen, aktar.

Devrim Nesin: Kime sorulacak kısmında, bulunma hususunda Burak’a katılıyorum. En başta biz birbirimizi bulduk ve aslında çok imkânlarımız yoktu ya da hiçbirimiz yüksek mercilerde değildik. Sadece kendi alanlarımızda, kişisel alanlarımızda kendimizi ifade etmeye çalışırken birbirimizin sesine ses olduk. Hatta Buraklarla ilk proje yapmaya başladığımda, Adana Deprem ve Dayanışma Platformu’nun engellilik komisyonunda yapmıştık.

Zaten X üzerinden birbirimizi kısmen tanımaya başlamıştık ve bir noktada, ben o zamanlar yeni mezundum, çalışma hayatını daha hiç deneyimlememiştim, bağımsız bir yaşantı içerisinde de değildim. Hiçbir statüm yokken benim perspektifimin, bakış açımın önemli olduğunu düşünüp değer vermiş ve bana ulaşmışlardı.

Sonrasında bu o kadar iyi geldi ki... Birlikte olabilmek ve bizim açımızı da ifade edebilmek. Orada ilk etkinliğimizde, Burak’la birlikte yapmaya başladığım ve benim toplumsal olarak dahil olduğum ilk engelli aktivist etkinliğinde, benim için o kadar sıradan ve normal detayların, bir otistik olarak benim için çok normal olan şeylerin, diğer insanların hiç aklından bile geçmediğini gördüm. Ve bir noktada sadece iyi niyetlerle birbirimize destek olamayız. Çünkü iyi niyetle iş bitmiyor, tanımak da gerekiyor ve o tanışmanın içine dahil olmaya başladıkça bir şeyler değişiyor. ;

Şunu da diyebiliriz: Mesela otizmin ne olduğunu bilmeyen, otistiklerin ve diğer nöroçeşitlilerin deneyimlerine karşı bir anlayış geliştirmeyen insanlar için en iyi niyetli davranışlar doğrudan zarar verici eylemler olabiliyor. Ama bu noktada birçok kez çok fazla negatif tecrübe yaşamamıza rağmen birbirimize alan açarak, birbirimizle dayanışma göstererek bir mücadele alanı yarattık ve bunu da büyüteceğiz, büyütmeye devam edeceğiz. Çünkü en başta bizim, özne olarak zaten bunu yapmaktan başka şansımız yok. Bu, bizim için bir kariyer yolu değil. Biz hayatta kalmak için bu pratikleri öğrenip birbirimizle diyalog kuruyoruz ve bu şekilde bir varoluş geliştiriyoruz ve bazı insanlar için bu, yapmak zorunda oldukları bir hareket olmayabiliyor. Şu an yine ben cümleyi nereye bağlayacağımı kaçırdım sanırım. Onun için böyle bırakıyorum.

Nöroçeşitlilik Paradigması

A.T.A.: Hiç önemli değil. Seda, sen bir şey eklemek istiyor musun?

S.S.: Evet. Şey, söze balla yani Nöroçeşitlilik Paradigması ile gireyim.

Şimdi Nöroçeşitlilik Paradigması dediğimizde, “normal” denilen şeyin Sanayi Devrimi’nde bir istatistikçi olan Francis Galton ve diğer öjenik eğilimli bilim insanlarının ortalamalara göre yaptığı ve kapitalizmin çıkarı için kurgulanmış bir şey olduğunu kabul etmemiz gerekiyor ve bu şu demek: Teşhisi ne olursa olsun; Parkinson, Alzheimer, otistik, işte bir beden hastalığı ama meğer zihni de etkiliyormuş... Bu tür, her şeyin beraber olduğu bir sürü kesişim var. Devamlı nörotipik bir ideal beden, ideal standart beyin kurgusu üzerinden biz güçlenemiyoruz, biz iyileşemiyoruz.

Tam tersine, sağlığımızdan dolayı biliyoruz, ekonomik bağımsızlığımızı kazanamıyoruz. Yani biz şey değiliz sonuçta. Bu sistemin recycle edip “normallerin” yanına ekleyeceği kişiler değiliz. Çünkü normal diye bir şey yok. Ve bunun basıncını zaten bütün toplum hissediyor, özellikle Covid’den beri.

Covid’e girdiğimizde dünyada iki marjinalize edilmiş kitle, “Aramıza hoşgeldiniz,” dedi. Tecritte yaşadıkları için zaten daha önce. Birincisi Filistinliler, ikincisi dünya engellileri. Çünkü dünya engellileri zaten çalışma hayatında da o kadar çok mikroagresyonla birlikte yaşıyorlar ki... Ama bir taraftan da çok güzel bir alan. Hep böyle sert konuşuyorum ama... Yani “kişiye özel zindelik aksiyon planı” diye bir şey var mesela dünyada. Ya da hasta haklarının biyoetikle birlikte oluşturduğu ve kullanılabilecek, “Nasıl olsa Down sendromlu,” denmese uygulanabilecek bir sürü şey var. Acil kriz planları var. Aslında gereken bilgiler her yerde.

İşte bugün Elon Musk’ın Neuralink’ine falan dönüyoruz ve oradan ne çıkacak Allah bilir. Yani garip bir gidişatta varoluş savaşı veriyoruz. Çok da arkadaşımızı kaybettik, özellikle nöroçeşitliler olarak ve beraber mücadele etmek zorundayız.

A.T.A.: Çok çok sağolun üçünüz de konuk olduğunuz için. Sakat Muhabbet’te bu hafta da konuklarımız Sağlamcılığa Karşı Özneler Platformu’nun üç üyesi Burak Sarı, Devrim Nesin ve Seda Solaklar idi. Bu sefer sondan başa vereyim sözü. Seda, Devrim ve Burak olarak son sözleriniz nelerdir, ne söylemek istersiniz?

S.S.: Ben alan açtığınız ve eleştiriyi de kapsayabildiğiniz için teşekkür ederim. Bundan sonra umarım beraber öğrenişmeye, karşılıklı işler üretmeye devam ederiz. Sözü bırakıyorum.

A.T.A.: Devrim?

D.N.: Üretim pratikleri deneyimlerimiz çok güzel oldu. Ben nerede bitirebileceğimi çok bilmiyorum.

A.T.A.: Çok sağol. Burak?

B.S.: Tekrar ben de teşekkür ederim alan açtığın için. Platform zaten, özellikle Devrim’in ve Seda’nın da anlattıklarından anladığın üzere, alışılagelmiş bir sakatlık hareketini tekrarlama amacı gütmüyor. Bunu karşısına alıyor. Bu bağlamda da şu destek önemli: Hepimizin sağlamcı yönelimleri var, kanıksanmış sağlamcı yönelimleri var.

Şimdi burada bir taraftan bize söz açarken sizin de işiniz zor. O sağlamcılıktan hiçbirimiz arınamadığımız için sizler de bunu bize yansıttığınızda belki biz buna biraz daha tepkisel yaklaşabiliriz. Buna da hazır olmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü böyle böyle anlayacağız birbirimizi, böyle böyle bir şeyler değişecek. Yani hiçbir şekilde niyetten şüphe duymuyoruz. Zaten öyle bir şey duysak burada olmayız. Sağlamcılık hâlâ hepimizin zihninde önemli bir yer tutuyor ve bunu yenebilmemiz gerçekten çok zaman alacak. Tamamen yenebilmek belki de bu koşullarda, insan ömrünü düşündüğümüzde, imkânsız.

O yüzden bazen sözlerimiz dik gelecek ama biz o sözlerimizin arkasında duracağız ve alışılagelmiş engelli aktivizminin dışında, anti-sağlamcı bir mücadele yürütmeye devam edeceğiz.

Her şeyin kökeninde sağlamcılık var yani bizim yolda dizlerimizi parçalayan mantarlardan erişilebilir sağlık hizmeti alamamaya, sosyal ilişkilerde uğradığımız ayrımcılığa kadar her şeyde sağlamcılık var. Biz de bunun artık değişmesi gerektiğini düşündüğümüz için, gücümüzün yettiği kadarıyla bunu anlatmaya çalışacağız.

Tekrar alan açtığın için de teşekkür ederiz.

A.T.A.: Rica ederim. Sakat Muhabbet bu yüzden var. Bayağı da detaylı bir program oldu. 

Sakat Muhabbet’in sonuna geldik. Dünyanın bütün sakatları eğleşin! Haftaya görüşmek üzere. Hoşçakalın.