Gazze Soykırımında ABD Medyasının Suç Ortaklığını Belgelemek

-
Aa
+
a
a
a

Robin Andersen, yeni kitabında ABD medyasının devasa erişim gücünü, İsrail Gazze’de soykırım gerçekleştirirken onu inceleme ve sorgulamadan korumaya yardımcı olmak için nasıl kullandığını belgeliyor.

""

Eski New York Times Orta Doğu Büro Şefi olarak kapsamlı deneyime sahip Chris Hedges, İsrail devleti tarafından yayımlanan bilgileri yalan olarak nitelendiriyor: “Tartışmasız tek bir gerçek varsa, o da İsrail’in nefes alır gibi yalan söylediğidir.” Profesyonel gazetecilerin ve medya kuruluşlarının görevi, kanıtları incelemek ve aktardıkları bilgileri doğrulamaktır; ancak söz konusu İsrail olduğunda, Batı’nın ana akım medyası birer stenograf gibi hareket ederek bu yalanları dünya çapında tekrarlıyor.

The Chris Hedges Report’un bu bölümünde Hedges, medya araştırmacısı Robin Andersen ile birlikte Batı medyasının İsrail için propaganda organları olarak işlev görmesini sağlayan mekanizmaları inceliyor. Andersen, bu uygulamaları yeni kitabı The Complicit Lens (Suç Ortağı Mercek)’te belgeliyor. Söyleşi, medya şirketlerinin tarihsel bağlamı dışarıda bırakarak, Filistinlileri insanlıktan çıkararak ve “katliamlar” gibi belirli sözcükleri sansürleyerek anlatıyı nasıl kontrol ettiklerinin tartışılmasıyla başlıyor. Bu ticari medya kuruluşlarında çalışan gazeteciler, suç ortaklığının farkında olmalarına rağmen iktidar sahiplerine erişimlerini korumak ve misillemeye uğramamak için mesleki bütünlüklerinden ve dürüstlüklerinden ödün veriyorlar.

Hedges ve Andersen, medya kuruluşlarının İsraillilerin işlediği savaş suçlarını örtbas etmek ve hastaneler ile okullar gibi sivil altyapıya ve sivillere yönelik İsrail saldırılarının sorumluluğunu kurbanların, yani Filistinlilerin üzerine yıkmak için dili nasıl manipüle ettiğini açıklıyor. Medya kuruluşları, İsrail devletinin cinsel saldırı ve “başı kesilmiş bebekler” hakkında ortaya attığı korkunç iddiaları doğrulamadan büyüterek “vahşet propagandası” yapıyor; böylece “teröristler” ve şeytanlaştırılan Hamas örgütünün üyeleri olarak tasvir edilen Filistinlilere yönelik soykırıma kamuoyu desteği üretmeye çalışıyorlar. Andersen şöyle diyor: “İsrailliler tüm insani yönleriyle sunuluyordu… Filistinliler ise yalnızca ölü bedenlerdi, hepsi bu.”

Bilginin kontrol altına alınmasının bir başka yöntemi de erişimin sınırlandırılmasıdır. Yabancı gazetecilerin Gazze’ye girişleri kısıtlanıyor; girişine izin verilenler ise önceden İsrail tarafından incelemeden geçiriliyor. Uluslararası hukukun ihlali pahasına, Filistin basını cinayet yoluyla sansürleniyor. Büyük medya kuruluşları için çalışanlar dahil olmak üzere 270’ten fazla Filistinli gazeteci ve aileleri İsrail ordusu tarafından hedef alınarak öldürüldü. Medyanın bu suç ortaklığının hepimize ödettiği bedel ise soykırımın meşrulaştırılması, hesap verebilirliğin ortadan kalkması ve güvenilir haber kaynaklarının giderek azalmasıdır. Andersen’in sözleriyle, kaybımız şu: “Bunu anlamlandırabilecek ve dünya kamuoyuna aktarabilecek giderek daha az ses, giderek daha az belge var.”


Chris Hedges: The Complicit Lens kitabının yazarı Robin Anderson, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki Batı medyasının Gazze’deki soykırıma ilişkin İsrail yalanlarını nasıl büyüttüğünü ve özellikle Gazze’deki Filistinli meslektaşlarımızın haberciliğini nasıl itibarsızlaştırdığını belgeliyor. Bu suç ortaklığı, Filistinli direniş gruplarını kendi hastanelerine, okullarına ve üniversitelerine yönelik saldırılardan rutin olarak sorumlu tutan İsrail’in uydurma iddialarını tekrarlamayı da içeriyor. İsrail’in Filistinli gazetecileri Hamas üyesi olmakla yaftalamasına olanak tanımayı da içeriyor. Başı kesilmiş bebekler, fırınlarda pişirilen bebekler, Filistin hastaneleri ve okullarının altındaki gizli komuta tünelleri, İsrail’e yönelik roket saldırılarını yönlendiren Filistinli gazeteciler ve 7 Ekim’de Filistinlilerin İsraillilere karşı sözde yaygın cinsel saldırılarda bulunduğu yönündeki İsrail kaynaklı uydurmalara itibar kazandırmayı da içeriyor.

Soru şu: Neden? Ticari basın, bunların yalan olduğunu çoğu zaman bildiği hâlde — bunu Orta Doğu’yu takip etmiş eski bir New York Times muhabiri olarak söylüyorum — İsrail’in yalanlarına neden bu kadar geniş yer veriyor? Basit cevap: erişim ve kariyerizm. İsrail’in anlatısını tekrar tekrar sorgular ve güçlü İsrail lobisinin düşmanlığını kazanırsanız bunun bir bedeli vardır; bazen bu bedel işinizi kaybetmektir. Bir muhabir İsrail’in yalanlarını açığa çıkarırsa, İsrailli ve hatta ABD’li yetkililerle bilgilendirme toplantıları ve röportaj taleplerinin kısa sürede geri çevrildiğini görür. Bu tür muhabirler, basın görevlileri tarafından İsrail askeri birliklerine yapılan ziyaretlere ya da kapalı bilgilendirme toplantılarına davet edilmez. Hem kendileri hem de çalıştıkları haber kuruluşları sert saldırılara maruz kalır. Medya kuruluşlarını yönetenler ise çoğu zaman bu erişimi gerçeğin önüne koydukları için, çizgi dışına çıkan bu muhabirleri yönetim açısından sorunun kaynağı olarak görür; çoğu zaman görevlerine son verir, bazen de işten çıkarırlar.

İsrail’in, Filistinli meslektaşlarımın Hamas üyesi olduklarını öne sürerek onları itibarsızlaştırmak için kullandığı karalama yöntemi ne yazık ki çok tanıdık. Gazze’de tanıdığım pek çok Filistinli muhabir aslında Hamas’a oldukça eleştirel yaklaşıyor. Ama Hamas’la bağları olsa bile, ne olmuş yani? İsrail’in, Hamas tarafından yönetilen El Aksa Medya Ağında çalışan gazetecileri hedef almasını meşrulaştırma girişimi de Cenevre Sözleşmesi’nin 79. maddesinin ihlalidir. Haberini yaptığım her savaşta, ABD hükümeti de dahil olmak üzere hükümetlerin ezmeye çalıştığı hangi grup varsa, o grubu desteklediğim ya da o gruba mensup olduğum suçlamasıyla saldırıya uğradım. El Salvador’daFarabundo Martí Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin, Nikaragua’daSandinistalar’ın, Guatemala’daGuatemala Ulusal Devrimci Birliği’nin,Sudan Halk Kurtuluş Ordusu’nun, Hamas’ın, Bosna’daki Müslümanların öncülük ettiği hükümetin veKosova Kurtuluş Ordusu’nun maşası olmakla suçlandım. Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmayı, bunun büyük bölümünü Gazze’de geçirerek, yedi yıl boyunca takip ettim. Ve tartışmasız tek bir gerçek varsa, o da İsrail’in nefes alır gibi yalan söylediğidir. Batılı muhabirlerin bu yalanlara itibar kazandırma ve bunlara belgelenmiş İsrail vahşetiyle aynı ağırlığı verme kararı, son derece alaycı bir oyundur. Batı basınının büyüttüğü ve inandırıcılık kazandırdığı bu İsrail kaynaklı yalan bombardımanı, gazeteciliğin temel ilkelerinden biri olan gerçeği izleyiciye ya da okura aktarma görevini ihlal ediyor. Kitlesel katliamı meşrulaştırıyor. İsrail’i hesap vermeye zorlamayı reddediyor. Gazze’de haber yapan ve öldürülen Filistinli gazetecilere ihanet ediyor ve başlıca özellikleri çoğu zaman kariyerizm ile korkaklık olan Batılı gazetecilerin iflasını gözler önüne seriyor.

Bu soykırımda Batı basınının suç ortaklığını konuşmak üzere medya araştırmacısı Robin Andersen bana katılıyor. “The Complicit Lens” kitabının yazarı Robin, Fordham Üniversitesi’nde medya çalışmaları alanında emeritus profesör ve tek başına ya da ortak yazarlı yaklaşık bir düzine kitaba imza atmış ödüllü bir yazar. Medya ve insani yardım faaliyetleri üzerine yayımlanan Routledge Focus kitap serisinin editörlüğünü yapıyor, Project Censored’da jüri üyesi olarak görev alıyor ve her yıl yayınlanan State of the Free Press’e katkıda bulunuyor. Kitapta bütün parçaları bir araya getiriyorsun ve ortaya oldukça ağır bir tablo çıkıyor. İsrail zaten kendi kendisini mahkûm ediyor, ancak kitabın başlarında şu anda yaşanan hiçbir şeyin tarihsel bağlam olmadan anlaşılamayacağı üzerine bir argüman ortaya koyuyorsun ve bence bu doğru. İsrail, başlangıç tarihini 7 Ekim olarak kabul ettirmek için büyük çaba harcıyor ve sen de haklı olarak, bunu yaptığımız anda olup biteni anlamamızı esasen imkânsız hâle getirdiğimizi söylüyorsun. O hâlde, başlangıç olarak bu noktayı ele alabilir misin?

Robin Andersen: Elbette. Herhangi bir çatışmayı, saldırgan tarafın başlamasını istediği andan başlatmak medyanın kullandığı standart çerçevelerden biridir. İsrail bu anlatıyı kurduğunda basın da buna hiçbir şekilde itiraz etmeden aynı söylemi tekrar edip durdu. İsrail, Gazze’de bir mülteci kampına, bir çadıra ya da bir binaya 2.000 librelik bomba attığında ve çok sayıda Filistinliyi öldürdüğünde, şöyle deniyordu: “Bu, Hamas’ın 7 Ekim’de düzenlediği ve çoğu sivil 1.200 İsraillinin öldüğü saldırılara misillemedir.” Bu adeta bir mantra hâline gelmişti. Bunu söyleyebilmelerinin nedeni de, İsrail ve Filistin hakkında yapılan bütün tarihsel haberciliğin, hatta konuya dair bütün haberciliğin 7 Ekim’de başlayan bu anlatının içine sıkıştırıldığı medya çerçevesiydi. Anlatıyı 7 Ekim’de başlattığınız anda, İsrail’in yaptığı her şey misilleme olarak sunuluyor. Savunma olarak sunuluyor. Bu bir güvenlik söylemine dönüşüyor ve böylece yapılanlar meşrulaştırılıyor.

Bu çerçevenin dışarıda bıraktığı şey ise, senin de çok iyi bildiğin gibi Chris, İsrail’in Filistin’de yıllar içinde biriktirdiği saldırganlık ve şiddet tarihidir;Rashid Khalidi’nin de işaret ettiği üzere bu, “Filistin’e Karşı Yüzyıllık Savaş”tır. Sadece 2010’lu yıllarda bile bazılarımız, bir ay boyunca süren “Büyük Dönüş Yürüyüşü”nü hatırlayabilir. Bu süre boyunca tek bir İsrail askeri öldürülmedi; çünkü bu, Gazze ile İsrail’i ayıran duvarın önünde gerçekleştirilen barışçıl ve şiddetsiz bir protestoydu. Talepleri yalnızca kendi topraklarına geri dönme hakkıydı. Duvarın üzerindeki İsrailli keskin nişancılar göstericilere ateş açtı ve çoğunlukla bacaklarını hedef aldı. Artık biliyoruz ki İsrail askerleri Filistinliler üzerinde hedef talimi yapmayı seviyor. Bacaklarına ve dizlerine ateş ettiler. 124 çocuğa protez takılması gerekti. 33 bin kişiyi yaraladılar. O dönem boyunca yaklaşık 300 kişiyi öldürdüler; öyle ki Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü, yine orantısız şiddet söz konusu olduğu için savaş suçlarının soruşturulması amacıylaUluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurdu. Barışçıl Filistinliler İsrail için hiçbir şekilde tehdit oluşturmuyordu. Bu arada, bu eylemler Hamas tarafından da örgütlenmemişti. Gazze içindeki sivil toplum grupları ve onların uluslararası müttefikleri tarafından düzenlenmişti. Yani bütün bunlar tamamen unutuluyor.

Medya çalışmaları alanında biliyoruz ki bir çatışma hiçbir zaman bir anda başlamaz, değil mi? Çatışmanın, o tek ana gelene kadar uzanan uzun bir oluşum süreci vardır. Elbette bu anlatının, bu çarpıtılmış anlatının bir başka işlevi de şu: Hamas’ın “zavallı, masum” İsrail’e saldırması için hiçbir neden olmadığı varsayıldığında, Hamas’ın yalnızca “terörist”, “savaş kışkırtıcısı”,Edward Said’in sözünü ettiği “aşırı cinselleştirilmiş Doğulu” olarak sunulması gerekiyor; yani bütün o klişeler devreye sokuluyor. Böylece tüm bu şeytanlaştırma ve insanlıktan çıkarma, birçok kişinin bir direniş örgütü olarak gördüğü bir gruba yöneltiliyor. Söyleyeceklerim bu kadar. Teşekkürler.

C.H.: Ben Hamas’ın kuruluşu sırasında oradaydım. Hamas’ın kurucu ortaklarından biri olanAbdel Aziz el-Rantisi’yi veŞeyh Yasin’i tanıyordum. Kendilerini, kuşkusuzMüslüman Kardeşler’den doğmuş, ancak Hristiyanları ve Müslüman olmayan Filistinlileri de kabul eden ulusal bir direniş grubu olarak çok açık bir biçimde tanımlıyorlardı. Kendilerini böyle tarif ediyorlardı.

7 Ekim yeterli değildi. İsrailli sivillere karşı elbette vahşet eylemleri gerçekleştirildi; buna kimse itiraz etmiyor. Ancak bu İsrailliler için yeterli değildi. Anlatıyı daha da büyütmeleri gerekiyordu. Senden iki konuyu ele almanı istiyorum: Birincisi, yaygın cinsel saldırılar yaşandığı yönündeki iddialar. İkincisi ise, ki bunu bizzat İsrail basını da geniş biçimde haberleştirdi, önemli sayıda İsrail vatandaşının IDF tarafından öldürülmüş olması. IDF ayrım gözetmeksizin ateş açtı; saldırı helikopterleri ve tanklar kullandı, Hamas savaşçılarının İsrailli rehineleri ya da aileleri tuttuğu kibbutzlardaki evleri havaya uçurdu. İçeride kim olduğuna bakmadan bütün evleri yok ediyorlardı; Gazze’ye doğru giden her araca ateş açıyorlardı ve bu araçların birçoğunda elbette muhtemelen İsrail vatandaşları da vardı. İsrail ile Gazze arasındaki sınır kapısı olan Erez’e de saldırdılar; içeride Hamas savaşçıları tarafından esir tutulan İsrail askerleri bulunmasına rağmen bütün merkezi havaya uçurdular.

7 Ekim’in olduğundan çok daha fazlası olması gerekiyordu; en azından İsrail anlatısının 7 Ekim’i gerçekte olduğundan çok daha vahşi, çok daha barbarca göstermesi gerekiyordu. Batı medyası da ne yazık ki, eski işverenim New York Times da dahil olmak üzere, bu anlatıya ayak uydurdu ve bu yalanları büyüttü. Bildiğim kadarıyla New York Times, sanırım “Screams Without Words” ya da buna benzer bir başlık taşıyan o korkunç haberini bugün bile geri çekmiş değil. Haber, özünde tek bir kaynağa dayanır hâle gelmişti; üstelik daha sonra o kişinin ailesinin tamamı anlatılanları reddetti ve kadının tecavüze uğramadığını söyledi, vesaire. Ama gel, o anı konuşalım.

R.A.: Doğru. El Cezire için birkaç belgesel çeken Britanyalı yönetmen Richard Sanders’ın bunlardan biri “October 7th”. Sanders, savaşçıların kask kameralarından elde edilen çok sayıda görüntüyü inceledi; görüntüleri gerçekten kapsamlı biçimde taradılar ve Hamas’ın İsrail’e nasıl girdiğini gösteren bir şema ortaya koydu. Ve elbette, başlangıçta İsrail tarafı herhangi bir karşılık vermedi. Richard Sanders’ın dikkat çektiği noktalardan biri şu: Hamas, balonlarla tatbikat yaptıklarını ve esasen İsrail’e girmeye hazırlandıklarını sosyal medyada zaten paylaşıyordu. Buna rağmen, nedense İsrailliler hazırlıksızdı. Ama Hasbara, yani propaganda konusunda hemen hazırdılar. Ardından Netanyahu, dönemin ABD Başkanı Joe Biden’ı arayıp ona şöyle diyordu: “Ah, korkunçtu. Holokost gibiydi. Bir grup bebeği bağlayıp diri diri yaktılar. Korkunçtu. Başlarını kestiler.” İşte senin de işaret ettiğin türden vahşet propagandası bu, Chris.

Bu vahşet propagandası tam da insanın içine işleyen, onu öylesine öfkelendiren türden bir şeydi ki insan, “Devam edin. Ne istiyorsanız yapın, çünkü bu insanlar insanlık topluluğunun dışında. İnsan değiller,” diyecek hâle geliyordu; İsrailli sözcüler de ardından tam olarak bu söylemi sürdürdüler. Dolayısıyla, İsrail’in birazdan yapacağı her şeyi meşrulaştırabilmek için şiddeti olabilecek en korkunç biçimde sunmaları gerekiyordu.

Bahsettiğim gibi, vahşet propagandasının geçmişi Birinci Dünya Savaşı’na kadar uzanıyor; o dönemde Almanlarla ilgili “bebeklerin süngülerden sektirildiği” gibi hikâyeler anlatılıyordu. Tarih boyunca bu tür anlatılar savaşları meşrulaştırmak için kullanıldı. Ardından Birinci Körfez Savaşı’nda, Kuveyt kraliyet ailesinin bir üyesi Kongre önünde ifade vererek Kuveyt ile Irak sınırındaki bir yerde 300’den fazla bebeğin kuvözlerinden çıkarılıp yere atıldığını söyledi. Oysa burası bir sınır kasabası, Chris. Kırsal bir bölgeden söz ediyoruz. Dolayısıyla, orada kuvözlerde kaç prematüre bebek bulunabileceğini bir düşün. Kesinlikle 300’e yakın bile olamaz. Geriye dönüp baktığımızda daha en başından şunu söylüyoruz: “Medya böyle bir vahşet propagandasını nasıl sürdürebildi?” Üstelik Amerika’daki geleneksel medya, yani yerleşik düzen medyası düşünüldüğünde, böylesine önemli bir habere en iyi gazetecilerini vermeleri beklenir, değil mi? New York Times’ın ne kadar parası var? Kaç çalışanı var? Amerikalı gazetecilerin yüzde 7’si New York Times tarafından istihdam ediliyor. Vahşet propagandasını tanıyabilecek deneyimli gazetecilere sahip olmaları gerekiyor.

Bunun yerine, ABD’deki birçok medya kuruluşu “başı kesilmiş 40 bebek” hikâyesini tekrarladı; aynı şey Britanya’da ve Batı dünyasının tamamında da yaşandı. Senin de belirttiğin gibi, en başından beri — seni çok erken bir tarihte yapılan bir söyleşide dinlemiştim — şöyle demiştin: “İsraillilerle ilgili deneyimim şu: Yalan söylüyorlar. Yalan söylüyorlar, yalan söylüyorlar ve sonra biraz daha yalan söylüyorlar.” ABD medyası buna hiçbir zaman karşı çıkmadı; İsrailliler tarafından sürekli dile getirilen yalanlara hiçbir zaman itiraz etmedi. Bu da onların gazetecilik misyonlarını bütünüyle terk ettikleri bir başka yoldu.

Ama toparlamak gerekirse, Richard Sanders’ın söylediği şu: “İlginç değil mi? Evet, Hamas o gün savaş suçları işledi. Sivilleri öldüremezsiniz; Hamas sivilleri öldürdü ve rehineler aldı, bu da uluslararası hukuka aykırı.” Ancak o gün gerçekte ne yaptıkları muhtemelen hiçbir zaman tam olarak bilinemeyecek. Çünkü senin de belirttiğin gibi, İsrail medyası bile örneğin rehin tutulmuş İsrailli bir kadın olanYasmin Porat’ın ifadesini yayımladı. Porat, az önce senin de anlattığın gibi, İsrail güçlerinin Kibbutz Be’eri’ye gelip herkese ateş açtığını söyledi. Yaklaşık 12 rehineyle birlikte olduğunu anlattı. Hepsinin öldürüldüğünü, yalnızca kendisinin hayatta kaldığını söyledi. Ardından Aralık 2023’e gelindiğinde, Haaretz’in soruşturmalarına dayanan çok iyi belgelenmiş haberler, ordunun gerçekten de Hannibal Direktifini devreye soktuğunu ortaya koydu. Bu, IDF’nin öngördüğü bir askeri prosedür; bir rehine durumunda, İsrail rehineler üzerinden müzakere etmek istemediği için rehinelerin tamamının öldürülmesini öngörüyor. Yani İsraillileri öldürüyorsunuz. Gerçekte ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz.

Dolayısıyla medya her defasında “1.200 İsrailli öldürüldü, bunların çoğu sivildi” mantrasını tekrarladığında, bu bir yalandı, düpedüz bir yalandı. ABD medyası da bunu biliyor olmalıydı; çünkü Haaretz’i okuyabilecekleri kesin, üstelik gazete İngilizce yayınlanıyor. Ayrıca İsrail’de İbranice yayın yapan bazı medya kuruluşlarında yer alan diğer tanıklıkları takip edebilecek çevirmenlere de sahip olmaları gerekirdi. Bir şey daha var, Chris. Daha ilk ay içinde İsrail’in sigorta kurumu, o gün öldürülen kişilerin isimlerini ve demografik bilgilerini yayınladı. İki yaşın altında vurularak öldürülen tam olarak bir bebek vardı. Dolayısıyla “başı kesilmiş 40 bebek” diye bir şey yoktu. “Toplanıp yakılan bebekler” diye bir şey de yoktu. Başkan Biden ise Kasım ayı boyunca defalarca, başı kesilmiş bebeklerin fotoğraflarını gördüğünü söyleyerek yalan söyledi. Yani hükümetimiz ve basınımız, yabancı bir ordunun iddialarını sorgulamak yerine onun yalanlarını büyüttü.

C.H.: İsrail’in, soykırımı meşrulaştırmanın bir yolu olarak çocuklar da dahil olmak üzere neredeyse her sivili Hamas üyesi gibi göstermesini ve basının da bu çarpıtmanın yaygınlaştırılmasında oynadığı rolü konuşalım.

R.A.: Bunu sürekli yapmalarının yollarından biri, Filistinlilerin yıllardır süregelen biçimde insanlıktan çıkarılmasıdır. Bunu yalnızca kullanılan dile bakarak bile görebiliriz. Sanırım New York Times’ta — ve bildiğimiz üzere 2024 baharında The Intercept, CNN ile New York Times’taki gazetecilerin ve çalışanların kendilerine sızdırdığı belgeleri yayınladığında — aslında bu kişilere ne söyleyip ne söyleyemeyeceklerinin bildirildiği ortaya çıktı. Söylemelerine izin verilmeyen ifadelerden biri, özellikle Filistinliler söz konusu olduğunda, “katliam” kelimesiydi. Ayrıca Filistinlilerin ölümlerini herhangi bir duygusal ifadeyle aktarmamaları da söyleniyordu; çünkü Hamas’ın kendi yayın organlarını propaganda amacıyla kullanmasını istemiyorlardı. Bu nedenle Filistinliler, yalnızca ölü sayıları üzerinden haberleştiriliyordu.

Bir keresinde yapılan bir içerik analizi, New York Times’ın “katliam” kelimesini Hamas tarafından öldürülen İsrailliler için 50 kez, öldürülen bir Filistinli için ise yalnızca bir kez kullandığını ortaya koydu. Ve unutma Chris, daha ilk 25 gün içinde 5000 Filistinli öldürülmüştü. Dolayısıyla ilk dönem haberlerini inceleyen bu içerik analizi, basının tutumunu son derece açık biçimde ortaya koyuyor ve basın açısından oldukça ağır bir tablo çiziyor. Böylece insanlıktan çıkarma ve ölümleri yalnızca sayılara indirgeme pratiğine bir de, haberleri daha da itibarsızlaştırmak için “Hamas yönetimindeki Gazze Sağlık Bakanlığı’nın bildirdiğine göre” ifadesini eklediler.

Bir ölü sayısı, bir insan değildir. Yalnızca bir bedendir. O noktada kişi zaten ölmüştür. Öte yandan İsrailliler söz konusu olduğunda, hâlâ rehin tutulan kişiler hakkında son derece duygusal haberler yapılıyordu. Haberlerdeki bu farklılığa baktığınızda, İsraillilerin bütün insani yönleriyle sunulduğunu görüyorsunuz: sık sık fotoğrafları, videoları, yaptıkları işler, kültürleri ve toplumları içindeki yerleri, mesleki kimlikleri anlatılıyordu. Filistinliler ise yalnızca ölü bedenlerden ibaretti, hepsi bu. Yayına çıkan Filistinlilere gelince; profesörler, avukatlar, yardım kuruluşlarının temsilcileri, kim olursa olsun, kitapta alıntıladığım bir Filistinli yazarın ifadesiyle, “Yayında kalabilmek için şarkı söylemeleri isteniyordu. Zorbalığa uğruyorlardı. Bağırılarak susturuluyorlardı.” O günleri hatırlıyoruz, değil mi? “Hamas’ı destekliyor musunuz?” “İsrail’in var olma hakkı olduğunu düşünüyor musunuz?” Karşılarına çıkarılan sorular bunlardı. Bir yıl sonra Ta-Nehisi Coates’un karşılaştığı da buydu. Dolayısıyla burada kapsamlı ve sistematik bir insanlıktan çıkarma söz konusu. Elbette Hamas’ı “teröristler”, “hayvanlar” diye insanlıktan çıkardığınızda, bu söylem aşağıya doğru yayılıyor ve sonunda siviller görünmez hâle geliyor.

Sonra herkes Hamas hâline geliyor. İsrailliler bunu gerçekten de açıkça “Gazze’de herkes terörist. Masum kimse yok. Çocuk diye bir şey yok” dediler. Ve bence burada çok ironik bir durum var. Bir yandan sürekli olarak bunu yapmadıkları konusunda yalan söylüyorlar. Bugün bile, biz konuşurken Filistinlileri aç bırakmaya devam ettikleri hâlde, bunun bir aldatmaca olduğunu söylüyorlar, değil mi? Öte yandan bizim medyamızda görmediğimiz şekilde kendi medyalarında sürekli, “Gazze’de masum yok” diyorlar. Bakanlıklardaki İsrailliler ve yetkililer, “Gazze’deki herkesin ölmesi gerektiğini düşünüyoruz. Hepsini oradan çıkarmak istiyoruz. Yerleşimciler Gazze’yi istiyor” diyorlar. Bütün bunlar, aslında aynı anda savaş suçu işlediklerini itiraf etmek anlamına geliyor; buna karşılık medya, işledikleri bu savaş suçlarını küçümsemek ve önemsizleştirmek için elinden geleni yapıyor.

C.H.: İsrail’in, Filistinlilerin kendilerine yönelik saldırılardan bizzat sorumlu olduğu yönündeki anlatıyı tekrar tekrar nasıl dolaşıma soktuğundan söz etmek istiyorum. Bunu İsrail’in okullara, hastanelere, altyapıya ve fırınlara yönelik saldırılarında gördük. Hatta kuyuları, tuzdan arındırma tesislerini ve elektrik santrallerini bile bombalıyorlardı. Bombardıman haberleştiriliyor, ardından Batı basını da İsrail’in bunun hedefinden sapmış bir roket olduğu yönündeki anlatısını görev bilinciyle aktarıyordu. Bir de o meşhur göstermelik basın şovu vardı; sanırım Şifa Hastanesi’nin bodrumundaydı. Orada bir çalışan listesini gösterdiler — sanırım bir çalışma çizelgesiydi — ve bunun bir Hamas teröristine ait olduğunu söylediler. Her şey Arapça olduğu için basın da okuyamıyordu. Ama Filistinlileri kendi çektikleri acılardan sorumlu tutma konusunda gerçekten hiçbir utanma duygusu göstermiyorlar.

R.A.: Defalarca aynı şey yaşandı.Un Katliamı ilkbaharın başlarında, daha doğrusu Şubat 2024’te gerçekleşti. Bir düşünün; Filistinliler zaten açlardı, o dönemde açlıktan ölmenin eşiğine gelmişlerdi. İsrail’in Gazze’de olup bitenler üzerindeki kontrolü işte bu kadar büyük. 2000’lerin başından beri Gazzelilerin alabileceği kalori miktarını kontrol ediyorlar. Pek çok insan hakları uzmanının da söylediği gibi, gıda güvenliği meselesi önümüzdeki yıllarda Gazze örneği üzerinden incelenecek; bunun nasıl mümkün hâle getirilebildiği araştırılacak. 2024 ilkbaharında bile İsrail’in gıdayı silah olarak kullanması nedeniyle insanlar zaten açlık çekiyordu ve İsrail askerleri, un almak için yardım kamyonlarına yaklaşan aç Filistinlilere ateş açtı. Peki İsrailliler ne söyledi ve 100’den fazla Filistinlinin öldürüldüğü, doğrudan üzerlerine ateş açıldığı o 24 saat boyunca hangi anlatı geniş biçimde tekrarlandı? İlk olarak askerlerin, Filistinliler kamyonlara yaklaştığı için korktuğu söylendi. Sonra da Filistinlilerin birbirlerini ezdiği, değil mi? Bir izdiham yaşandığı söylendi. Ve “kanunsuzluk” vardı. O andan itibaren açlığın meşrulaştırılmasında ve İsrail’in yardımları engellemesinin gizlenmesinde kullanılan kavram hep “kanunsuzluk” oldu. Bütün bu süre boyunca anlatı buydu: kanunsuzluk. “Kanunsuzluk” söylemi, aç bırakılan insanları suçluyor. Bu eski bir klişe. Bir anlatı kalıbı, bir medya klişesi. Böylece bunu kimin yaptığına işaret etmek zorunda kalmıyorsunuz. Sebep ne? İnsanlar neden aç? Hayır, mesele sadece kaos ve kanunsuzluk. Buna “gıdayla bağlantılı ölüm”, “yardımla bağlantılı ölüm” dediler.

Buna karşılık, İsrail tarafından öldürülmeden önce 10 ay boyunca çalışmalarını takip ettiğim, gerçekten çok değerli bir gazeteci olan İsmail el-Gul, El Cezire için haber yaptığı sırada bu Un Katliamının ardından hastaneye giderek, yardım almaya çalışan Filistinlilerin İsrail askerleri tarafından vurulması sonucu ölenlerin bedenlerini inceledi ve ezilme ya da izdihama dair hiçbir kanıt bulunmadığını söyledi. Tam tersine, ölümlerin İsrail tüfeklerinden çıkan mermilerle gerçekleştiğini gösteren kurşunlar vardı. Yani ortada kanıt vardı ve buna rağmen Filistinliler, başlarına gelenlerden tekrar tekrar kendileri sorumlu tutuldu.

El-Şifa Hastanesi örneği de bize bunun başka bir boyutunu gösteriyor. Bundan önce İsrail, modern tarihte bir sağlık kuruluşuna yönelik benzeri görülmemiş bir saldırıyla bir hastaneyi hedef aldı. Daha önce kimse böyle bir şey yapmamıştı. İsrail, hastanenin üç kat altında yer alan, adeta Hamas’a ait bir Pentagon’u gösteren son derece profesyonel hazırlanmış bir 3D videoyla bu propagandanın zeminini oluşturdu; tamamen İsrail’in hayal gücünün ürünüydü. Birinin yazdığı gibi, her şeyden çok bir James Bond filminden kötü adamın sığınağına benziyordu. Tamamen uydurmaydı. Bu anlatıyı giderek büyüttüler ve saldırıya zemin hazırladılar. Ardından hastaneye girdiklerinde medyaya bunu anlattılar; işin diğer tarafında ise medya aslında El-Şifa Hastanesindeki doktorları da gösteriyordu. Doktorlar, “Uluslararası ekiplerden buraya gelip Hamas’ın bu hastaneden faaliyet göstermediğini kanıtlamalarını istedik” diyorlardı. Koruma talep ediyorlardı. “Kuşatıldık. Her an saldırıya uğramak üzereyiz” diyorlardı. İsrail bu hastaneye girdi, doktorları, hemşireleri ve hastaları öldürdü; hastaneyi büyük ölçüde bombalayıp yıktı. Ardından medya şu akıl almaz iddiayı tekrarlamaya başladı: “Evet, hastaneler uluslararası hukuk kapsamında korunur; ancak düşman hastanenin içine girdiyse bu koruma geçerli değildir.” Bunu tekrar tekrar söylediler. Büyük hastanelerden ilkinin, El-Şifa’nın, Kasım 2023’te devre dışı bırakılması böyle gerçekleşti. Ve bu anlatı bütünüyle yalandı.

Hastaneler, Hamas mensubu hastaları tedavi ediyor olsaydı bile — ki etmiyorlardı; hastaneler sivillerle doluydu, o hastanenin içinde bir Pentagon olsaydı bile, ki yoktu ve sonrasında buna dair tek bir kanıt bile gösterilmedi — bütün bunlar gerçekten var olsaydı dahi, saldıran taraf uluslararası hukuk uyarınca doktorları, hastaları, sağlık çalışanlarını ve sağlık tesisini korumakla yükümlüdür. O ilk saldırının yanlarına kâr kalmasının yolu buydu ve basın da bunu kabul etti. Bu arada Biden da bunu doğruladı: “Evet, elimizde istihbarat var; bizim kendi istihbaratımız da Hamas’ın bu hastaneyi kullandığını gösteriyor.” Ama size bu kişilerin kim olduğu hiçbir zaman söylenmedi. Hiçbir isim verilmedi. Herhangi bir soruşturmaya dair hiçbir kanıt gösterilmedi. Dolayısıyla o saldırıda Biden’ın da ellerine kan bulaştı. Ve bu yalnızca ilkiydi; soykırım boyunca Gazze’de sağlık tesislerinden geriye ne kaldıysa saldırmaya devam ettiler, bugün de devam ediyorlar. Gazze’deki bütün sağlık sistemini tamamen ortadan kaldırdılar; bu da modern çağda eşi benzeri görülmemiş bir soykırım örneği.

C.H.: Basını nasıl kontrol ettiklerinin bir başka boyutundan da söz etmek istiyorum. Öncelikle, elbette yabancı gazetecilerin Gazze’ye girişini yasakladılar. Yabancı muhabirlerin Gazze’ye girebildiği çok az sayıdaki durumda ise bunu İsrail ordusunun organize ettiği gruplar hâlinde yaptılar ve bu muhabirler — bunu biliyorum çünkü ben de geçmişte bu tür gezilere katıldım — kendilerine sunulan ya da söylenen her şeye boyun eğecek kişiler oldukları için İsrail ordusu tarafından özenle seçiliyor. Birincisi bu. İkincisi, 270’ten fazla Filistinli gazeteciyi öldürdüler. Ben çok sayıda savaşı takip ettim ama bu sayı, Orta Amerika’daki savaşlarda, Yugoslavya’da ya da başka herhangi bir yerde karşılaştığım sayıların çok ötesinde. Açıkçası, katlettikleri gazeteci sayısı göz önüne alındığında bunun İsrail’e yönelik tam bir boykot çağrısını hak ettiğini düşünüyorum. Aynı zamanda İsrail, senin de kitapta belgelediğin üzere, CNN gibi uluslararası haber kuruluşlarının yayınladığı haberleri fiilen süzgeçten geçirmesine imkân tanıyan mekanizmalar oluşturdu. Senin de belirttiğin gibi, CNN’de yayınlanacak her şeyin Kudüs Bürosu üzerinden geçirilmesi gerekiyordu; bu da haberlerin İsrail sansür makamları tarafından denetlendiği anlamına geliyordu. Çünkü İsrail’de çalışmış biri olarak biliyorum ki sansür makamının onayı olmadan hiçbir şey yayımlanmaz.

R.A.: Kesinlikle. Amerikan halkına, okurlarına ve izleyicilerine aslında sahaya erişimleri olmadığını, İsrail’in bütün Batılı medya kuruluşlarını Gazze’den tamamen dışladığını söylemediler. Oysa bundan önce, bildiğimiz gibi, gazeteciler ve ana akım medya savaşları takip etme kapasitelerini her zaman askerlerle birlikte sahada, harekât bölgesinde bulunabilmek üzerinden ölçmüştür, değil mi? Bu standart bir uygulamadır. Gazetecilerin istediği de budur; olup biteni kayda geçirmek isterler. Teröre Karşı Savaş sırasında da yaptıkları buydu. Senin sözünü ettiğin, özel olarak seçilip incelemeden geçirilen o gazeteciler, 2003’te Irak’ın işgali sırasında Irak’a giren birliklerin içine yerleştirildi.

O savaşı esasen bir reality şova dönüştürdüler. Ben o savaş hakkında çok şey yazdım ve gazetecilerin askeri birliklere yerleştirilmesi ilk kez o zaman gerçekleşti. Medyayı kontrol edebileceklerinden emin olmak için buna uzun süredir hazırlanıyorlardı. Bu, ABD ordusunun psikolojik harekât stratejilerinin bir parçasıydı. İsrail’e girdiklerinde de, girebildikleri sınırlı sayıdaki durumda — El-Şifa’dan sonra da oradaydılar — evet, haber metinleri denetimden geçirildi ve yayınladıkları her şey İsrail sansür makamlarından geçti. Bence bütün bunların sürdürülebilmesi, Batılı gazetecilerin Gazze’ye girişinin engellendiğini bizim bilmememize de bağlıydı.

Ama bir başka mesele daha var ve biliyorsun, bana bunu soran çok kişi oldu: Bunlar onların meslektaşlarıydı, sahada çalışan gazetecilerdi. Yalnızca El Cezire için çalışmıyorlardı — evet, birçoğu yalnızca cep telefonlarıyla çalışıp paylaşımlar yapıyordu — ama bunlar Arapça yayın yapan medya kuruluşlarıydı; aralarında son derece meşru ve küresel ölçekte faaliyet gösteren pek çok kuruluş da vardı. Hatta AP ve diğer haber ajansları bile Gazze’de sahada çekilen fotoğrafları ve alınan tanıklıkları kullanıyordu, ancak bunu kimseye söylemiyorlardı. Bunları çok nadiren haberleştiriyorlardı. İlk zamanlarda Washington Post bunu en azından bir ölçüde yaptı; öldürülen bazı gazetecileri fotoğraflarıyla, umutlarıyla, hayalleriyle ve neden gazeteci olduklarını anlatarak gösterdi. O dönemde kamuoyuna yansıyan neredeyse tek örneklerden biri buydu.

Ama İsraillilerin onları hedef aldığını ya da öldürdüğünü hiçbir zaman söylemediler. Hatta Gazze’deki El Cezire büro şefi Wael Dahdouh’un oğluHamza Wael Dahdouh’u doğrudan bir saldırıyla öldürdüler ve ona “terörist” dediler. Giderek daha fazla gazeteci öldürüldükçe, onları giderek daha sık “terörist” olarak yaftalamaya başladılar. Ama biliyorsun, yüksek hızla hareket eden bir arabanın ısı güdümlü bir füzeyle tespit edilip vurulmasından söz ediyoruz; bu doğrudan bir suikasttır. Sonlara doğru yaptıkları buydu. Ayrıca fırsat buldukça hastaneleri de hedef alıyorlardı; bir saldırıda dört gazeteciyi birden öldürdüler. Bunlardan biri, İsrail’in önceki saldırısında yaralanmış ve hastanede tedavi görüyordu. Ailelerini de öldürdüler. Ailelerinin evlerini doğrudan hedef aldılar. Dahdouh’un ailesi de, oğlunu öldürmelerinden önce zaten katledilmişti.

Dolayısıyla, senin de belirttiğin gibi, daha önce hiç görmediğimiz ölçekte bir gazeteci katliamından söz ediyoruz. Gazetecileri Koruma Komitesi, Sınır Tanımayan Gazeteciler, Filistin Gazeteciler Sendikası ve benzeri kuruluşlar bütün bunları kayda geçiriyor, FCC’ye bildiriyor, dünyaya duyurmaya çalışıyor; ama karşılarında sessizlik var. Öldürülen gazetecilerin de dile getirdiği en korkunç şeylerden biri muhtemelen buydu. “Amerika’daki meslektaşlarımız ölümlerimizi tamamen görmezden geliyor, oysa biz onların meslektaşlarıyız” diyorlardı. Çünkü onları meslektaş olarak görmüyorlardı. Onları, bu unvana layık görülmeyen Filistinliler olarak görüyorlardı. Ayrıca, eğer bunları haberleştirmiş olsalardı, kendi haberciliklerinin yalnızca İsrail’in söylemlerini tekrarladığını ve bunun standartlaşmış bir pratiğe dönüştüğünü de kabul etmek zorunda kalacaklardı. Size vahşetin bir kısmını gösterebilirler ama mesele hiçbir zaman İsrail değildir. Anlatı hep şudur: “Bu, İsrail-Hamas savaşının bir sonucudur.” Oysa bu bir savaş değildi. Hamas bir ordu değildi. Bunun bir savaş olmadığını gayet iyi biliyoruz. Buna rağmen bugün hâlâ soykırım demiyorlar; oysa artık dünyanın her yerinde bunun bir soykırım olduğu biliniyor. Amerikan kamuoyu bile bunun bir soykırım olduğunu biliyor. Ama nedense New York Times bir türlü “soykırım” kelimesini kullanamıyor. Standart çerçeve bu. Ve Filistinli gazetecilerden söz etmeye başladıklarında, onların kendi haberciliklerini utandıracağını ve Filistinli gazetecilerin yaptığı haberciliği de konuşmak zorunda kalacaklarını biliyorlar. Bana göre Filistinli gazetecilerin ölümlerini neredeyse hiç haberleştirmemelerinin önemli nedenlerinden biri de bu.

C.H.: Ölümlerini haberleştirdiklerinde bile İsrail’in anlatısını aktarıyorlardı. Örneğin benim favorilerimden biri olan “İsrail Hamas kameralarını hedef aldı” gibi başlıklar atılıyordu. Sanırım bu, hepsinin öldürüldüğü Reuters ekibiyle ilgiliydi. Bir de “çifte vuruş” dedikleri saldırılar vardı; önce gazetecileri vuruyorlardı. Gazeteciler, jeneratörlere, elektriğe ve diğer imkânlara ihtiyaç duydukları için çoğu zaman çadırlarını hastanelerin çevresine kuruyordu. İsrail gazetecileri hedef alıyor, ardından birkaç dakika sonra, yaralılara yardım etmek için insanlar geldiğinde aynı yeri yeniden vuruyordu. Bu, gazetecilere karşı tekrar tekrar yapıldı. Öldürülen bu gazeteciler hakkında İsrail’in kullandığı tanımlamalar da büyük medya kuruluşlarının manşetlerine aynen taşındı.

R.A.: Evet.İsmail el-Gul ve meslektaşı Rami el-Rifi’nin doğrudan vurularak öldürülmesine ilişkin haberleri hatırlıyorum; araç doğrudan hedef alınmıştı. New York Times bunun hakkında çok ama çok az şey yazdı. İsmail’in nasıl öldürüldüğünü bile hiçbir zaman doğru düzgün açıklamadılar ve haberi, İsrail’in bir kurumla yaşadığı başka bir anlaşmazlığa bağladılar. Sonuçta karşınıza, sütunları dolduran ama aslında hiçbir anlam ifade etmeyen, asıl meseleyi ıskalayan bu tür haberler çıkıyor. Sonra düşünüyorum da, her sabah kalkıp New York Times okuyan arkadaşlarım var ve onlara, “Bunu kendinize neden yapıyorsunuz?” diyorum.

C.H.: Yani geleneksel medyanın ya da yerleşik düzen medyasının bu kadar düşük bir güvenilirliğe sahip olmasının nedenlerinden biri de bu. Öyle ki onay oranları Kongre’ninkinden bile daha düşük; bunu başarmak da kolay değil. Birçok açıdan baktığımızda, yaptıkları şey aslında bütünüyle kendi kendilerini yok etmek.

R.A.: Kesinlikle. Hastanelerin çevresindeki gazetecilerin öldürülmesi meselesine dönecek olursak, İsrail El-Şifa’ya ikinci kez 2024 ilkbaharında girdi. Hastaneye yönelik bu ikinci saldırı, ilkinden bile daha ağırdı. Medyanın haberciliği de ilkinden daha kötüydü; çünkü bu ikinci saldırıyı ilk saldırıyla ilişkilendirerek, “Birkaç ay önce nasıl oradaysalar, şimdi yine oradalar” dediler. IDF de basın açıklamasını yayımladı: “Tek bir sivili bile öldürmedik. Operasyon çok başarılıydı. Orada 500 teröristi etkisiz hâle getirdik.” El-Şifa’ya yönelik, hastaneyi gerçekten de bütünüyle yok eden son saldırıyı bu şekilde haberleştirdiler.

Hatırlarsan, o saldırının ardından ortaya çıkan bazı görüntülere ve hayatta kalan hemşirelerle diğer kişilerin tanıklıklarına baktığımızda, üç farklı renkte bileklik kullandıklarını söylediler. İnsanlara bu bilekliklerden birini takıyor, ardından bir grup erkeği dışarı çıkarıp vuruyorlardı. Yaklaşık 300 kişiyi doğrudan infaz ettiler. Bu kişilerin Hamas teröristleri olduğunu söylediler. Oysa bu insanlar, Hamas yönetimi altında çalışan sivil savunma görevlileriydi; gazetecilerin bir kısmıyla birlikte hastanede toplanıyorlardı çünkü senin de belirttiğin gibi hastane elektriğin bulunduğu yerdi. Aynı zamanda gazetecilere sahada neler olup bittiğine dair bilgi sağlayan yerdi; çünkü cesetleri görüyorlardı, yaralıları görüyorlardı ve yaralıların bakımını yapıyorlardı.

Dolayısıyla İsrail’in bütün hastaneleri devre dışı bırakmak istemesinin pek çok nedeni vardı. Ama o gün sivil savunma çalışanlarını da öldürdüler. Onları biçer gibi vurdular; cesetler daha sonra, birkaç hafta sonra çıkarılmaya başlandı ve biz de bu toplu çıkarma görüntülerini gördük. Bu kişilerin birçoğu hastaydı, ama aralarında sivil savunma çalışanları da vardı. Bugün hâlâ çok az haberleştirilen ve yeterince anlaşılmayan meselelerden biri şu: Sivil savunma çalışanları hükümet görevi kapsamında Hamas yönetimi için çalışıyor ve maaş alıyorlardı. Gazze’de hayatın bütün dokusu ve sağlık hizmetleri ile gıda yardımı dahil tüm sosyal hizmetler kasıtlı olarak ortadan kaldırıldığında, geriye örneğin hastanenin önünde ezilip gömülen cesetleri çıkarmak zorunda kalan yine bu sivil savunma çalışanları kalıyordu. Sonra da “kaos” dediklerinde, bunun ne kadar büyük bir aldatmaca ve yalan olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü “Gazze’de çok büyük bir kaos var” dediğinizde, sözünü ettiğiniz bu kaosun bizzat kendileri tarafından kasıtlı olarak yaratıldığını gözden kaçırıyorsunuz. Ben buna “cinayet yoluyla sansür” diyorum: gazetecileri öldürmek ve böylece olup biteni anlamlandırabilecek, belgeleyebilecek ve dünya kamuoyuna aktarabilecek seslerin ve kayıtların giderek azalmasını sağlamak.

C.H.: Harika, teşekkürler Robin. Ve çok büyük bir bölümü bunun bedelini hayatlarıyla ödeyen Filistinli meslektaşlarımızın olağanüstü cesaretini ve mesleki bütünlüğünü onurlandırmamız gerekiyor. Gerçek haberciliği onlar yaptı; Batı basını ise sınır bölgesine gidip çelik yelek ve kask takarak kamera karşısına geçti; oysa üzerlerine bir şarapnel parçası isabet etme ihtimali, bir asteroidin çarpma ihtimali kadar düşüktü. Birçoğunu tanıdığım, bazılarını ise kaybettiğim Filistinli meslektaşlarımın karşısında gerçekten hayranlık duyuyorum. Programın yapımını üstlenen Diego, Thomas ve Max’e de teşekkür etmek istiyorum. Beni ChrisHedges.substack.com adresinde bulabilirsiniz.


* Chris Hedges'ın Robin Andersen ile gerçekleştirdiği 'Documenting the U.S. Media’s Complicity in the Genocide of Gaza' adlı röportaj Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.