Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Ceylan Akça Cupolo ile Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilen Çerçeve Yasa'yı ele alıyorlar.
Ömer Madra: Evet, Apaçık Radyo'nun Açık Gazete'sinde saat 09:01, hatta 2 dakika geçerken bir konuğumuz var. Özdeş, sen takdim eder misin lütfen?
Özdeş Özbay: Tabii. DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Ceylan Akça Cupolu bizimle. Kendisiyle Meclis Genel Kurulu'nda kabul edilen bu Çerçeve Yasa'yı konuşacağız. Merhabalar Ceylan Hanım, hoşgeldiniz.
Ceylan Akça Cupolu: Merhabalar.
Ö.M.: Merhaba, hoş geldiniz.
C.A.C.: Hoşbulduk tekrar.
Ö.Ö.: Biraz ilginç bir tesadüf oldu. Tam az evvel, iki dakika önce okuduğumuz son haberde de isminiz geçiyordu. Zamanlaması açısından da ilginç tabii. Maden işçilerinin eylemi, Çerçeve Yasa’nın hemen ertesi gününe denk geldi ve eylemi bahane ederek Ankara Valiliği 15 günlük sokağa çıkma yasağı uygulamış. Siz de o sırada işçilerin yanındaydınız, öyle değil mi? Hatta kısaca anlatabilir misiniz? Oradan başlayalım, sonra Çerçeve Yasa’ya geçelim.
C.A.C.: Hemen minik bir düzeltme yapacağım. Aslında Çerçeve Yasa’nın tartışıldığı gün eylem başlamıştı. O gün Ankara’ya vardılar. Ben de o zaman oradaydım. Ancak tam onlar metrodan çıkmış, birlikte çıkıyorduk ki polis hemen “Gözaltı yapacağız,” dedi. Hepsi ellerini kaldırarak gözaltı araçlarına bindiler ve geceyi gözaltında geçirdiler.

80’e yakın işçi, 12 saatten fazla yemek ve su verilmeksizin tutuldu. Sonra gece 2 civarında bırakıldılar. Parklarda uyumaya çalıştılar. Orada yatamasınlar diye uyudukları parkların fıskiyeleri açıldı. Emniyet, gittikleri her yerden onları çıkardı. Dün, aslında sizin gördüğünüz, basının bir miktar görüntü alabildiği noktada da hepsi uykusuzluktan ve açlıktan gerçekten çok kötü, harap durumdaydı.
Bu gece yine aynı şeyi yaşadılar. Gece yarısı serbest bırakıldılar. Şimdi saat 11 gibi kaldıkları yerden devam edecekler. Basına müsaade edilmedi. Bu nedenle ben de saat 11’den gözaltına alındıkları saate kadar yanlarındaydım. Başka milletvekilleri de vardı. Oradan görüntü alıp basına göndermeye çalışıyorduk çünkü basını oraya almıyorlardı.
Enerji Bakanlığı’ndan bir randevu talepleri vardı. Bu randevuyu bekliyorlardı. Ancak Enerji Bakanlığı, “Döneceğiz, döneceğiz,” diyerek tam mesai saatinin bitiminde bize değil ama polise haber verip “Biz onlarla görüşmeyeceğiz, gözaltı yapın,” diye de facto bir şekilde talimat vermiş.
Ankara Valiliği ile konuştum. Onlar aç bırakma, yemek ve su vermeme meselesinin yalan olduğunu iddia ettiler. Bu da başka vahim bir söylem. Bir mülki idare amirinin kendi gözetimindeki yerlerde ne olduğundan bihaber olması da başka bir vehamet.
Ö.Ö.: Evet.
Ö.M.: Peki gazetecilere, medyaya izin verilmemesinin gerekçesi nedir?
C.A.C.: İşte, oradaki polis şefi, artık adı her neyse, şöyle bir izahatta bulunuyor: “Ben polisim, güvenli bir çerçeve oluştururum, bir alan belirlerim. Bunun uzunluğu ve kısalığı bana kalmış bir şey. O yüzden şu anda sizin bu mesafede olmanıza müsaade ediyorum,” diyor.
Basın mensupları da diyor ki: “Kararda basının burada bulunmamasına dair herhangi bir izahat yok. Böyle bir şey söylenmiyor. Siz, söylenmeyen bir şeyi kendi kendinize uyguluyorsunuz.”
Ama bu zaten çok rutin bir şeye dönüşmüş durumda. Buna dair bir sürü eylemde, polis kalkanlarıyla engellenen veya alana alınmayan gazetecilerin açtıkları davalarda AYM’nin ihlal kararı verdiği net. Ama bu ihlal kararları, sahadaki polisler için “Aman ne olacak, bir dava açsınlar,” dedikleri bir şeye dönüşmüş durumda.

Ö.Ö.: Evet. Şimdi isterseniz buradan Çerçeve Yasa’ya şöyle geçelim. Çerçeve Yasa, Türkiye’de bir yandan demokrasi tartışmasının yürüdüğü bir döneme denk geldi. DEM Parti, Türkiye’deki çevre mücadeleleri, zeytinliklerini savunanlar vs. bu mücadelenin içerisinde de mümkün olduğunca omuz veriyor.
Ankara’da işçiler eylem yapıyor, siz de orada olan vekillerden bir tanesiniz. Bir yandan CHP’li belediyelere ya da şimdi Yeni Parti, orası da biraz karışık ama belediyelere yönelik operasyonlar yaşanıyor. Bütün bunların içerisinde ilk kez bir Çerçeve Yasa gündeme geldi.
Bunun demokratikleşmeye katkı sağlayıp sağlayamayacağı konusunda da bir yandan tartışmalar var. Yani aşırı sağın argümanları var; onları bir kenarda bırakabiliriz herhalde. Ama bir de kaygılar var: Acaba bu süreç nasıl işleyecek? Tabii bir taraftan Kürt halkında, herhalde DEM Parti’de de bazı kaygılar var.
Sizin görüşlerinizi alabilir miyiz? Bu Çerçeve Yasa, bütün bu tartışmalar içerisinde sizce nereye oturuyor?
C.A.C.: Yani bugünün tartışması içinde demokratikleşme kaygılarının olmasını anlamakla birlikte, 40-50 yıldır devam eden bu çatışmalı sürecin hiçbir bölümünde bu siyasi gruplar, odaklar demokratikleşmeyle ilgili bir şey ifade etmiyorlardı. Antidemokratikliğin tanımı genelde, antidemokratik uygulamalar oraya doğru döndüğünde dile geliyor.
Ö.Ö.: Batı'da olduğunda dile geliyor diyorsunuz.
C.A.C.: Aynen öyle ama işte Kürtlerin başına geldiğinde, “Bu bir güvenlik meselesidir, bu bir millî güvenlik meselesidir, bu bir millî meseledir,” gibi söylemler geliyor. Şimdi şiddet ve bu antidemokratik uygulamalar yaygınlaştıkça, “Durun, şunu halledelim, sonra sizin meseleye geliriz,” gibi bir söylem üretiliyor.
Ama “bizim mesele” dedikleri şeye gelene kadar, bizim için, insanlarımız için, en azından Kürtlerin yoğun yaşadığı illeri dikkate aldığımızda, orada bir ölüm kalım meselesi var. Yani gerçekten ölüm kalım meselesi. Bu çatışmalı sürecin devam ettiği son 10 yıla bakalım. Kaç tane sivilin SİHA saldırılarıyla katledildiğini hatırlayalım, Roboski’yi hatırlayalım. Yani bir taraf için cezaevine gitme riski varken, öbür taraf için ölme riski var.
O yüzden ölümlerin durdurulması demokratikleşmeye hizmet edecektir. O sebeple de tartışmayı açarken insanların bunun, hakikaten tam deyimiyle, bir ölüm kalım meselesi olduğunu anlamaları gerekiyor.
Fakat şunu söylemem gerekiyor: Bazen birbiriyle etkileşime giren şeyler birbirlerini dönüştürürler. Yani Kürtlerin sisteme entegrasyonunun sağlanması, bu sistemi de dönüştürecektir. Seküler, demokratik bir yapıdan bahsediyoruz ve bu yapı, bu sistemin içine entegre oldukça sistemi de dönüştürecektir. Tıpkı iki farklı ısıdaki suyun birbirleriyle karıştıklarında orta bir ısıya ulaşmaları gibi.
Ö.Ö.: Peki bu Çerçeve Yasa’ya dair, içeriğine dair de birtakım tartışmalar var. Kimleri kapsıyor? Yani dağ kadrosu mu, cezaevinde tutuklu bulunanlar mı? Demirtaş giriyor mu, girmiyor mu? Medyada en çok işin bu kısmı tartışılıyor tabii.
Ama günün sonunda Çerçeve Yasa’nın bir ilk adım olduğu söyleniyor. Herkes bunun devamının gelmesi gerektiği konusunda ortak bir noktada buluşmuş durumda. Peki bu Çerçeve Yasa tam olarak kimleri kapsıyor? Kısaca sizden alabilir miyiz?
C.A.C.: Şimdi tam bir ifadede bulunmak güç çünkü bu Çerçeve Yasa’nın öncelikle MGK kararıyla mühürlenmesi gerekiyor, diyeyim. MGK’nın da örgütün silahlarını gerçekten bıraktığına dair bir teyit yapması ve bu teyidin Resmî Gazete’de yayımlanmasıyla birlikte aktifleşecek bir yasa bu.
15 yıl altı ve 15 yıl üstü şeklinde bazı düzenlemeler getiriliyor. 2005 öncesinde haklarında soruşturma, kovuşturma açılan kişilerin buradan faydalanmayacağına dair zaten bir istisna var. Bunu belirtiyorlar. 15 yıl altı ve 15 yıl üstü için de gözetleme ya da denetleme süresini 5 yıl ve 10 yıl şeklinde düzenliyorlar. Bunun bir kısmının da siyasi yasakla yani 3 ve 5 yıl şeklinde siyasi yasaklı olacakları biçimde düzenleneceği öngörülüyor.
Hani sürekli olarak çoğunuzun ifade ettiği gibi, bunun bir ilk adım olması önemli. Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Ali Ürküt gibi özellikle Kobani dosyasından hâlâ cezaevinde bulunan arkadaşlarımız için asıl güçlü dayanak, parlamentoda geçen Millî Birlik ve Dayanışma Komisyonu raporunun 6. ve 7. maddeleridir. Bu maddelerde, biliyorsunuz, AİHM kararlarına atıf yapılıyor ve bunların uygulanmasından bahsediliyor. Yani aslında onların tahliyesi için Çerçeve Yasa’ya o kadar da gerek yok. Parlamentonun raporu ve AİHM kararları aslında bunu sağlıyor.
Fakat çatışma süreçlerinde müzakere eden taraflardan, genelde iktidarı ve devleti temsil eden kanat, olabildiğince az şey — “taviz” kelimesi belki doğru değil — olabildiğince az düzenleme ve geliştirme yapma eğilimi gösterir, bir direnç gösterir. Burada da öyle bir durum var.
Müzakerenin bir kısmı da iki tarafın da sürekli olarak mutsuz kaldığı bir zeminin olması. Yani deneyim genel olarak bunu gösteriyor. Dünyanın hiçbir yerinde, mükemmel bir şekilde, neredeyse Şirinler Köyü’nde bir ateşin etrafında toplanırmış gibi herkesin barış yaptığı bir örnek yok. Bu, uzun, meşakkatli, zor tartışmaların olduğu bir süreci gerektiriyor. Bu da o zor süreçlerden birisi.
Ö.Ö.: Evet, genelde bazı tartışmalar var. Bu yasanın şunu şunu içermediği, bunu bunu içermediği şeklinde gidiyor. Hatta - siyasette ne anlama geliyor bilmiyorum ama - tatmin olmayı arayanlar oluyor. Günün sonunda, bir önceki çözüm sürecinde sınırlı bir yasal düzenleme olmuştu galiba. Bu, sanırım bu anlamıyla bir tür ilk de olmuş durumda, diyebiliyorum.
Siz aynı zamanda Diyarbakır milletvekilisiniz. Şu ana kadar Kürt halkının bu yasaya dair tepkisini, duygu durumunu gözlemleyebildiniz mi? Gerçi çok yeni bir yandan ama...
C.A.C.: Aslında çok yeni ama yeni de değil. Çünkü biz iki yıldır yani o sürecin başladığı tarihten bu yana sürekli olarak halk toplantıları yapıyoruz ve yaptığımız halk toplantılarının sayısı 3 bini geçiyor. Bunları rutin olarak mahallelerde, başka toplantılarda yapıyoruz. Daha dar veya geniş gruplarla da bir araya geliyoruz. Orada sürekli olarak süreci tartışıyoruz.
Bazen bir köyün camisinin avlusunda köylülerle bir araya geliyoruz, bazen de bir konferans salonunda akademisyenlerle buluşuyoruz ve bunu bütün taraflarla tartışıyoruz.
Bir caminin avlusunda toplananların genel soruları, “Köyün etrafındaki kalekollar hâlâ duruyor. Bu sürecin gerçekten tutacağına inanıyor musunuz?” şeklinde oluyor. Ya da yine o köyün avlusunda oturan insanlardan bazıları, “Benim yakınım hâlâ cezaevinde ve onun tahliyesine dair bir şey görmüyorum. Buna inanıyor musunuz?” diye soruyor.
Temkinli bir iyimserlik gösteriyorlar ve bazı iyi niyet, güven oluşturucu adımların atılmasını bekliyorlar. Bu güven oluşturucu adımların atılması da belki bu Çerçeve Yasa’yla sağlanacak. İlerleyen dönemlerde insanların gözle görebilecekleri somut bir deneyimin oluşmasını ve buna erişebilmeyi bekliyorlar.

Ö.Ö.: Peki, bundan sonrasına dair bir görüşünüz var mı? Yani evet, bu bir ilk adım. Sınırlı da olsa bir yasa geçmiş durumda. Bundan sonra, bir yandan bu yasanın uygulama evresi var. Ama bunun ötesinde Meclis’te çalışmaların nasıl devam etmesi öngörülüyor? Mesela ikinci bir yasa paketi planlanıyor mu? Buna dair birtakım bilgiler var mı?
C.A.C.: İki kurula bakmak gerekiyor bunun için: Birincisi, bu Çerçeve Yasa’yı, geri dönüşleri ve kimlerin yasadan faydalanacağını izleyecek olan İzleme Kurulu. Bu, sekiz üyeden oluşuyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın başkanlığında, üç-dört bakanlığın ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin de dâhil olacağı bir kuruldan bahsediliyor. Bu kurulun alt kurulları olabileceği de söyleniyor.
Benzer bir yapının parlamentoda da kurulması öngörülüyor. Parlamentodaki bu yapı da aslında hem parlamentodaki oluşum, hem de diğer bahsettiğim kurul gibi yasa talep edebiliyor. Yani, “Bu yasaya ihtiyaç var,” diyebiliyor. Mesela TMK’da yani Terörle Mücadele Kanunu’nda düzenleme önerebilir. TCK’da yani Türk Ceza Kanunu’nda düzenleme isteyebilir veya yeni bir yasa yapılmasını talep edebilir.
Ö.Ö.: Ama anladığım kadarıyla bu bir komisyon değil.
C.A.C.: Kurul talep ediyor, evet. Orası talep ediyor ve bu kurullar bir nevi, aslında demokratikleşme adımları diyoruz ya, bu yasa talepleriyle birlikte demokratik bir dönüşümün de küçük küçük dozlarını oluşturuyor.
Neredeyse kanserleşmiş bir meseleyi çözmekten bahsediyoruz. Kanser tedavisi de uzun, zamana yayılan ilaç dozlarıyla oluşan bir şey. Bu da bir nevi ona benziyor. Kurul aslında bu dozları, bu iyileştirici dozları yasa talepleriyle de verebilecek.
Ö.Ö.: Peki, bir de kayyım meselesi vardı. İlk elden bu belediyelere yönelik kayyım uygulamalarının... Tabii burada özellikle Kürt belediyeleri aralıklı olarak konuşuluyor. Kayyım kararlarının geri alınmasından söz ediliyor. Buna dair Çerçeve Yasa’da herhangi bir düzenleme var mı? Yoksa bunlar daha sonraki aşamalarda, ileriye yönelik olarak mı tartışılıyor?
C.A.C.: Var. Yedinci maddenin dördüncü bölümünün A kısmında sanıyorum buna dair bir düzenleme var. Özellikle hak kısıtlamasına yol açan soruşturma ve kovuşturma meselesinin yine kurula bırakılması gibi bir düzenleme söz konusu. Kurul, eğer dilerse bunu talep edebiliyor. Yani, “Bu kayyımların çekilmesine izin veriyorum,” diyebiliyor.

Ö.M.: Selahattin Demirtaş’ın durumu ve benzeri şekilde bazı milletvekillerinin, seçilmiş milletvekillerinin serbest kalmasına ilişkin son derece hukuk dışı durumların değiştirilebilmesi için bu yeni yasa bir imkân sağlıyor mu? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
C.A.C.: Bence yasayı geniş bir tabloyu okuyarak değerlendirmek gerekiyor. Bu tabloyla kastettiğim şey yalnızca Türkiye’deki iç siyasi gelişmeler değil; bölgesel ve küresel değişimler de var.
Yeni güvenlik mekanizmaları oluşurken Türkiye’nin, en yakınında bulunan komşusu Avrupa Birliği ülkelerine ve Avrupa Birliği’nin yapılarına kendisini entegre etme, buralara katılma, özellikle SAFE denilen Avrupa oluşumuna katılma gibi bazı ihtiyaçları var. Yine aynı şekilde Orta Koridor’la ilgili Türkiye ve Avrupa arasındaki bağlantısallığa dair bazı müzakereler, tartışmalar yürüyor.
Bunların en kolay şekilde ilerleyebilmesi için Türkiye’nin AB ile daha somut bir zeminde oluşmuş ilişkiye ihtiyacı var. Yani dondurulmuş bu giriş sürecinin, üyelik sürecinin tekrar canlandırılmasına ihtiyaç var. Bu canlandırılmanın ana yollarından biri de — ki önünde duran ana engellerden biri — AİHM kararlarının uygulanmaması.
Aslında hem Çerçeve Yasa’yı hem Türkiye’nin bulunduğu ve hedeflediği rolü, hem de hemen yanı başındaki savaşı düşündüğümüzde, sonbaharla birlikte en azından iş birliği yapmak istediği partnerlerin kriterlerine uyacak bazı adımlar atması gerekir. Bu noktada temkinli bir iyimserlik barındırıyorum, diyeyim.
Ö.Ö.: Şunu da sormak istiyorum: Sizin Batı’daki demokratik kamuoyundan beklentiniz nedir? Çünkü şu ana kadar Batı’dan Kürt hareketine yönelik sürekli eleştiriler geliyor, biliyorsunuz. Yani sizin de başlangıçta söylediğiniz gibi, demokrasi tartışması daha çok mesele Batı’ya geldiğinde açılıyor.
“AKP-MHP’ye güvenilir mi?”, “İmamoğlu içerideyken demokrasi olur mu?”, “CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar sürerken demokratikleşme olur mu?” gibi sorular soruluyor ki aslında benzer süreçler daha önce DEM Partili belediyelere yönelik yaşanmış, eş genel başkanlarına kadar uzanmıştı.
Bir de sizin Batı’dan beklentinizi merak ediyorum. Bu süreçte DEM Parti bir müzakere yürütüyor. Fakat Batı’da buna eşlik eden kuvvetli bir barış hareketi de oluşabilmiş değil. Aklıma, bir önceki barış sürecini tartışırken yayında da bahsettiğim Nâzım Hikmet’in bir sözü geliyor: “Barış bir hediye gibi beklenemez, kazanılmalıdır.”
Sizin Batı kamuoyundan, Batı’daki demokratlardan, solculardan, savaş karşıtlarından beklentiniz nedir?
C.A.C.: Bence savaş karşıtları bu sürecin yanındalar ve bu Çerçeve Yasa’yı, şerhleriyle birlikte — ki bizim de şerhlerimiz var — destekliyorlar.
Küçük, beyaz bir kesim var. Ben niçin “beyaz” diye nitelendiriyorum? Geçen gün bazı beyaz akademisyenlerin Kürt hareketine yönelik onursuzlukla ilgili yaptığı bazı tanımlar vardı. “Siz onurunuzdan vazgeçtiniz,” gibi. Bunu diyenler, milliyetçi çizgisi çok belirgin olan ve bunu söylemekte beis görmeyen akademisyenler. Siyah-beyaz ilişkilerinde de çokça ortaya çıkan o sömürgeci kafayla bakıyorlar. Sizin bir siyasi özünüzün, ajansınızın olabileceğine inanmıyorlar. Sizin müzakere edebilecek akla sahip olduğunuza inanmıyorlar veya öfkenizi dile getirdiğiniz noktalarda, “Kendini kaybediyor bu insan tipi zaten,” diyerek kategorikleştiriyor ve insanlıktan çıkaran bir değerlendirme yapıyorlar.
Karşıtların bazılarının duruşunu — hepsini değil, yapıcı eleştirileri olan insanlar da var — tam da siyahlara yönelen o kolonyal bakış açısından çok ayrı değerlendiremiyorum. Bu bir.
İkincisi, bir önceki süreçte, o dönemin CHP’si — artık bölünmüş olsa da — bu sürecin karşısındaydı. Karşısında durarak toplumsal desteğini, oy oranını artırabileceğini düşünüyordu. Fakat böyle bir şey olmadı. AK Parti de buradan oy devşirebileceğine, oyunu artırabileceğine inanıyordu. Öyle bir şey de olmadı.
Şimdi geçmiş deneyim bize, karşıtlığın ve yasal çerçevesi, zemini çok güçlü olmayan süreçlerde yarı destekle bulunan kişilerin buradan bir destek devşiremediğini gösteriyor. Bu deneyime rağmen aynı şeyi yapmakta ısrarcı olmak kötü bir fikir, kötü bir siyasi strateji. Çünkü siz, eleştirel bakış açınızla birlikte çözümün bir parçası olmadığınız zaman, ilerleyen dönemlerde bu insanların kalkıp yanınızda olmasını bekleyemezsiniz.
2019’daki İstanbul seçimlerini hatırlıyoruz. Kürt oyunu ya da Kürtlerin desteğini almayan bir kişinin burada iktidara talip olma olanağı yok. Şimdi siz Kürtlere “Savaş devam etsin,” diyerek nasıl oylarına talip olacaksınız veya nasıl desteklerine talip olacaksınız? Bu kısmı oldukça pragmatik; sadece seçim endeksli baktığımızda görebildiğimiz kısım.
Ama diğer tarafta, mesela niye kimse kalkıp şunu düşünmüyor: Bu ülkenin bir bölümünde insanların sürekli hayatta kalma içgüdüsüyle, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin hep en altında kısıtlı kalmalarını niye kendilerine hiç dert etmiyorlar? Niye dert ettikleri tek nokta, bu insanlar müzakere etmeye başladığında ortaya çıkıyor?
Bence iki taraflı bir öz eleştiriye ihtiyaç var. Sürekli olarak bizim kendimizi böyle açıklamaya çalışmak zorunda bırakılmamız da başka bir şiddet yöntemi.
Geçen gün Orta Doğu’da yayın yapan bir televizyon kanalına katıldım. Orada sunucu bana, “Kürtler dört ülkede yaşıyorlar, dört yere bölünmüş durumdalar. Oradaki ülkelere bölücü olmadıkları konusunda nasıl garanti verebilirler?” diye bir soru sordu.
Ö.M.: Provokatif bir soru olsa gerek.
C.A.C.: Kesinlikle. Ancak bence burada, Türkiye’nin beyazlarından gelen soru da benzer bir soru. Aslında alt metninde o var. Orada da sürekli senin karşı tarafın hislerini önemsemeni, gözetmeni bekliyorlar. Ama kimse kalkıp, “Ya sen kendini eşit yurttaş gibi hissediyor musun? Yaklaşık olarak yüz yıldır hissetmiyorsun. Bir de bu sorununa mı baksak?” diye düşünmüyor.
Üç tane talebimiz var: Eşit yurttaşlık, yerel demokrasi ve demokratikleşme. Kötü bir şey istemiyoruz ki.
Ö.M.: Peki, bir ufak soru daha sormak istiyorum Ceylan Hanım. Süremizin de sonuna geliyoruz. Bugün İlke TV’de İçişleri Bakanlığı’yla ilgili bir haber vardı. Çerçeve Yasa sonrasında ivedi bir toplantı yapılacağı belirtiliyor. Haberde özellikle iki kavram öne çıkıyor: “provokasyon” ve “dezenformasyon.”
Bunlara karşı bir uyarıdan söz ediliyor. Bu yaklaşımla pozitif bir sonuca ulaşma şansı biraz düşük gibi görünmüyor mu? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
C.A.C.: Ben onu pozitif okumak istiyorum çünkü bizim hâlâ, en azından son birkaç aya kadar, sokakta her eylemde, her etkinlikte genel bir kolluk varlığı ve kolluğun insanlara varlığıyla gözdağı verdiği bir tablomuz vardı.
Şimdi bunun yani bölgedeki valilerin bir tavır değiştirmesiyle ilgili merkezden alacakları bir bilgilendirmeye bence ihtiyaçları var. “Provokasyon” ile kastedilen açısından da geçmiş dönemlerde bunlar yaşandı; provokatif bazı girişimler oldu.
Ö.Ö.: Sürece karşı provokasyonlardan.
C.A.C.: Evet, ben bu şekilde değerlendiriyorum, karşı bir şey olarak değerlendirmiyorum. Çünkü Ceylanpınar meselesi ancak yeni yeni araştırılmaya çalışılacak. O dönemin provokasyonu 10 yıl önce araştırılsaydı, bugün yine aynı meseleleri tartışmıyor olurduk.
Ö.Ö.: Özür dilerim, Ceylanpınar dediniz. Polislerin öldürülmesi ve sürecin... 2015 yılında, evet.
C.A.C.: Urfa’da, Ceylanpınar’da iki polisin evlerinde öldürülmesi, suikasta uğramasıyla ilgili mesele araştırılmamıştı. Şimdi buna dair yeniden inceleme yapılacağı, meselenin soruşturulacağı söyleniyor.
Bu yüzden provokatif olabilecek girişimlere karşı dikkatli olmak gerekiyor. Bazen küçücük, tek bir adım bile bir süreci alaşağı edebilir. O yüzden buna karşı dikkatli olmak gerekiyor. Ben böyle değerlendirmek istiyorum.
Ö.M.: Pozitif değerlendiriyorsunuz yani. İlginç... Olası provokasyonlara, dezenformasyon dalgalarına ve süreci baltalamak isteyebilecek odaklara, sahadaki tepkilere karşı dikkatli olunması istenecekmiş. Numan Kurtulmuş da katılacak.
Evet, pozitif bir okumayla bitirebiliriz herhalde.
Ö.Ö.: Peki Ceylan Hanım, çok teşekkür ederiz.
Ö.M.: Çok teşekkür ederiz.
Ö.Ö.: Söylemek istediğiniz son bir cümle var ise onu alabiliriz. Ben sanki sözünüzü kesmiş gibi oldum da o yüzden.
C.A.C.: Yok yok, belki son sözlerim... Bu barış, bütün kesimlerce sahiplenildiğinde, toplumsallaştığında son durağına varacaktır. O son durağına varması için, şerhlerimizi cebimizde tutarak hepimizin bu sürece destek vermesi hayati önemde. Teşekkür ederim beni ağırladığınız için.
Ö.Ö.: Çok teşekkür ederiz.
C.A.C.: İyi yayınlar.
Ö.Ö.: Sağolun.
Ö.M.: Çok teşekkürler.
Ö.Ö.: Evet, DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Ceylan Akça Cupolu bizimleydi ve kendisiyle Çerçeve Yasa'yı görüşme imkanı bulduk.


