"Müsadereler otokrasinin bütünleyici parçası oluyor"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik’te Ali Bilge, Türkiye’de otokratik düzen ile sermaye yapıları arasındaki ilişkiyi; servet transferleri, müsadere ve el koyma uygulamaları üzerinden değerlendirirken; Melih Gökçek, Binali Yıldırım ve Ahmet Davutoğlu etrafındaki son gelişmeleri tarihsel örneklerle ele alıyor ve ekonomik kaynakların daraldığı dönemlerde iktidar içindeki güç ve menfaat dengelerinin nasıl yeniden şekillendiğini tartışıyor.

""
"Müsadereler otokrasinin bütünleyici parçası oluyor"
 

"Müsadereler otokrasinin bütünleyici parçası oluyor"

podcast servisi: iTunes / RSS

Özdeş Özbay: Merhabalar Ali Bey, günaydın!

Ali Bilge: Günaydın Özdeş, merhaba!

Ö.Ö.: Ömer Bey bu hafta yok, tatilde kendisi ve haftaya tekrar bizimle birlikte olacak. Bu hafta ne konuşuyoruz?

A.B.: Geçen hafta da yoğundu önemli gelişmeler oldu, iktidara yakın isimler hakkında soruşturmalar gündeme geldi. Melih Gökçek, Ahmet Davutoğlu soruşturmalarına değinelim ve Binali Yıldırım üzerine de iddialar var. Cemaatler, şirketler, belediyeler ve kişiler üzerine yapılan baskıları konuşuyoruz. Dünya nüfusunun %70’den fazlası günümüzde otokrasiyle yönetiliyor, bu yüzdenin içinde Türkiye de var. Hep söylüyorum; Türkiye otokrasisi diğerlerinde olduğu gibi petrole doğal gaza, altına, kıymetli madenlere ya da teknolojik üstünlüğe dayanmıyor. Türkiye kronik bir şekilde uzun yıllardır ciddi iç ve dış açıklar veren bir ekonomi, borçlanma ile finanse ediliyor, borçla otokrasiye geçen bir ülkeyiz. Yüksek borçluluğa ve enflasyona saplanmış bir ülkeyiz. Dolayısıyla dış kaynak olmadan motor çalışmıyor; ekonomik aktivite, büyüme olmuyor. Motor çalışmazsa ve ekonomik büyüme olmazsa ihaleler de olmuyor ya da az oluyor.

Son 25 yılın modeli de yeni zenginler yaratmaya, kendi tabanını palazlandırmaya, böylesi bir kaynak aktarım, sermaye birikimi sağlamaya dönük oldu. Bu modelle de yeni gruplar, menfaat cemaatleri vb. oluşmaya başladı. Bu mekanizmanın çalışması için de yolsuzluk çok önemli. Rüşvet ve yolsuzluk kapitalizmin motor yağıdır”. Sanıyorum bunu yıllar önce rahmetli Uğur Mumcu söylemişti. Rüşvet ve yolsuzlukla motor dişlileri daha rahat çalışıyor, yeni sermaye birikimlerine de hizmet ediyor, katkıda bulunuyor.

Aslında bu birikim modelini geçen 100 yıllık tarihimizde de görüyoruz ki daha gerilere de götürebiliriz, İttihat ve Terakki yönetimine kadar uzanabiliriz. Ancak son 25 yılda geçen 130 yılda oluşan, “geleneksel” diye tarif edebileceğimiz sermayeden ve bilhassa kamudan yeni kesimlere servet transferi oldu, yeni sermaye kesimleri yaratıldı. Yeni sermaye yapıları, galerileri, ocakları, tünelleri yaratırken aynı zamanda ülke olarak az olan, kıt olan demokrasiden hiç demokrasiye geçiş yaptık.Yeni siyasal yapı, yeni otokratik düzen, yeni sermaye yapılarına dayanarak oluştu, daha doğrusu birlikte oluştu, iç içe geçti.

Ancak söylediğim gibi, tüm bu eski ve yeni yapılar, her halükârda dış kaynak akışı olduğu zaman güçlü çalışıyor. Dış kaynak akışlarının iyi olduğu ekonomik büyümenin tatmin edici olduğu zamanlarda, iş birliği yaptığınız ya da geliştirdiğiniz sermaye gruplarıyla aranızda bir sorun çıkmıyor. Ancak kaynak akışında sorun olduğunda ya da azaldığında havuz yeterli suyu bulamıyor, dolamıyor. Ayrıca tek bir havuz yok; birbiri ile bağlantılı büyükten küçüğe havuzlar zinciri var. Tüm zincirde akış problemleri oluyor, tıkanıklık yaşanıyor ve tıkanıklıklar da çatışmalara neden oluyor. Menfaat topoğrafyasını değişime zorluyor, sıkışma takasa zorluyor, iktidar içi ve dışı çatışmalar ve kopuşlar başlıyor.

Yıllar boyunca palazlanmış, himaye görmüş kesimler, gemiden uzaklaşmaya, yeni velinimetler aramaya ya da başka dünyalar aramaya başlıyorlar.

Ayrıca sadece mali olarak değil, “idari” olarak da güçlenmiş kişiler ve cemaatler de olabiliyor. Devlet/iktidar içinde bürokratik yapıda güçlenen kişileri ve grupları kast ediyorum. Osmanlı’da da Enderun olarak tarif edilen bürokratik alanı kast ediyorum, buradaki kişi ve gruplarda aşırı güçlenmeler görüldüğünde de hizaya getirilmeye çalışılıyor. Hep söylüyorum, otokratik yönetimlerde kişiler, cemaat ve şirketler itaate göre himaye görüyor, korunuyor. Dünyada bütün otokratik yönetimlerde buna şahit oluyoruz.

Örneklerini Türkiye’de de yaşıyoruz; idari gücü arttıranlara, çizgi dışında servet yapanlara itaat ve sadakat testleri yapılıyor.Bu testlere göre ödül ve cezalandırma uygulanıyor. Osmanlı’da “makbul paşalıktan maktul paşalığa geçiş” çoktur. Kanuni’nin meşhur Sadrazamı makbul İbrahim Paşa daha sonra maktul İbrahim Paşa olmuştur. İbrahim’den sonra gelen Rüstem Paşa ki Mihrimah Sultan’ın da kocasıdır, Kanuni’nin damadıdır, Osmanlı tarihinde en büyük servet yapmış sadrazamlardandır. Sınırları aştıklarında maktule geçerler. Makbuller ile maktullerin geçiş yaptığı bir düzenektir otokrasiler, monarşiler, diktatörlükler. Böyle rejimler içinde gemiyi terk etmek isteyenler, yurt dışına ölçüsüz para çıkaranlar, öngörülen üzerinde servet yapanlar, itaat etmeyenler, medya mensupları da, siyasetçiler de, yeni ve eski sermaye sahipleri de buna dahildir, bürokrat da dahildir, bunlar bir şekilde yanar. Son gelişmelere de bu çerçeveden bakabiliriz. Büyük servet transferlerin olduğu menfaat coğrafyasının ve topoğrafyasının yeniden şekillendiği bir dönemi yaşadık.

Melih Gökçek, Ankara’ya 25 yıl damgasının vurmuştur. Harcamaları ve serveti ile çok fazla öne çıkmıştır. Melih Gökçek, pek çok neden ile Erdoğan tarafından görev süresi bitmeden ayrılmaya zorlanmıştır, belediye başkanlığından ayrılması gerçekleştirilmiştir.

Şu ana kadar bildiğim kadarıyla gazeteci Timur Soykan’ın söylediklerine, yazdıklarına bir yalanlama gelmedi Binali Yıldırım cephesinden. Binali Yıldırım, başbakanlık ve AKP’nin genel başkanlığını yapmış bir isimdir. Çok uzun yıllar boyunca Türkiye’nin en büyük kamu harcaması yapan yatırımcı bakanlığı olan ulaştırma ve altyapı bakanlığı yapmıştır. Çok büyük hacimde özelleştirmeler ve kamusal yatırımlar bakanlığı döneminde yapılmıştır. On milyarlarca dolarlık ihaleleri, kamusal izinleri veren bir bakanlığın başında bulundu.

Dünyada ve Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de bir uygulama var, adı ‘müsadere’, duydun mu?

Ö.Ö.: Bunu duydum ama anlat deseniz tam olarak anlatamam.

A.B.: Müsadere; haksız kazanç sağlayan, suçla elde edilen varlıklara el koymaktır. El konulan varlıklar ya hazineye aktarılır ya da başkasına aktarılır. Tudor hanedanında da vardır; hanedanlıklarda eğer sultan, hünkâr, majeste neyse artık, yönetimindeki insanlardan şüpheleniyorsa ve sınırı aştığına inanmışsa müsadere fermanını verir. Osmanlı’da çok kullanılan bir yöntemdir. Tanzimat ilanı sonrasında müsadere kalktı çünkü o kadar rahat uygulanıyordu ki çığırından çıkmıştı, iki yalancı tanıkla müsadere yapılıyordu. Osmanlı coğrafyasında yaşayan çok fazla Hristiyan nüfus bulunuyordu. Müsadere onlar üzerinde çokça gerçekleşiyordu, Tanzimat ile müsadere hukuki niteliğe büründü. 1876 Anayasası’na da girdi, Mecelle’de de yer aldı yani hukuk sistemi içinde düzenlenmeye çalışıldı. Müsadere, modern hukukta da var, bugün de var ama doğru bir hukuki dayanağı olması gerekiyor, mahkeme kararı olması gerekiyor. Ayrıca kişi ve kurumların tüm varlığına el konmuyor; suçla elde edilen kazançlara ya da suç esnasında kullanılan varlıklara uygulanıyor. Farklı uygulamalar var, genel müsadere, sınırlı müsadere gibi..

Türkiye’de de Türk Ceza Kanunu içerisinde bir tedbir olarak müsadere yer alıyor. Dünyada da pek çok ülke hukukunda da var ki en çarpıcı uygulama örneği Rusya’dadır. Rusya, Putin döneminde 1991 sonrası sosyalist cumhuriyetin yıkılmasından sonra oluşan, vahşi dönemde kamusal malların üzerine oturan oligarklarla, milyarderlerle sonrasında çok büyük mücadeleler oldu. Hatırladığım kadarıyla Yukost’tu, varlıklarına el kondu - ya Putin yönetimindeki hazineye devredildi ya da yeni sahiplerle el değiştirdi.

Ö.Ö.: Hatta Putin’in kendisine de ciddi bir miktar... Putin şu anda dünyanın en zengin isimlerinden biriymiş. Ben bunu yakın zamanda bir belgeselden öğrendim. İnanılmaz bir şey. Açık açık, özellikle bu oligarkların mallarının %50’sini falan talep edip kendisine almış.

A.B.: Bu işin bir rayici var dünyada.

Ö.Ö.: Evet.

A.B.: Yakın örneklerden biri Suudi Arabistan’da oldu: Veliaht Prens Selman yaptı, kraliyet ailesine mensup olan prensleri, aşırı servet sahiplerini toplayıp..

Ö.Ö.: Bir otelde toplayıp değil mi?

A.B.: 106 milyar dolar kesmiş bunlara, “Ya kelleniz ya da serveti devredin!” demiş.

Ö.Ö.: Onların bir kısmını da orada kesti zaten! Orada işkence yapıldığı falan söyleniyordu.

A.B.: Yanlış hatırlamıyorsam Yunanistan’da yaşanan bir banker skandalında, 17 Kasım Örgütü (daha sonra anlaşıldı ki bu örgüt Yunanistan istihbaratının sol kanadına mensupmuş), bankaları batırıp parayı kaçıranların ailelerini yakalamış, “Ya aileniz ya da parayı getirin!” demiş. Benzer uygulamalar pek çok kez ülkelerde yaşandı. Sadece rejimin demokratik olup olmamasına bağlı olarak işleyiş biçimi değişiyor; demokratik ülkelerde mahkemelere dayalı müsadere oluyor, otokratik rejimlerde mahkemeleri şeklen kullanıp liderin emriyle bu süreçler tanımlanabiliyor.

Ülkemizde Cumhuriyet tarihi öncesinde özellikle Ermeni ve Rum tehciri sonrasındaki el konulan varlıklar bir müsaderedir. Bugün sene-i devriyesi olan 6-7 Eylül olayları bir müsaderedir. Sonuçta varlıkları tahrip edilen, yok edilen, ülkeyi terk etmeye zorlanan kişilerin malları, varlıkları, fabrikaları, işletmeleri, dükkanları, evleri hiç paralara devredilmiş ya da el konulmuştur. Varlık vergisi uygulaması da açık bir müsadere örneğidir, ırksal bir müsadere örneğidir, ticaretin, sanayinin, burjuvazinin millileştirilmesi operasyonudur. İttihat ve Terakki’nin 1912 sonrasında başlayan İslamlaştırma ve Türkleştirme sürecinin devamı niteliğindedir. İnönü hükümetinin 1964’te yayınladığı gizli kararname de bir müsaderedir, Rum kökenli insanların varlıklarına müsadere edilmesi imkanı sağlanmıştır.

Ö.Ö.: Yine aynı 64 sürgünü de var.

A.B.: 1964 kararnamesi dediğim o işte; gizli bir kararnamedir, yıllar sonra uygulamanın kararnameye dayalı yapıldığını öğrendik. El koymanın, müsaderenin tarihsel kökleri var. Unutmayalım, tarihin en büyük ırksal müsaderesi Nazi Almanya’sında oldu. Özel yasalarla Yahudilerin mallarına el kondu, şimdi onların kat be katını torunları Gazze’den çıkarıyor ama çok önemli ırksal uygulama örneklerindendir. Bir de devrim olduğunda müsadere oluyor: 1917 Rusya’daki Bolşevik devriminde, Küba devriminde yaşandı, mülkiyet edinme ortadan kaldırıldığında varlıklara el konuluyor.

Çok değişik müsadere örnekleri var. Neden el koyuyorsun? Hiçbir iktidar kendinden güçlü yapıları ve kişileri istemiyor. Günümüzde müsadereye müsaade edilmesinin önemli nedenlerinden biri, ‘ekonomik güç sahibi olanın siyasal güç sahibi olması’ endişesinin liderlerde hakim olması.Otokrasilerde kuşku ve endişe birlikte gelişiyor; aşırı zenginleşme lideri devirmek için kullanılabilir endişesi’, meydan okumak, medyayı ele geçirme endişesi. Bir de şöyle bir ölçü ve düşünce hakim oluyor; ‘servetiniz benim sayemde oldu, bu serveti sana ben sağladım! İstersem geri alırım".

Ayrıca yoksul topluma da mesaj veriliyor, “Adilim kendi adamlarımı da dövüyorum” algısı yaratmaya da yarıyor. Ödül ve ceza otokrasilerin kullandığı araçlardandır. Ayrıca el konulan kaynaklar ile yeni makbuller oluşturabiliyorsunuz. Buna kaynakların, servetin yeniden dağıtılması diyoruz. Çin Halk Cumhuriyeti’nde de oldu, Ali Baba’yı hatırlayalım, ona da uygulandı.

Ö.Ö.: Evet.

A.B.: Çin’de aşırı güçlenen ve komünist parti çizgisinde kapitalistleşme, servet arttırımı dışına çıkanlar müsadere ediliyor. Müsadere demokrasilerde de bağımsız mahkeme kararlarına dayanılarak yapılıyor. Monarşilerde, otokrasilerde terbiye etme aracı, bir kırbaç, tehdit unsuru haline geliyor. TÜSİAD, ‘Kanarya Sevenler Derneği’ haline gelmiş ise mevzu budur. Başkanlar iktidar uygulamalarını eleştirdiler, bazı konularda farklı düşündüklerini beyan ettiler, göz altına alınıp yargılandılar, hapis cezaları aldılar, yurt dışına çıkışları yasaklandı, sadece hükmün açıklanması geriye bırakıldı, bu nedenle serbestler. 15 Temmuz sonrasını da unutmayalım: Darbe girişimi sonrası Gülen cemaatinin mallarına da el kondu, varlıklar hazineye aktarıldı ya da başka yapılara konsolide oldu.

 

Yakın tarihimizin büyük bölümü, gayrimüslimlerden, Sünni İslam ve Türk kesimlere servet transferleri ile geçti. Son dönemde menfaat cemaatleri diye tanımlayabileceğimiz cemaatler arasında ve siyasi İslam kökünden gelenler arasındaki konsolidasyonlara tanık olduk. Elbette geleneksel ‘seküler’ sermayeden muhafazakâr sermayeye de geçiş oldu ama büyük hacim kamusal mekanizmalarla aktarımlarla gerçekleşti. Son yıllarda mülkiyete el koyma yetkileri çeşitlendi ve arttırıldı. Örneğin, Devlet Denetleme Kurulu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu resen kayyum atıyor, el koyuyor. Çok çabuk unutuluyor ama bu düzenlemelerle yaşıyoruz.

Ö.Ö.: TMSF kontrolü altında binden fazla şirket var deniyordu.

A.B.: En büyük kamusal holding.

Ö.Ö.: Evet, Türkiye’nin en büyük holdingi demek bu. On binlerce çalışanı var ama normal bir şekilde onları işletiyor mu? Bunları daha sonra nasıl elden çıkarıyor? Ben kendi adıma o süreci de bilmiyorum. Veya elden çıkarılınca geliri ne oluyor?

A.B.: Hazineye irat kayıt edilebilir ama el konulanlar nasıl yönetiliyor, ehil ellerde yönetiliyor mu? Bir de varlık fonumuz var. Örneğin, el konulan altın şirketleri Varlık Fonu’na gitti. Varlık Fonu’na gidiyor ama ne oluyor bilmiyoruz. Varlık Fonu’ndan haberdar mıyız, nasıl yönetiliyor? TMSF’den ne kadar haberdarız? El konulan varlıklar nasıl işleniyor, nasıl elden çıkarılıyor? Gri yönetimlerde çok berrak durumlar olmuyor. Geçenlerde Norveç Varlık Fonu kâr açıkladı, dünyanın en zengin ve en şeffaflardan biridir, kapalı fonlar otokrasilerde bulunuyor.

Ö.Ö.: Onun da kökeni fosil yakıt zaten.

A.B.: Elbette. 184 milyar dolar kâr sağlamış. Varlık Fonumuzun başı Cumhurbaşkanı. Türkiye’de mevzuat çok rahat el koymaya müsait hale getirildi. Bir de iltisak ve terör örgütü varlığı ile hukuki bağlantı kuruluyor. Bir iki kişi, aslında şirketin sahibi filanca ile filanca, tamam o zaman, terör örgütü oluyorsun, böylece malına da el koyuyorsun. Böyle olunca büyük bir sopa oluyor; iş dünyası açısından da, emek dünyası açısından da böyle. Sendikalara da el koyuyor, derneklere de el konabiliyor. Müsadereler otokrasinin vazgeçilmez parçası mütemmim cüzü oluyor; hukuki deyimle, bütünleyici parçası oluyor. Hakim kararı olmaksızın ‘Kanuni’nin fermanıyla’ mülke el konmuyor ama kanun hükmündeki kararnamelerle el konuyor, TMSF mekanizmasıyla, kayyum mekanizmasıyla, Devlet Denetleme Kurulu ile... Gün geliyor, eski yoldaşları da çizebiliyorsun. Son dönemde yaşadıklarımız eski yoldaşlardan çizgi dışına çıkanları terbiye edilmesi gibi..

Ö.Ö.: Melih Gökçek soruşturmasını mı kastediyorsunuz bunu söylerken? Melih Gökçek çizgi dışına mı çıktı?

A.B.: Tabii. Aslında işin başında Melih Gökçek, kendini Erdoğan ile eşit görürdü. Uzun süre AKP’ye girmedi, Demokrat Parti’nin başında oldu. ANAP’tan Refah çizgisine geçti, oradan Fazilet’e geçti, AKP kuruluşunda yoktu. Kendine eşdeğer rakip olarak Tayyip Erdoğan’ı görüyordu. Tayyip Erdoğan’ın liderliğini daha sonra kabul etmiştir. 2019 yerel seçimlerinin öncesinde de görevden alındı. Geçmişte aralarında güç savaşı vardı.

Ö.Ö.: Bir yandan da Melih Gökçek çok ‘reisçi’ açıklamalar yaparken, mesela Bülent Arınç daha mesafeli bir tavır sergiliyordu.

A.B.: Zaman içinde bileğini büküyor, görevden alıyor. Ama ilk başlarda kendisini Erdoğan ile eş görürdü, hatta üstün de görürdü. Her ikisi de aynı dönemde, 1994’te belediye başkanı oldular, her ikisi de aynı kökten gelen siyasetin gelecek liderleri gibi rekabette oldular. Yıllarca kendisini destekleyenler, çizgi dışına çıkanlar hizaya getirilmeye çalışılıyor. Binali Yıldırım’la aralarında ilişki abi-kardeş ilişkisidir ama bu güç savaşlarının bu ilişkileri dinlemediğini görüyoruz. İddialara şu ana kadar Binali Bey’den bir yalanlama gelmedi. Eski Başbakan ve AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu partisini kapattı, silahı da yok elinde. Parti küçük de olsa bir koruma mekanizmasıdır, o da yok elinde. Beş yıl önceki konuşmalarından bugün ifade vermeye gidiyor. Eski Genel Başkanlar ve Başbakanların durumu böyle.

Türkiye ekonomisi zor durumda, çok büyük iç ve dış açıklar veriyor. Kaynak için de kıvranıyor; otoyolları, köprüleri özelleştiriyor, kaynak bulmak için adeta tırmalıyor. Kaynakların büyük bir bölümü yolsuzluğa gitti, başka servetlere dönüştü. Bugün Türkiye’de iktisadi büyüme düşük, orta vadeli program üzerine gerçekten konuşmayı bile zül sayıyorum çünkü hiçbir hikmeti harbiyesi kalmayan programlar bunlar. Hedefler sürekli dejenere oluyor. Ülkede dünya tarihindeki en uzun süren istikrar programı uygulanıyor, sonuç alınamamış durumda. Vaktimizi doldurduk galiba?

Ö.Ö.: Evet.

A.B.: O zaman burada keseyim.

Ö.Ö.: Sizin işe yaramadığını söylediğiniz bu orta vadeli programda dahi enflasyon tahmini yükseltilmiş durumda.

A.B.: Tabii, tabii. Eski notlardan buldum: Aldıkça al, daldıkça dal, çaldıkça çal, istersen ver yüz arzuhal, ne sorgu var ne sual’ demiş usta Neyzen Tevfik. Bununla tamamlayalım.

Ö.Ö.: Peki, çok teşekkür ederiz.

A.B.: Görüşürüz.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.

A.B.: Hoşçakalın!