Ölümün son eylemi, ölümlülük değil, hafızanın silinmesidir.

MECHANIC FALLS, Maine —Maine eyaletindeki Mechanic Falls kasabasında bulunan Maple Grove Mezarlığı’nda duruyorum. Önümde, birkaç adımlık bir alan içinde, üzerlerinde “HEDGES”, “BLAIR” ve “PRINCE” yazan üç dikdörtgen granit mezar taşı var.
Önümde annemle babamın, büyükanne ve büyükbabamın, iki amcamın ve halamın naaşları yatıyor. Çimenler kurumuş ve sararmış. Her mezar taşının yanında, yuvarlak metal tutuculara yerleştirilmiş, hafif yana yatmış küçük Amerikan bayrakları var.
Erkeklerin hepsi İkinci Dünya Savaşı gazisiydi. Babam, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da görev yapan bir ordu çavuşuydu. Ellsworth amcam Ticaret Filosu’ndaydı ve Kuzey Atlantik konvoylarıyla defalarca gidip geldi. Morris amcam Solomon Adaları’ndaki Guadalcanal’da ve Filipinler’deki Luzon’da savaştı; Luzon’da yaralandı. Büyükbabam Philip Prince ise orduda başçavuştu ve Teksas’ta askerleri eğitiyordu.
Bu mezarlardakilerin savaş gazisi olduklarının belirtilmesi dışında haklarında pek az bilgi var; gerçi babamın adının başında “Rahip” unvanı, yani Rev. Thomas Hedges, yazıyor. İngilizce profesörü olan annem de dahil olmak üzere kadınları tanımlayan ise neredeyse hiçbir şey yok. Sadece adları. Doğum ve ölüm tarihleri.
Ataerkillik, ölümde bile hükmünü sürdürüyor.
Devletin savaş makinesine hizmet etmiş olmak, özellikle küçük kırsal kasabalarda, insana en yüksek statüyü kazandırıyor; oysa babam da Morris amcam da savaştan ve ordudan nefret ediyordu. Morris amcam Güney Pasifik’ten döndükten sonra, fiziksel ve ruhsal yaralarıyla baş etmeye çalışırken kendini içkiye vererek öldü. Babam ise diğer akrabalarımın aksine evde silah bulundurmayı reddetti. Savaştan sonra pasifist oldu; Vietnam Savaşı sırasında da savaş karşıtı bir aktiviste dönüştü. Ben çocukken bana, 18 yaşıma geldiğimde Vietnam Savaşı hâlâ sürüyor olursa ve askere çağrılırsam, benimle birlikte hapse gireceğini söylemişti.
O görüntüyü içimde taşıyorum: babamla ben, bir hücrede.
Keder ve kayıp hissediyorum. Ama başka bir şey daha hissediyorum. Bu insanların bilincimde çok büyük bir yeri var. Rüyalarıma giriyorlar. Yakın ailemizin üzerimizde, iyi ya da kötü, bıraktığı devasa izin taşıyıcıları onlar.
Yüzlerini ve seslerini zihnimde canlandırabiliyorum.
Hayatımızdaki küçük, önemsiz anlar, eski film makaraları gibi zihnimde dönüp duruyor. Büyükbabamla alabalık derelerinde balık tutmak. Ellsworth amcamla Maine kıyılarının buz gibi sularında ördek avlamak. Babam vaaz verirken sert ahşap bir kilise sırasında oturmak. Çok sevdiğim ama annemin sevmediği William Faulkner hakkında annemle tartışmak — ki bunu sık sık yapardım. Ufak tefek, müthiş komik büyükannemin önlüğüyle beyaz porselen ocakta Fransız tostu pişirmesi. Morris amcamın, üstü başı dağınık halde büyükanne ve büyükbabamın küçük mutfak masasında oturması; ailemizde başka hiç kimsenin içmediği alkolün kokusunun nefesine sinmiş olması. Çocuğu olmayan ve kız kardeşimin, erkek kardeşimin ve benim üzerimize titreyen, bizim “Mim Teyze” dediğimiz Miriam teyzem.
Her zaman yazar olmak istedim.
Daha okumayı bile bilmediğim zamanlarda annem hikâyelerimi daktiloda yazar, sonra da zımbalayarak küçük kitapçıklar hâline getirirdi. Büyükannem öldükten kısa süre sonra yanan büyükanne ve büyükbabamın evine gittiğimde üst kata çıkar, kuşgözü desenli akçaağaçtan yapılmış dikiş masasının üzerinde sarı çizgili not kâğıtlarıyla düzgün sıralar hâlinde dizilmiş, ucu açılmış kurşun kalemler bulurdum.
Kırsal bölgelerde günün asıl büyük öğünü öğle yemeğidir. Akşam yemeği değil. Yemek vakti geldiğinde büyükannem, akrabalarımın konuşmasına damgasını vuran o koyu Maine aksanıyla dar merdivenlerden yukarı doğru, “Christafa!” diye seslenirdi.
Çocukken bizim için kalın kirişlerine salıncaklar asılan ve büyükbabamla birlikte elle balıkçı sineklerini bağladığım kırmızı ahşap ahır, şimdi kırık dökük bir kereste yığını.
Günde bir paket filtresiz Camel sigarası içen ve 86 yaşında, şaşırtıcı olmayan bir şekilde amfizemden ölen büyükbabam, ahırda Prince’s Insect Repellent adlı böcek kovucudan partiler hâlinde karışım hazırlardı. Bunu, silah ve olta malzemeleri satan dükkânlara satmak üzere küçük, kehribar renkli cam şişelere doldururdu.
Bir öğleden sonra beni ahıra götürdü ve elimi İncil’in üzerine koydurdu.
“Bu formülü asla kimseye söylemeyeceğine yemin et,” dedi ciddi bir ses tonuyla.
Söz verdim.
Ardından, bunu anneme, yani kendi kızına asla açıklamayacağıma dair bir kez daha yemin ettirdi. Baskıcı kişiliği ile annemin ona karşı gösterdiği güçlü direnç yüzünden aralarındaki ilişki oldukça gergindi.
Sevgi kusurludur.
Maple Grove Mezarlığı’nda yalnızım. Boşluğa konuşmama engel olacak hiçbir şey yok. Onlara onları sevdiğimi söylüyorum. Onları özlediğimi söylüyorum.
Hayatımızdaki birkaç çarpıcı dönemin anılarını taşıyorum. Ama çoğunlukla, ölümün kutsal kıldığı gündelik hayatın sıradan etkileşimlerini taşıyorum.
Thornton Wilder’ın Bizim Kasaba adlı oyunu, 1901 ile 1913 yılları arasında New Hampshire’daki hayali Grover’s Corners kasabasında geçer. Oyunda Emily Gibbs, ikinci çocuğunu doğururken 26 yaşında hayatını kaybeder. Kasaba mezarlığındaki ölülerin arasına katılır. Çevresindeki ölmüş kasabalıların öğütlerine karşı gelir ve mutlu bir günü yeniden yaşamak için dünyaya döner.
12nci yaş gününe geri döner. Şafak vaktidir.
Geçmişindeki hiç kimse, onlarla konuşurken onu göremez ya da duyamaz.
“Dayanamıyorum,” der Emily, doğum günü kutlamasını izlerken. “Hepsi ne kadar genç ve güzel. Neden yaşlanmak zorunda kaldılar ki?”
“Ah, anne,” diye yalvarır Emily, “ne olur, bir dakikalığına bana gerçekten görüyormuşsun gibi bak. Anne, aradan on dört yıl geçti. Ben öldüm. Sen artık bir büyükanne oldun, anne. George Gibbs’le evlendim, anne. Wally de öldü. Anne, North Conway’e yaptığımız bir kamp gezisinde apandisiti patladı. Çok kötü olmuştuk — hatırlamıyor musun? Ama şimdi, yalnızca bir anlığına hepimiz yine bir aradayız. Anne, yalnızca bir anlığına mutluyuz. Birbirimize bakalım.”
“Yapamıyorum,” diye devam eder. “Devam edemiyorum. Her şey o kadar çabuk geçiyor ki. Birbirimize bakmaya bile vaktimiz yok.”
Emily hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.
“Beni geri götürün — tepeye, mezarıma,” der Emily. “Ama önce: Bekleyin! Son bir kez daha bakayım.”
Sola, seyircilerin ötesine doğru bakar; ardından sağa döner.
“Elveda, elveda dünya,” der. “Elveda, Grover’s Corners... Anne ve baba. Elveda, işleyen saatler... ve annemin ayçiçekleri. Yemekler ve kahve. Yeni ütülenmiş elbiseler ve sıcak banyolar... uyumak ve uyanmak. Ah dünya, sen o kadar güzelsin ki kimse bunun gerçekten farkına varamıyor.”
Emily ve diğer ruhlar, Grover’s Corners’ın üzerinde yıldızların birer birer belirmesini izler. Emily, onları dinlemesi gerektiğini kabul eder.
Geri dönmek bir hataydı.
“Evet, şimdi biliyorsun,” der acı dolu, alkolik koro şefi Simon Stimson Emily’ye. “Şimdi biliyorsun! Hayatta olmak işte buydu. Cehaletten bir bulutun içinde dolaşmak; çevrendekilerin… çevrendeki insanların duygularını ezip geçmek. Sanki önünde bir milyon yıl varmış gibi zamanı harcamak, boşa tüketmek. Sürekli benmerkezci bir tutkunun ya da bir başkasının insafına kalmak. Artık biliyorsun — geri dönmek istediğin o mutlu hayat buydu işte. Cehalet ve körlük.”
“Simon Stimson,” der Emily’nin kayınvalidesi Bayan Gibbs, “gerçeğin tamamı bu değil, sen de biliyorsun.”
Emily’nin kocası George mezarlığa gelir. Kendisini Emily’nin mezarının üzerine atar. Hiç konuşmaz.
“Anlamıyorlar, değil mi?” der Emily.
“Hayır, canım,” der Bayan Gibbs. “Anlamıyorlar.”
Maple Grove Mezarlığı’nda alacakaranlık çökmüş durumda. Artık gitme vakti.
Benim kuşağım da bizden önceki kuşağın ardından gidecek. Varoluşun kadim ritmi budur.
Ölüm, hayal ettiğimizden daha hızlı gelir. En kıymetli olan ne varsa elimizden alır. Bu ölüleri içimde taşıyorum. Ben de gidene kadar onları taşımaya devam edeceğim. Bana yaşayanlara karşı sorumluluğumu hatırlatıyorlar. Şairlerin ve bilgelerin söylediği gibi, hayatın kutsal olduğunu, sevgiye her zaman değer verilmesi gerektiğini, varoluşumuzun kısa olduğunu, insanların kırılgan olduğunu, taşıdığımız anıların bir gün yok olacağını, topraktan geldiğimizi ve yine toprağa döneceğimizi hatırlatıyorlar.
Yaşayın, diye fısıldıyor ölüler, fırsatınız varken.
* Chris Hedges'ın 'The Dead' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

