İran’ı Bekleyen Üç Olası Senaryo

-
Aa
+
a
a
a

Fizan Ekspresi'nden Milat Bülent Kılıç, İran ile ABD arasında yeniden başlayan çatışmaları, İran’ın giderek derinleşen krizini ve savaşın geleceğine ilişkin olası senaryoları değerlendiriyor.

""

Beklenen oldu ve İran ile ABD arasında çarpışmalar yeniden başladı. Tabii ki süreç bir kez daha ABD’nin İran unsurlarına saldırmasıyla ateşlendi.



Anmadan geçemeyeceğimiz büyük olay 1 Eylül’de oldu. ABD, İran’ın Hormozgan eyaletinin Sirik ilçesine bağlı Kuhestek adlı küçük kıyı köyünde bir düğün evini vurdu. Aralarında çocuklarında bulunduğu en az 18 kişiyi öldürdü ve 142 kişiyi de yaraladı. ABD, hedefin bir telekomünikasyon kulesi olduğunu, düğünü hedef almadığını söyledi. Ama bu onun İran’daki ilk sabıkası değil, bu nedenle inandırıcı da değil. Daha önce Minab’da bir okula saldırmış ve en az 170 çocuğu öldürmüştü. Bir de tabii 28 Şubat’ta düzenlediği Lamerd saldırısı var; önce inkâr ettiler ama sonra onların işi olduğu ortaya çıktı. Lamerd’deki, kadın voleybol takımının kullandığı spor salonuna yönelik saldırıda aralarında çocukların da bulunduğu 21 kişi ölmüş, 100 kişi de yaralanmıştı.

Savaş devam ettiği sürece bu türden katliamların sonunun gelmeyeceği açık. Ama benim bakış açıma göre, bu kayıplar yalnızca İsrail ve ABD devletleri için değil, İran İslam Cumhuriyeti için de önemsiz. Ben üçünün de halk düşmanı olduğuna inanıyorum ve masum siviller, canlılar ve İran uygarlığı için üzülüyorum.



Ben birkaç yıl önceki bir programımda “İran bitti”, “Rejim sıfırı tüketti” türünden sözler etmiştim. Kuşkusuz, yanılabilirim de ama o sözlerim bugün de geçerli.

Denilecektir ki, “Bitik bir İran, bitik bir Rejim nasıl oluyor da bir yılı geçen kesintili ama açık bir savaş sürecine karşın ABD ve İsrail gibi iki dev gücü, üstelik de körfezdeki sayısız küçük Arap devletiyle birlikte karşısına alabiliyor ve onları perişan edebiliyor?” Bu, haklı ama cevabı kolay olmayan bir soru…



Şuradan başlamaya çalışayım: Ölüm anında beden, ani bir komutla son olanaklarını, enerjisini, oksijenini bir yeniden canlanma, hayatta kalma arzusuyla havada ansızın açılan yedek bir paraşüt gibi devreye sokarmış. Benzetme uygun mu bilemiyorum ama İran’ın durumu da bana az çok böyleymiş gibi geliyor.

Az sonra sözünü edeceğim paralellikten dolayı çok üzgünüm ve bu nedenle kendi düşüncelerimden tedirgin oluyorum ama dürüst olacağım: Trump’ın Hazine Bakanı Scott Bessent, geçtiğimiz günlerde çocukluğunda bir bataklığa yakın oturduklarını ve çok fazla yılanla karşılaştıklarını anlattı. “Onun başını koparırdık ama gövdesi hareket etmeye devam ederdi. Yani ölürdü ama öldüğünün farkında olmazdı. İran Rejimi’ni de öldürdük ama henüz farkında değil,” dedi. Kim ne derse desin, ben de aşağı yukarı böyle düşünüyorum. Bessent bunu övünçle, gururla söylüyor ben ise üzülerek söylüyorum; farkımız bu. Yenilmiş bir İran İslam Cumhuriyeti bölgeye ve İran halkına barış, huzur ve refah getirmeyecek; hatta belki şu anki hallerinden de beter olacaklar ama durum bu.

Evet İran İslam Cumhuriyeti askeri ve istihbari açıdan kıvrak ve güçlü bir ülke. Kendince stratejiler geliştirebilen ve bu stratejiler uyarınca esneyebilen, kendini ve olanaklarını düzenleyebilen bir ülke. Askeri başarısının sırrı bu olsa gerek. Fakat şunu da eklemek gerek: Rusya’nın ve Çin’in de bu süreçte ciddi bir katkısı var. Bu, henüz bütünüyle alenileşmemişse de…



Doğrusunu isterseniz ben, İran’la ilgili konuşmalarda, yorumlarda, İran’ın bilmem kaç bin yıllık devlet geleneğine vurgu yapılmasını büyük ölçüde safsata olarak değerlendiriyorum. Bunun, bütünüyle değilse bile, büyük ölçüde bir mistifikasyon anlamına geldiğini düşünüyorum. Ne yazık ki yalnızca İran milliyetçileri değil, Türkiye solunun kimi unsurları da bu söylemi benimsiyor.

Fazla ayrıntıya girmeyeceğim: Doların her gün yeni bir rekora koştuğu, hiper enflasyon koşullarına doğru hızla yaklaşılan, ayakta kalmak için boyuna karşılığı olmayan paralar basan bir ülke İran. Sahici bir üretimi yok, su kaynakları hızla tükeniyor, havası ülke genelinde çok kirli. Kuşatma ve yaptırım altında. Birkaç yılda bir büyük halk ayaklanmalarıyla uğraşıyor. Ülke içinde barışı ve uzlaşmayı sağlayamıyor. Etnik, mezhebi hatta dini olarak çok parçalı ve bu parçalar arsındaki gerilim de artıyor. Ülkede alım gücü yerlerde sürünüyor. Her türden hak ve özgürlük askıya alınmış durumda, cezaevleri dolup taşıyor vs.

Bütün bunlara bakıp ben İran’ın yekpare, güçlü, direngen bir ülke olduğunu, öyle kalacağını düşünemiyorum. İran İslam Cumhuriyeti’nin 12 Gün Savaşındaki ve 40 Gün Savaşındaki başarılarını ben nihai bir zafer olarak değil, o raunda ilişkin bir başarı olarak niteliyorum. Savaş bitmedi ve şu ara yeni bir raunt başlıyor gibi gözüküyor. Belki bu yeni raunt da son raunt olmayacak; göreceğiz.

Bunları söylerken ABD’de ve İsrail’de yaklaşan seçimleri görmezden geldiğim düşünülmesin. Fakat İran’a ilişkin olarak her iki devletin de devlet başkanlarını ve iktidar partilerini aşan hedeflerinin olduğunu zaten biliyoruz.

Benim bakış açıma göre savaşa ilişkin üç ana senaryo söz konusu ve bunlardan ilki, şu: Birtakım yorumcular, Trump’ın, bir bahane ile, kazandık masalları anlatarak savaşı sonlandıracak bir uzlaşmaya girebileceğinden söz ediyor. Yani Trump, zaten uzun zamandır, biz kazandık, İran’ın askeri altyapısını felç ettik, işlevsiz hale getirdik, imha ettik yollu açıklamalar yapıyor. Bu nedenle, zaferini ilan edip yani aslında yenilgisini ilan edip çekilebilir diyorlar. Dediğim gibi; ben bu senaryoya inanmıyorum. Trump’ı aşan gerekçelerle de inanmıyorum. Doktor Kuroş Erfani’nin ifadesiyle “Abrahami Kapitalizm”in yapısal olarak bu senaryoya izin vermeyeceğini, verirse usul usul kendini imha etmeye başlamış sayılacağını düşünüyorum. Kuşkusuz Trump’ın ve Netenyahu’nun kişiliklerinin de sürecin bu biçimde işleyebileceğine ilişkin hiçbir pay bırakmadığını gözetmek gerekir. Yani bu senaryoyu geçiyorum.

İkinci senaryoya göre, ABD el yükseltecek, daha bütünlüklü bir savaşa geçecek, bütün olanaklarını sadece İran İslam Cumhuriyeti'ni değil, İran’ı yok etmek üzere kullanacak. Bu konuda başta İsrail ve İngiltere olmak üzere Batı'yı da yanına alacak.

Doğrusunu isterseniz ben bu senaryonun da bu biçimiyle işleyebileceğine inanmıyorum. Bedeli ağır ve çok maliyetli olacaktır çünkü. Yine de bu ikinci senaryo, ABD’nin çekilmesinden daha güçlü bir olasılık. Üstelik yakın sayılabilecek bir zamanda yaşanmış Irak örneği var.

Ben asıl üçüncü senaryonun ya da bunun bir türevi sayılabilecek bir senaryonun yürürlüğe konduğu kanaatindeyim. ABD, bu süreçte İran’ın güneyini, adaları ve körfezi elden geldiğince kontrol ve dizayn etmeye çalışacak ama topyekûn bir savaşa yönelmeyecek. Fark edilebileceği gibi, zaman zaman başka bölgelerdeki hedefleri vursa da ABD’nin asıl odağı petrol bölgelerinde ve petrol ihracat rotalarında.



ABD, ülkenin öncelikle mevcut ekonomik krizin derinleşmesiyle sarsılmasını umuyor bu kez. Trump’ın feci ekonomik yaptırım kararı alması da bu yüzden, bana kalırsa. Trump’ın geçtiğimiz gün, “Yahu bu İran halkı da Rejim’e ne vakit başkaldıracak, ne zaman sokağa çıkacak!” yollu serzenişinin arkasında da aynı tutum var. Ülke, ekonomik olarak daha da batacak, halk ayaklanacak, katliamlar başlayacak, ülke içindeki silahlı gruplara belli ölçülerde destek verilecek ve işler belli bir olgunluğa ulaştığında da dışarıdan müdahale başlayacak.

Gözlemciler, İran’da halkın aşırı yoksulluktan dolayı patlamanın eşiğinde olduğunu söylüyor. Esnafın yağmadan endişe ettiği ifade ediliyor. Rejim de bunu görüyor olmalı ki özellikle besicler üzerinden halkı tehdit etmeye, yıldırmaya devam ediyor.

Her zaman süreç birtakım sürprizlere, öngörülmemiş gelişmelere açıktır. Bu anlamda, şeytanların her zaman B ve C planları olabileceğini de unutmamalıyız ama ben üçüncü senaryonun genel olarak bu türden bir şey olacağı kanaatindeyim.

Bu senaryo işlerse, Rejim çökebilir ama bedeli de herkes için ağır olur. Öte yandan kazanan asla İran halkı olmaz. Tıpkı Rejim’in kayıtsız koşulsuz ayakta kalması durumunda da İran halkının yine kaybedecek olması gibi…

Yani bu üç senaryodan hangisi işlerse işlesin, İran halkına yarayacağı kanaatinde değilim. Ayrıca, İran’daki muhalif, devrimci güçler batının özellikle de İsrail’in ve ABD’nin ustaca mühendisliği sayesinde özgür, bağımsız bir İran ülküsünden artık çok daha uzak durumda. Bu olasılık Mehsa Ayaklanmaları’nın ilk aylarında küçük de olsa vardı. Kürtlerle Araplar, Beluçlarla Azerbaycan Türkleri, devrimcilerle monarşistler birbirlerine bir ölçüde yakındılar. Birleşmeli, birlikte hareket etmeliydiler. Fırsatı kaçırdılar. İsrail ve bağlı olarak ABD ve Avrupa ilk neşteri monarşist kanadı ve “Şehzade Rıza”yı oyuna sürerek attı ve süreci kesintiye uğrattı. Sonra özellikle Kürt gruplara oynayarak, onların gövdeden uzaklaşmalarına, giderek de başka milliyetçi niyetleri olan Güney Azerbaycan Türkleriyle belli ölçüde karşı karşıya gelmelerine neden oldu.

Yani, sıraladığım bu senaryolardan hangisi yürürlükte olursa olsun sonu kaos ve yıkım olacaktır. Çünkü İran halkı, İran muhalefeti, İran’daki devrimci güçler tersi bir durum için, yani bağımsız, yekpare, güçlü bir İran için organize olmuş değiller. Bunu yeterince arzulamıyorlar. Damarlar tıkalı.


Bu yazı, 5 Eylül 2026’da yayınlanan Fizan Ekspresi programında Milat Bülent Kılıç'ın söylediklerinden bir bölümü içeriyor.