Ekonomi Politik'te Ali Bilge, AKP’nin 25 yıllık siyasi tarihini kuruluşundan bugüne uzanan süreç üzerinden değerlendiriyor; partinin iktidara geliş koşullarını, askeri vesayetle mücadeleyi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, Ergenekon ve Balyoz davalarını, 2010 referandumunu, 17-25 Aralık sürecini, Gezi protestolarını ve 2015 seçimlerini ele alarak “muhafazakâr demokrasi” söyleminden “muhafazakâr otokrasi”ye geçiş olarak tanımladığı dönüşümü anlatıyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!
Özdeş Özbay: Günaydın!
A.B.: Herkese iyi haftalar!
Ö.M.: Teşekkür ederiz. Ekonomi Politik’te bugün AKP’nin 25. yıldönümü değerlendirmesi yapalım diye konuşmuştuk değil mi?
A.B.: Radyoda Ekonomi Politik programlarına başlama tarihimizle AKP’nin iktidara gelmesi aynı zamanlara rastlar. Geçen 24 yıl boyunca AKP’ye yönelik sürekli değerlendirmelerde bulunduk, ömrümüz bununla geçti denebilir. Parti 2001 Ağustos’unda kuruldu, henüz 15 aylıkken 2002 Kasım’ında da iktidar oldu ve 24 yıldır da kesintisiz iktidarda bulunuyor.

TÜİK’e baktım; Türkiye’de ortalama yaş 78,5 yıl, AKP 24 yıldır iktidarda. 78,5 yıllık ömrün %31’ine denk geliyor. Eğer çocukluk dönemini çıkarırsak, %40’ların üzerinde bir ömrün aynı iktidar ve aynı kişiyle geçtiğini görüyoruz. Dünya ve Türkiye tarihi için not edilmesi gereken bir durum bu.
Ö.M.: Daha çok Afrika ülkelerinde diktatörlüklerde görülen bir iktidar süresi gibi.
Ö.Ö.: İsveç’te 60 yıldır sosyal demokrasi var. Gerçekten seçiliyorlar ama bildiğim kadarıyla hep aynı kişi değil.
Ö.M.: 90 yaşın üzerinde seçimlere yeniden aday olan cumhurbaşkanı örnekleri var Afrika’da.
A.B.: Türkiye’de 1923-1950 arasında 27 yıl Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa dönemidir, özel bir dönemdir, Cumhuriyetin kuruluş sürecidir, demokrasi yoktur, tek parti idaresi vardır. Yakında Erdoğan ve AKP, pek az kaldı, 27 yıllık dönemi tek başına geçirmiş olacak. Bugün AKP‘nin 25 yılını 25 dakikaya sığdırmamız mümkün değil ama en azından önemli başlıklara dikkat çekelim, dinleyicilerimizin de hafızalarını tazeleyelim.
AKP’nin kurulduğu dönemde dünya 11 Eylül şokunu yaşıyordu; 11 Eylül saldırılarından 20 gün önce kuruldu AKP ve dünya şoku yaşamaya devam ederken de iktidara geldi. ABD ve Batı’da, İslami terör ve Şer ülkeleri konuşuluyordu; Afganistan’a müdahale edilmeye başlamıştı, Irak savaşı başlamak üzereydi.
Dünya 11 Eylül şokunu yaşarken, Türkiye’de de çok ciddi ekonomi şoku yaşanıyordu; ülke birikimi ağır bir buhran içindeydi. 1990’lı yılların birikimi 2001 Şubat’ında patladı. Ağır krizin hemen sonrasında Türkiye’de IMF destekli çok ağır bir ekonomik program uygulandı, toplum bu program altında ezildi. Orta sınıflar çöktü, sınıflar arasında negatif geçiş yaşandı. Toplumsal kesimler dağıldı, paralize oldu.
İşte bu gelişmelerden çok kısa bir süre sonra AKP’nin kuruluşu gerçekleşti ve iktidar süreci başladı. Zaten ağır ekonomik krizin altında ezilen ve krizin bedelini ödemek suretiyle daha da perişan olan yoksul ve orta kesimler aşırı bunalmıştı; öfke içindeydiler, kendilerine yön arıyorlardı. 90’lı yılların medya, enerji, finans, telekomünikasyon gibi alt sektörlerinde yaşanan afaki yolsuzluklar toplumu bunaltmıştı. Tabii ki 28 Şubat şoku vardı, Susurluk şoku vardı. PKK ile de savaş devam ediyordu, Kürt sorunu kanamaya devam ediyordu. Çok yüksek enflasyon vardı, gelir dağılımı bozuklukları had safhaya gelmişti. Çöküş yaşayan toplum kendine bir yön arıyordu.
İşte böyle bir ortamda Türkiye’de Siyasi İslam hareketinin milli görüş geleneğinden gelen, Milli Nizam, Milli Selamet, Refah ve Fazilet Partisi’nden evrilen bir grup, ‘Yenilikçiler’ adı altında en son konakladıkları Fazilet Partisi’nden ayrıldılar, AKP’yi kurdular.

AKP kurulurken dikkat çekilmesi gereken husus, Fethullah Gülen cemaatiyle ciddi ortaklık teşekkül edilmiş olmasıdır. 28 Şubat’tan sonra Türkiye’de İslami yapılanmalar içinde Fethullah Gülen Cemaati’nin, tüm tarikat ve cemaatlerin önüne geçtiğini söylememiz gerekir. Gülen hareketi, hem içeride, hem de dışarıda çok kuvvetli konumdaydı, bürokratik kadrolara sahipti, dış ilişkileri de kuvvetliydi; ABD dahil, dünyaya yayılmış teşkilatlara sahipti. AKP ve cemaatin mükemmel ortaklığıyla parti kuruldu ve iktidar süreci başladı.
Kuruluşta bir araştırma şirketinin etrafında toplanan Fazilet Partisi’nden ayrılanlar, bazı bürokrat ve akademisyenlerin desteğiyle oluşan Ankara Grubu vardı. İkinci olarak da İstanbul Belediyesi kökenlilerden oluşan Tayyip Erdoğan grubu vardı. Gülen Cemaati de buna eklendi; üçlü bir saç ayağı olarak, %34 ile de iktidar oldular. Bu oy yüzdesi ki çok yüksek bir oran değildi, seçim sistemi AKP‘yi tek başına iktidar yaptı, onlar da bu kadar beklemiyordu. Sadece iki parti, CHP ve AKP Meclis’e girdi.
O dönemde esas mesele; askeri vesayetin ılımlı görünen, görüş değiştiren bu partiye ne kadar tahammül edeceğiydi. Yeni hareket AB sürecine sahip çıkmıştı, “Milli görüşü terk ettik, gömleği değiştirdik” dediler. Otoriter laikliği eleştirmekle beraber, “Kişinin değil, devletin laik düzenine” de sahip çıkar görünümdeydiler. Yaşanan çatışma elbette programlarımıza da yansımıştır çünkü o dönem AKP iktidarının askeri vesayete kendini kabul ettirmeye çalıştığı bir dönemdi; askeri vesayet ile AKP arasında mücadeleyle geçen bir dönemdi.
Türkiye sivilleşme arzusu içerisindeydi ve AB süreci de sivilleşmeyi zorunlu kılıyordu. Dolaysıyla AB reformları, yapısal uyum paketleriyle uğraşılıyordu. Reformlar, askeri vesayeti kısıtlayan sivilleşmeyi, önceleyen programlardı.
AKP’nin ilk sınavı tezkere hususunda oldu. AKP içindeki dengeleri bize anlatan ipuçlarını veren, ABD ile birlikte Irak savaşına katılmaya izin veren, TBMM’ye oylanmak üzere gelen tezkere meselesiydi. Ömer Bey ile birlikte o günü canlı olarak yaşadık. Ülkede ABD karşıtlığı bugün gibi yüksekti, toplumsal muhalefet savaşa karşıydı. Askerler de Milli Güvenlik Kurulu’nda eğilim belirtmediler, kararı hükümete bıraktılar. Soğuk savaş sonrasında TSK’nın ABD ile ilişkileri eskisi gibi değildi. Abdullah Gül de başbakandı, henüz Erdoğan başbakan değildi.
Bugün AKP’nin tarihine bakarken, bu partinin iktidarda oylarını artırmasını sağlayan bazı oylamalara ve lütuflara değinmek istiyorum.
Bunlardan ilki savaş tezkeresiydi: Tezkere için AKP grubu serbest bırakıldı, sonuçta Meclis’teki oylamada yeterli oy çoğunluğu sağlanamadı; tezkerenin kabulü için 267’ye ulaşılması gerekiyordu, ‘savaşa girelim’ diyen kabul oyları 264’te kaldı ve tezkere kabul edilmemiş oldu.
ABD şaşkındı, içimizdeki savaş ve ABD yanlıları şaşkın vaziyetteydi. Erdoğan savaşa girme taraftarıydı ama partinin başındaydı, yürütmenin başında değildi. Hatta hiç unutmam, Erdoğan, “‘Hayır’ diyenler maaşlarının üç ay geç verilmesine de mi ‘hayır’ diyecekler,” demişti. Erdoğan, ‘Evet’ yanlısıydı, savaşa girme yanlısıydı ancak bilhassa Kürt bölgesinden gelen milletvekilleri tezkereye olumlu oy vermediler. TBMM Başkanı Bülent Arınç da karşıydı, Başbakan Gül ve çevresi ki imza vermelerine rağmen taraftar değillerdi. Bu farklı tutum, başlangıçtan itibaren var olan Gül-Erdoğan çekişmesinin ilk önemli çatışması olarak saymak gerekir.
Aslında tezkerenin kabul edilmemesi dünyanın merak ettiği, ne olduklarını kestiremediği, siyasal İslamcı kökten gelenlerin kurduğu ve iktidar olan AKP’ye ilginin uyanmasına neden oldu. Sürekli ABD’nin suyunda giden Türkiye, bir anda dikkat çekti ve saygınlık kazandı; hem içeride, hem de dışarıda AKP’ye verilen önem arttı. Tezkere oylaması AKP için bir lütuf oldu. AKP tarihinde oylamalar ve lütuflar iç içe olageldi.

Tezkere sonrasında da askeri vesayetle çatışmalar devam ediyordu. Necdet Sezer cumhurbaşkanıydı; askerler ve Sezer birlikte hareket ediyorlardı. Bunlara karşı AB yolunda ilerleyen, sivil toplumun da desteğini alan AKP iktidarı, sürecin en önemli aktörü durumundaydı. Çatışmalar AKP‘yi iktidarda büyütüyordu.
Sezer’in süresi 2007 yılında doldu ve 2007 cumhurbaşkanlığı seçimlerine geldik. 2002 yılında tezkere sonrasında CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın desteği ile Erdoğan, Başbakan oldu. 2007’de Abdullah Gül, Başbakan Yardımcısı ve Dış İşleri Bakanıydı.
Erdoğan, Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı yapmak zorunda kaldı ancak Gül, Erdoğan’ın istediği bir aday değildi; seçilmeyeceğini, engelleneceğini düşündü ama Gül’ü aday gösterdi. Ancak oylamada hesaplanmayan bir durum ile karşılaşıldı, TBMM’deki oylama yine AKP’ye lütuf oldu. Çünkü Gül’ün istenmemesi, seçtirilmemesi eşinin baş örtülü olmasına gerekçesine bağlanıyordu. Bu bir mağduriyetti, anti demokratikti, geniş toplumsal kesimler bu durumu böyle karşıladı ve AKP’ye olan ilgi yine çoğaldı. Oylamadan doğan durum AKP’ye ikinci bir lütuf olmuştu.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri oylamasında TBMM’de yine bir rakam öne çıktı; tezkerede çoğunluk 267 idi ama bu sefer 367 rakamı öne çıktı! Tarihe ‘367 olayı’ olarak geçen durumu yaratan yargıtay başsavcısı Sabih Kanadoğlu oldu. Kanadoğlu, TBMM’de nitelikli çoğunluk sağlanamadığına dikkat çekti ve CHP’nin AYM’ye meseleyi götürmesi sonucunda Gül’ün Cumhurbaşkanlığı gerçekleşmedi. Ülkede gerilim ve kamplaşma artarak devam ediyordu.
Bu gerilimler sonucunda Türkiye bir Anayasa değişikliği yaptı ve değişiklik, Cumhurbaşkanını bir sonraki seferde Meclis’in değil, halkın seçmesini sağlıyordu. Bu değişiklik ülkenin otoriterliğe giden yolun başlangıcıydı. Ülkenin münevverleri bu değişikliği destekledi, hiç üstünde durmadı, sessiz kalındı.
Erdoğan yine istemeden Gül’ü ikinci kez aday gösterdi ve Gül, bu sefer MHP’nin desteğiyle seçildi. Bahçeli, Gül’ün seçilmesi için gerekeni yaptı. Bahçeli’nin AKP’ye ilk desteği bu oldu diyebiliriz, bir kenara not edelim. Deniz Baykal, Erdoğan’ı Başbakan, Bahçeli de Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı yaptı.

AB süreci devam ediyordu, reform paketleri gündemdeydi, reform ateşi her tarafı sarmıştı; bunları radyoda konuşurduk. Ancak askeri vesayet ile iktidar arasında devam eden çatışmalar, 2007’de Genelkurmay sitesinde e-muhtırayı yayınlamasına yol açtı. Bu ortamda ülke çapında “Cumhuriyeti Kurtarma” mitingleri yapılıyordu ancak Cumhuriyet mitingleri geniş toplumsal kesimleri ikna ederek yapılmıyordu; askeri vesayeti isteyenlerin tepeden inmeci bir tavrıydı. Ters tepti, e-muhtıra da, mitingler de toplumsal kesimler ve sivil toplum tarafından benimsenmedi. Bunlar da AKP için lütuflar oldu, çoğalmasına katkıda bulundu.
Suyun akışına müdahale edilmesi toplumsal kesimler tarafından istenmedi ve doğrusu da buydu. Siyasal gelişmeler normal akışında devam etseydi, bugün yaşadığımız otoriterliğin yaşanması bana göre mümkün değildi. Tüm bunlar %34 ile gelen iktidarın sivil toplumla daha da kenetlenmesine ve büyümesine yol açıyordu. Su normal aksaydı, AKP’nin iktisadi ve siyasi performansına göre parlamenter sitem içinde seçimler yaşanır ve kuvvetler ayrılığı devam edebilirdi.
Gül’ün seçilmesine engel olunması ardından ‘Cumhuriyet elden gidiyor’ mitingleri, genç subayların sürekli tetikte olmalarının vurgulanması, 2007 Nisan’daki e-muhtıra gibi gelişmeler, AKP tabanının genişlemesine katkıda bulunan adeta lütuflar zinciriydi.
Bunlar sonrasında askeri vesayet ile kapışma sonucunda Ergenekon ve Balyoz davaları başladı. İktidarın çoğunluğunu artırması karşı atağı getirdi. Bu davalarla yaşamaya başladık, bu operasyonları kolluk ve yargıda hatırı sayılı bir şekilde örgütlenmiş olan cemaat kadroları yürütüyordu, aynı güç AKP kadrolarında yoktu.
AKP’nin ilk 10 yılında ülke içinde bürokraside ve diplomaside cemaat kadroları çok etkindi. Hatırladığım kadarıyla ilk bakanlar kurulunda iki ya da üç kişi daha önce bakanlık yapmıştı, diplomaside yeterli güçleri yoktu. ABD, Beyaz Saray ilişkilerini çoğunlukla cemaat yürütüyordu, Papa dahil Avrupa ve AB ile olan ilişkilerde cemaatin müthiş bir desteği vardı.
Balyoz ve Ergenekon operasyonları ile üst düzey generaller tutuklanmaya başladı. Toplumsal kamuoyu, bu gelişmeler nedeniyle adeta yarıldı, çok ciddi bir şekilde bölündü, AKP’liler buna hiç ses çıkartmadı. Erdoğan, “Bu davaların savcısıyım,” dedi

Araya bir de şunu not edeyim: Ankara’da bu gelişmeleri izleyen gazeteciler olarak, ‘Cemaat nerede başlar, nerede biter? AKP nerede başlar, nerede biter? Bunların kan grupları nasıl tayin edilir?’ bilemiyorduk; bunları tayin etmek gerçekten zordu, çok iç içe geçmiş yapılardı. Aralarındaki çatışmaları, çekişmeleri bir süre sonra anlayabilmeye başladık, tabanda bunlar anlaşılmıyordu.
Türkiye’de derin devletin mahkum edilmesi, derin devletin üzerine gidilmesi gerekiyordu ama bu operasyonlar sulandırılmış bir biçimde gerçekleşti. Askeri vesayetin ve derin ilişkilerin sadece militan kolluk ve yargı ile sadece kriminal süreçler üzerinden değil, yasama örgütüyle birlikte ele alınması gerekiyordu. Soruşturmalar ve davalar, gizli tanıklar, yetersiz delillerle toplumun önemli kesiminde ve hatta AKP’ye oy verenlerde bile mağduriyet yarattı. Ancak bu mağduriyet de Erdoğan ve AKP’ye yaradı, bu gelişmeler de AKP ve Erdoğan için bir lütuf olmuştu.
Kısa bir süre sonra Erdoğan ve AKP, “Milli orduya kumpas kurulmuştur,” diyerek, kullandığı cemaat kadrolarını acı bir şekilde tasfiye etti. Bugün bildiğim kadarıyla bu davalardan tutuklu kalmadı. Erdoğan, sahip çıktığı, “Savcısıyım bu davaların” dediği tavrını sürdürmedi, geri çekildi; “Biz değil, onlar yaptı” oldu. Askeri vesayeti cemaat eliyle dağıtmış oldu ama mesul olmadı.
Askeri vesayetle çatışmalarla geçen bu süreçte iki kez ciddi Anayasa değişikliği yapıldı. AKP, ‘sunulan lütuflar’ ile toplumsal tabanını bir yandan genişletirken, diğer yandan kuvvetler birliği yolunda da ciddi adımlar attı. 21 Ekim 2007’de Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi sağlandı. 12 Eylül 2010’da dayargı ve temel haklarda kapsamlı değişiklikler gerçekleşti.

İki referandumda yapılan değişikliklerin gelecekte nelere yol açabileceğiyle entelektüel, aydın kamuoyu pek ilgilenmedi, dikkat etmedi. Bilhassa 2010 referandumunun AYM’ye bireysel başvuru hakkının verilmesi, 12 Eylül’den hesap sorulması gibi maddeleri kapsaması, gözlerin bu yana dönmesine neden oldu ama yargının iktidara bağlanması ile hiç ilgilenilmedi. Sadece askeri vesayetin kaldırılmasına bakıldı, yeni vesayetlerin doğacağı kimsenin umurunda olmadı, değişiklerin anti demokratik yanları önemsenmedi. ‘Yeter ki askeri vesayet gitsin’ idi, hakim zihniyet böyleydi. Aslında otokrasinin yolları döşeniyordu, nitekim bu değişiklikler otokrasinin kaynağı oldu.
2010 referandumundan sonrasında aslında derin devleti, askeri vesayeti bitirmek için yapılması gereken demokratik sivil bir Anayasa idi. Referandumu %57,88 ile geçmiş bir Erdoğan vardı, toplumsal taban kendisine akıyordu, kuvvetler birliğinde de mesafe almıştı. Sivil ve demokratik, ‘Yeni bir Anayasa yapalım’ diyenlere Erdoğan, “Askerlerin yaptığı Anayasa’nın nimetlerinden biz de yararlanalım,” dedi ve yola böyle devam etti, yararlandı da...
2009’da bir yenilgisi var AKP’nin; yerel seçimlerde %38’e düştü oyları. 2008’deki dünya ekonomik krizi Türkiye’ye de yansıdı. Erdoğan, “Bizi teğet geçecek” demesine karşın, teğet geçmedi; ekonomik çöküş, ekonomik büyümenin olmaması nedeniyle 2009 yerel seçimlerinde oyları %38’e düştü.
Akabinde gelen 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarına tanık olduk. Dünya ve ülke tarihinde ender görülen büyük yolsuzluklar açıklanmaya başladı. Bu dönemde aynı zamanda PKK ile görüşmeler, çözüm sürecinin ilk basamakları kamuoyuna yansıdı. PKK ile görüşmelerin yapılmasının kamuoyuna yansıması, iktidar ortağı cemaat ve Fethullah Gülen grubu ile AKP Erdoğan grubu arasındaki çatışmaların belirgin bir şekilde su yüzüne çıkmasına neden oldu. MİT müsteşarının ifadeye çağrılması, akabinde dershanelerin kapatılması geldi. 17-25 Aralık operasyonları ile Türkiye yine büyük bir şok yaşamaya başladı; kayda alınmış telefon görüşmeleri, tapeler ortalığa döküldü.
Ö.M.: 17-25 Aralık 2012 değil mi?
A.B.: 2013.

Ö.M.: O tarihten beri de tam ne olup bittiği de halen anlaşılabilmiş değil sanırım.
A.B.: Reza Zarrab tarafından dört bakanın rüşvet alması bu soruşturmalarda belgeleniyordu. AKP nin 25 yıllık tarihinin en önemli dönemi olduğunu söylemek mümkün. Ancak vaktimiz pek kalmadı, buna girersek vakit yetmez. Bu mesele aydınlatılmasına ki aydınlatıldı da, doğru dürüst olmadı. Bakanlar Yüce Divan’a sevk edilseydi, Anayasa Mahkemesi’nde yargılansaydı 17-25 Aralık aydınlanırdı. Sevk döneminde Davutoğlu başbakandı ve dosyaların Yüce Divan’a sevkini istediğinde sayın Erdoğan, “Partide ilçe başkanı bulamazsanız bunu sevk ederseniz,” demiş kendisine.
Kısa bir süre sonra 2014’te Cumhurbaşkanını halk seçti ve partili Cumhurbaşkanı olan Erdoğan, ipler elinde olmak üzere AKP Genel Başkanlığı’nı ve Başbakanlığı Davutoğlu’na bıraktı.
AKP tarihine lütuflar üzerinden baktığım gibi, travmalar üzerinden de bakıyorum.
Biraz da travmalara değineyim: 17-25 olayları AKP ve Erdoğan için çok önemli travmalardandır. Erdoğan için Gezi olayları da yaşadığı büyük travmalardan biriydi. Neden? Çünkü kendisini destekleyen, sivilleşmeyi destekleyen sivil toplumu ilk defa karşısında gördü. Hiç kabul edemeyeceği bir durumla karşı karşıya kaldı, kendisini koruyan ve kollayan kesimleri karşısına alması büyük bir travma oldu ve bu travmanın sonuçlarını bugün görüyoruz. Protestolar aylarca sürdü, Gezi olaylarının daha sonra cemaate yüklenmesi durumu ile karşı karşıya kaldık.
Çok önemli travmalardan biri de İstanbul belediyelerinin kaybedilmesidir. Belediyeden gelen ve belediyelerle %57’lik oy oranlarını inşa eden Erdoğan ve AKP, belediye yenilgileri karşısında çok büyük travma yaşadı.
Ekleyebileceğimiz siyasi travmalardan 2015 Haziran seçimleridir, Kürt travmasıdır. AKP kurulurken özellikle muhafazakar Kürtlerin büyük bir bölümünü AKP saflarında tuttu; AKP’yi desteklediler uzunca bir süre, yönetici de oldular partide. 2015’te Kürt oylarında Selahattin Demirtaş etkisi diyebileceğimiz, büyük bir kırılma yaşandı.Erdoğan ve AKP çoğunluğu kaybetti, sonra ise yaşananlar malum; hükümetin ve koalisyonun kurulmasını engelledi çünkü iktidarın değişmesi, AKP’nin 10 yıllık bilançosunun gözden geçirilmesi, gerekirse o süreçlerin yargıya taşınması anlamına gelecekti.
Ülke büyük bir karışıklığa girdi; suikastlar, toplu cinayetler, patlamalar yaşandı, yüzlerce masum insan öldü. PKK ile olan çözüm süreci ki başlatan da bozan da kendisidir, akamete uğradı, kayboldu gitti ve yeniden savaş başladı. Zamanımız azaldığı için 25 yıllık AKP tarihini bugünlere getirme imkanım kalmadı. Başta 15 Temmuz ve 2017 referandumu olmak üzere çok da değinemediğim önemli gelişme ve konu var ama son olarak şuna değinmek istiyorum; AKP’nin kuruluş ve ilk iki kongresini izlemiştim. AKP ve Erdoğan, “Değiştik artık, ‘muhafazakar demokratız’” diyorlardı, ‘Muhafazakar Demokrasi’ adlı parti belgeleri içinde bir broşür bile yayınladılar.
Bugün bu belgelerde yazılanlardan eser yok, yazılanların inkar edildiğini söyleyebiliriz. AKP’nin 25 yıl önceki yaklaşımı, hedefi yok artık. Muhafazakar demokrasisi, muhafazakar otokrasiye dönmüş durumda. Demokrasisi gitti, otoriterliği geldi, muhafazakar otoriterliğe geçtik. Bu da hapishane istatistiklerine yansımış durumda.
2004 yılında Türkiye’de hapishanelerde 64 bin 296 mahkum ve tutuklu varmış. Bugün ise 435 bin 520 mahkum ve tutuklu bulunuyor. Bu tablo da muhafazakar demokrasiden muhafazakar otokrasiye geçişi anlatıyor.
Ö.M.: Evet, çok müthiş bir rakam! Bir de bugüne ilişkin ufak bir ilave olarak, başka bir tarikat davası da devam ediyor. Süleymancılar diye adlandırılan tarikatın lideri Alihan Kuriş tutuklandı. Onun ve ailesinin mal varlığı listesinin de ortaya çıktığına ilişkin haberler vardı T24’te. İki ilde toplam 191 gayrimenkulden bahsediliyordu. Ayrıca gizli bir ağ, kayıt dışı 7,2 milyar lira ve “ulak” adı verilen aracılarla kurulan gizli bir iletişim ağından söz ediliyordu.
Oldukça çarpıcı bir durum. Cemaat üyeleri arasında operasyon kapsamında gözaltına alınan isimlerden biri de eski Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesi ve Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Gökçen’di. Ancak onun hakkındaki tedbir, adli kontrol kapsamında ev hapsine dönüştürülmüş. Çok karmaşık bir şekilde devam ettiğini söylemeliyiz herhalde.
A.B.: Türkiye’nin dini galerileri çok çeşitlidir, galerilerin oluşturduğu iktidar yapıları vardır. İktidar yapıları ile bu galeriler arasındaki ilişkiler karşılıklı güç dengesine bağlı. Çizgi dışına çıkan ya da esas gücü kabul etmeyen hizaya getiriliyor. Tüm cemaat ve tarikatların siyaset üzerinde etkisi vardır, başından itibaren bunların bileşkesi olarak iktidar yapılanması olmuştu. Bugün hem şirketler üzerinde, hem de cemaatler ve tarikatlar üzerinde AKP ve Erdoğan’ın olağanüstü gücü olduğunu görüyoruz.
Ö.M.: Evet. Bu arada süreyi de bitirdik.
A.B.: Çok eksiğimiz var ama izleyicilerimiz affetsinler, bu kadar sürede ancak bu kadar anlatabildik.
Ö.M.: Peki, çok teşekkür ederiz.
A.B.: Hoşçakalın!
Ö.M.: Görüşmek üzere!
Ö.Ö.: Görüşmek üzere!


