"Asıl varoluşsal ikilem, kapitalizm ile gezegendeki yaşam arasında"

-
Aa
+
a
a
a

Onarım Çağı'nda Özdeş Özbay ve Tuna Emren, Portekizli iklim aktivisti Leonor Canadas ile iklim istihdamı mücadelesini ve adil geçiş politikalarını konuşuyor; Portekiz’de yaklaşık 10 yıllık iklim istihdamı kampanyasının deneyimlerinden yola çıkarak karbon yoğun sektörlerde çalışan işçilerin enerji dönüşümü sürecinde nasıl korunabileceğini, yeni ve güvenceli kamu istihdamının önemini ve sendikaların bu dönüşümde karşılaştığı zorlukları ele alıyor; iklim kriziyle mücadelenin sınıf mücadelesi ve sistem değişimiyle ilişkisini tartışıyorlar.

""
İklim Adaleti ve Kamusal İstihdam: Climaximo deneyimi
 

İklim Adaleti ve Kamusal İstihdam: Climaximo deneyimi

podcast servisi: iTunes / RSS

Tuna Emren:Yeryüzünü onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı’na hoşgeldiniz. Ben Tuna Emren.

Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.

T.E.: ...ve teknik masada da bize Selahattin Çolak destek veriyor bugün.

Bugünkü konuğumuz, geçen hafta duyurduğumuz üzere, Portekiz'den bir dostumuz aynı zamanda; Leonor Canadas.

Leonor, Lisbon'da yaşıyor. Yaklaşık 8 yıldır iklim adaleti hareketinin içinde yer alıyor ve Lisbon merkezli taban örgütü Climaximo'da çalışmalarını sürdürüyor.

Leonor, Portekiz'deki iklim istihdamı kampanyalarında da yer almıştı. Aynı zamanda Küresel İklim İstihdamı (Global Climate Jobs) ağı içerisinde koordinasyon çalışmalarına katılmıştı ki şu anda programı sunan bizler, yani Özdeş ve ben de orada konuşmacı olarak bulunmuştuk.

Ö.Ö.: Evet, konuşmacı ve katılımcı olarak.

T.E.: Evet.

Leonor bu kapsamda, iki uluslararası konferansın örgütlenmesinde rol aldı.

Bugün kendisiyle hem Portekiz'deki iklim istihdamı kampanyasından deneyimlerini, hem bu kampanyanın yıllar içinde nasıl geliştiğini, hem de tüm kampanyalarda karşılaştıkları zorluklarla birlikte iklim istihdamı mücadelesinin bugün nerede durduğunu konuşacağız. Merhaba Leonor.

Ö.Ö.: Merhaba, hoşgeldin Leonor. Bize katıldığın için teşekkür ederiz.

Leonor Canadas: Davet ettiğiniz için ben teşekkür ederim.

T.E.: Yakın zamanda, özellikle Portekiz'deki deneyiminden hareketle yaklaşık 10 yıllık iklim istihdamı kampanyacılığı üzerine geriye dönük bir değerlendirme yazısı yazmıştın. Geriye baktığında, iklim istihdamı kampanyasının arkasındaki temel politik fikir neydi? Ayrıca Portekiz'de iklim istihdamı kampanyasını nasıl kurduğunuzu, nasıl geliştiğini ve süreç boyunca nasıl bir yaklaşım sergilediğinizi de biraz anlatabilir misin?

L.C.: Evet, iklim istihdamı kampanyasının amacı, emisyonları azaltan sektörleri kapsayacak şekilde yeni bir kamu sektörü istihdamı yaratmak ve aynı zamanda enerji dönüşümü nedeniyle işlerini kaybedecek olan işçilere öncelik veren bir hükümet programı oluşturmaktı, ki halen de öyle. Dolayısıyla iklim istihdamı, emisyonları azaltacak bir kamu girişimi perspektifiyle yaratılan, kamu sektöründe ve iyi koşullara sahip işleri içerecekti. Kampanya aynı zamanda karbon yoğun sektörlerdeki örgütlü işçilerle ilişki kurmayı da hedefliyordu. Çünkü bu sektörlerde çalışanlar, adil geçiş için doğrudan ekonomik ve politik mücadeleye katılabilecek ve aslında emekleri bu sektörlerden geri çekilecek kişiler. İşçi sınıfının küçük bir bölümünü temsil ediyor olsalar da, iklim krizi söz konusu olduğunda işçi sınıfının çok güçlü bir kesimini oluşturuyorlar. Çünkü karbon yoğun sektörlerdeki emeklerini geri çekebilecek kapasiteye sahipler.

Kampanya ayrıca iklim adaleti hareketinin hem anlatısal hem de kurumsal kapasitesini geliştirmek istiyordu. Burada kurumsal kapasiteden kastımız, talepleri sistematik hale getirme ve kazanımları kalıcılaştırma kapasitesi; anlatısal kapasiteden kastımız ise hareketin kamuoyundaki anlatıyı etkileme becerisi.

Portekiz özelinde konuşacak olursak, şunu da belirtmeliyim ki o kampanya ilk kurulduğunda ben henüz dahil olmamıştım. 2015-2016 yıllarında başlatıldı. O dönemde Portekiz'de kemer sıkma politikalarına karşı eylemler de sona ermek üzereydi. Aynı zamanda Paris'teki iklim zirvesinin de başarısız olacağı bekleniyordu ki sonuçsuz bir anlaşmayla bitti.

Kampanya, giriş kısmında bahsettiğiniz Climáximo'nun girişimiyle başlatıldı. O dönemde Climáximo, benim de içinde yer aldığım, yeni kurulmuş, tabandan gelen bir iklim adaleti platformuydu. Buna daha sonra bir Güvencesiz Çalışanlar Birliği (Precários Inflexíveis) ve ardından Portekiz'deki bir çevre adaleti grubu da katıldı. Kampanya Lizbon'daki 1 Mayıs gösterisinde başlatıldı ve daha o aşamada, iklim istihdamı hakkında bilgiler içeren bir tanıtım broşürü de mevcuttu. Sonraki yıllar içinde 20'den fazla örgüt kampanyayı destekledi, ancak bu örgütlerin kampanya faaliyetlerine katılım düzeyleri açısından farklar da vardı tabii. Bu örgütler arasında çevre alanında çalışan STK'lar, yeni petrol ve gaz projelerine karşı ön saflarda mücadele eden gruplar bulunuyordu ki o dönemde bu çok önemli bir mücadeleydi. Neyse ki bu petrol ve gaz projelerinin tamamını iptal ettirmeyi başardık. Ama o dönemde bu, devam etmekte olan önemli bir mücadeleydi. Ve tabii ki sendikalar, diğer taban örgütleri ve feminist hareket, barınma hareketi, hayvan hakları hareketi gibi başka toplumsal hareketlerden çeşitli gruplar da bize katılmıştı.

Yıllar boyunca kampanyaya yaklaşımımız ve yürüttüğümüz faaliyetler de farklı biçimler aldı. Çok sayıda araştırma yaptık ve raporlar yayımladık. Daha sonra sektörel faaliyetler yürütmeye, belirli sektörlerle ilişki kurmaya ve bu sektörlere yönelik broşürler, bildiriler hazırlamaya çalıştık. Bir dönem de özellikle, Portekiz’in karbon yoğun altyapı tesislerine sahip olan belirli bir bölgesine odaklandık.

Ve tabii bütün bunların temelinde, işçilerle ve işçi örgütleriyle ilişki kurmak ve kampanyanın taleplerini görünür kılmak vardı.

Ö.Ö.: Karbon yoğun sektörlerden ve bölgelerden birkaç kez bahsettin. Bu sektörlerin tam olarak neler olduğundan biraz bahsedebilir misin? Örneğin Türkiye'de kömür madenleri var. Biz karbon yoğun sektörlerden bahsettiğimizde çoğunlukla kömür üretimini kastediyoruz, çünkü burada pek petrol veya gaz üretimimiz yok.

Peki Portekiz'deki durum nasıl?

L.C.: Bugünlerde yeniden petrol ve gaz çıkarımına da başlanabilir gibi görünüyor ama dediğim gibi, bu yürütülen mücadelelerden biriydi ve sonuçlanması da birkaç yıl sürdü. Sonunda bu mücadele kazanılınca o sektörler pek gelişmedi.

Ama evet, biz Portekiz'de fosil yakıt çıkarmıyoruz. Bunu özellikle belirtmek önemli; yani doğrudan fosil yakıt çıkarma aşaması yok ama petrol rafinerilerimiz var. Birkaç yıl öncesine kadar iki petrol rafinerisi vardı. Daha sonra bunlardan biri kapatıldı. Ve tabii ki işçiler için herhangi bir adil geçiş süreci yürütülmedi.

Ö.Ö.: Yani işçiler işlerini kaybetmiş oldu?

L.C.: Evet, birçoğu kaybetti, bazıları erken emekliliğe ayrıldı. Bazıları da başka tesislere geçmeyi başardı. Ama evet, gerçekten çok sayıda işçi işini kaybetmiş oldu veya gelirleri azaldı ve istikrarsız koşullarda yaşamaya zorlandılar.

Hâlâ doğalgazla çalışan elektrik santrallerimiz de var. Aslında bizim kampanyamızın döneminde bunlardan ikisi kapatıldı. Dolayısıyla bu petrol rafinerisinin ve iki doğalgaz santralinin kapatılması, hem kampanyanın içinde hem de adil geçişin nasıl olması gerektiğine ilişkin tartışmalarda elbette kilit öneme sahipti.

Bunun dışındaki temel sektörler ise ulaşım ve sanayi sektörleri. Örneğin oldukça yoğun emisyon üreten bir çimento üretimimiz var ki kampanya kapsamında çimento sektörüyle çalışma fırsatı bulamamıştık. Daha çok enerji ve ulaşım sektörleri üzerinde çalıştık. Dolayısıyla bizim için temel sektörler bunlardı. Ama tekrar söyleyeyim, bizde, diğer bazı ülkelerdeki var olan fosil yakıt çıkarımı aşaması mevcut değil.

Ö.Ö.: Peki, o zaman devam edelim.

Portekiz'de, hem hükümetin tutumu hem de sendikaların iklim istihdamı kampanyasına yaklaşımı açısından ne tür zorluklarla karşılaştınız? Bu yıllar boyunca kampanyayı ilerletmeyi zorlaştıran belirli siyasi ya da örgütsel engellerle karşılaştınız mı?

L.C.: Evet, kesinlikle birçok zorluk ve engel vardı, tahmin edebilirsiniz.

Bence her şeyi etkileyen, en temel mesele şu: İklim sisteminin çöküşünü durdurmak için ihtiyaç duyduğumuz emisyon azaltım düzeyine, bizi bugünkü iklim krizine getiren mevcut kurumsal çerçeve içerisinde ulaşamayız.

Ve bunun stratejik açıdan derin bir anlamı var. Sistem değişiminin —yani iklim krizini durdurmak ve emisyonları gerekli düzeyde azaltmak için sözünü ettiğimiz ölçekte bir sistem değişiminin— ancak sınıf mücadelesinin sonucu olarak gerçekleşebileceğini biliyoruz. Ama bunun için öncelikle sistem değişikliğinin gerekliliği konusunda ikna edici bir mücadele yürütmemiz gerekiyor. Bunu tek bir kampanyanın başarmasını bekleyemeyiz tabii. Aralarında sendikaların da bulunduğu ve bir şekilde kampanyaya katılmayı, bizi desteklemeyi kabul eden örgütler vardı ama iklim krizinin temel nedeninin kapitalizm olduğu konusunda bir uzlaşma içinde değillerdi. Dolayısıyla, iklim sisteminin çöküşünü bir işçi sınıfı meselesi olarak gördükleri de söylenemezdi. Daha ziyade, enerji dönüşümünün işgücü piyasasına yeni zorluklar ve değişimler getireceği ve sendikaların da buna hazırlıklı olması gerektiği düşüncesiyle katılıyorlardı. Tabii bununla ilgili toplumsal kaygılar da mevcuttu.

Bir yandan da kampanyaya katılmış olan STK'lar vardı. Onlarsa çevre ve iklimle ilgili kaygıları nedeniyle destek veriyorlardı. Fakat kampanyayı destekleyen bu örgütlerin kendi içlerinde de böyle bir uzlaşı mevcut değildi, yani iklim krizinin temel nedeni kapitalizmdir diyemiyorlardı. Bu da sonuçta yapısal bir engeldi.

Bence paylaşmaya değer bir başka nokta da şu. Bu konudaki atölyelerimizle, yaptığımız çalışmalarla ve vardığımız sonuçlarla ilgilenen herkese, benim ve yoldaşım Sinan'ın yakın zamanda kaleme aldığı makaleyi okumalarını öneririm. Birlikte, gerek Portekiz'de gerekse küresel ağdaki iklim istihdamı kampanyalarından getirdiğimiz 10 yıllık örgütleme deneyimimizi ve bu süreçten çıkardığımız dersleri ele aldığımız bir makale yazdık.

Ama bence burada önemli olan bir başka nokta daha var: Eğer iklim aciliyeti argümanını kabul ettiremezseniz —yani içinde bulunduğumuz durumun bir iklim acil durumu olduğu konusunda ortak bir anlayış oluşturamazsanız— o zaman hedeflerin ne kadar iddialı olması gerektiği tartışmasını da kazanamazsınız. Yani yaptığımız işte nasıl bir hedef belirlediğimiz, ne kadar iddialı olduğumuz da önemli. Bizim karşılaştığımız sorun şuydu. Kampanya, kurumsal aktörlerin iklim istihdamını bir mücadele başlığı olarak benimseyip, buradan bir basınç uygulamalarına dayanıyordu. Dolayısıyla aynı zamanda bu aktörlerin kendi içlerinde bir tür muhasebe yapmasına da bağlıydı. Yani STK'ların, işçi hareketinin, siyasi partilerin ve diğer aktörlerin, iklim krizi karşısındaki genel iddia ve hedef eksikliğimizi sorgulaması gerekiyordu. Bunun, ‘değişim teorilerimizle’, benimsediğimiz ve uyguladığımız büyük stratejilerle ve benzeri meselelerle de bağlantısını kurmak önemliydi. Fakat böyle bir adım atmak, yani bu iç tartışmaları “iklim krizi, nasıl örgütlendiğimizi ve nasıl strateji geliştirdiğimizi değiştirmek zorunda; dolayısıyla hedeflerimizi yükseltmeliyiz” şeklinde yürütmek için de bunun bir acil durum olduğunu kabul etmek gerekiyor. Böyle bir kabul olmadığında, kampanya bir politika araştırma grubuna (policy research) indirgenmiş oluyor. Ne yazık ki Portekiz'de olan da buydu.

Ayrıca kendi bağlamımızda ve belki başka bağlamlarda da işe yaramadığını fark ettiğimiz birkaç şey daha vardı. Örneğin kampanya, işler ve iklim arasında var olduğu öne sürülen ikilemi ele almaya çalıştı. Dolayısıyla bu argümanı çok açık bir şekilde ortaya koyduk; enerji dönüşümü sırasında iş kaybetmemeliyiz. Çünkü zaten bu da iklim istihdamı tanımının bir parçası. Dolayısıyla bir ikilem yok; tam tersine, bu enerji dönüşümünü gerçekleştirebilmek için yeni işler yaratmamız gerekiyor. Böylece ortada net bir istihdam kazanımı olacak ki bunlar iyi koşullara sahip işler olabilir.

Ama buradaki sorun şu: Biliyoruz ve işçiler de biliyor ki neoliberal düzende, fosil yakıt altyapılarının kapatılması veya düzenin “yeşil” olarak gördüğü altyapıya yapılan yatırımlar, işçiler için adil bir geçişi garanti etmeyecek. Dolayısıyla, —tırnak içinde— “yeşil yatırım politikaları” adı altında yeni işler yaratılsa bile, bu işlerin adil bir geçiş için oluşturulmuş herhangi bir toplumsal planla bağlantısı yok. Bu da yaratılan istihdamın, işlerini kaybeden işçilere tahsis edileceğine dair hiçbir garanti olmadığı anlamına geliyor. Portekiz'de rafinerinin ve doğalgaz santrallerinin kapatılması sırasında tam olarak bu yaşandı. Hükümet ve hatta bu altyapıların kapatılmasından sorumlu olan şirketler, “Biz yeşil enerjiye, yeşil altyapıya yatırım yapıyoruz, bir sürü yeni istihdam yaratıyoruz” diyorlardı. Bunlar yeşil hidrojenden biyokütle üretimine kadar uzanan bazı yatırımlar oldu ve elbette sahte çözümlerdi ama bu tartışmaya şimdi girmeyeceğim.

Sonuçta o istihdamın —tabii bu sektörlerde gerçekten istihdam yaratıldığını kabul edersek— işlerini kaybeden işçiler için yaratılacağına dair hiçbir güvence yoktu. İşte bunun güvence altına alınabilmesi için işçi hareketinin, iklim adaleti hareketinin toplumsal ve dönüştürücü bir güce sahip olması gerektiğini biliyoruz. Oysa şu anda, en azından Portekiz'de —ama bence başka yerlerde de durum pek farklı görünmüyor— bu hareketlerin hiçbiri o noktaya varabilmiş değil. Dolayısıyla sendikaların veya işçilerin “iş mi, iklim mi?” paradigmasını bir kenara bırakmasını sağlamak da aslında mümkün olamıyor. Çünkü biliyoruz ki bu ikilem ancak farklı bir sosyoekonomik model altında ortadan kalkabilir. Mevcut sosyoekonomik modelde ise, haklılar, bu gerçek bir ikileme dönüşüyor.

Biz de bunu biliyorduk. Dolayısıyla daha önce belirttiğim noktaya geri dönüyoruz. Asıl argümanımız şu: İşler ve iklim arasında bir açmaz yok; asıl varoluşsal ikilem kapitalizm ile gezegendeki yaşam arasında. Elbette ölü bir gezegende iş de olmaz.

İşte kazanılması gereken argüman bu. Çünkü aksi halde, aslında çözülmesi gereken ama mevcut koşullarda çözülemeyecek gerçek sorunlarla karşı karşıya kalıyorsunuz.

Başka kısıtlar ve engellerden de bahsedebilirim. Ama ne kadar vaktimiz kaldığını bilmiyorum. İlginizi çekiyorsa buradan devam edebiliriz ya da başka bir soruya geçebiliriz.



T.E.: Teşekkürler. Kampanyanın bazı hedefleri ve faaliyetlerden zaten bahsettin. Peki kampanya, bahsi geçen sektörleri dönüştürmek ve geçiş sürecinde işçileri korumak için ne tür talepler ortaya koydu ve belirlediğiniz bu hedeflere ulaşabildiniz mi?

L.C.: Temel talep, bu kamu işlerinin yaratılması ve işçilere eğitim, yeniden eğitim ve nitelik kazandırma imkânlarının sağlanmasıydı. Ayrıca geçiş sürecinde işçilerin insan onuruna yakışır işlere yerleştirilmesine öncelik tanınmasını talep ettik. Yani karbon yoğun sektörlerden yenilenebilir enerji gibi diğer sektörlere geçişe odaklandık. Temel talebimiz buydu. Daha sonra bunun ayrıntılarına da girdik.


Ö.Ö.: Pardon, burada önemli bir nokta var. Kamu işi derken şunu mu kastediyorsun? Aynı zamanda işçilerin hiçbir hakkını kaybetmemesi anlamına da geliyor, değil mi? Çünkü petrol sektöründeki ücretler, diyelim ki güneş enerjisi sektöründekinden daha yüksek. Dolayısıyla işçilerin hakları korunmazsa, sektör daha “yeşil” hale gelse bile işçiler ücretlerini kaybedebilir. Yani bu dönüşümde, bu geçiş sürecinde işçilerin hiçbir hakkını kaybetmesini istemiyorsunuz, doğru mu?

L.C.: Evet. Örneğin Sines şehrinde bu konuda biraz daha ayrıntılı talepler geliştirdik, çünkü özellikle oraya odaklı bir çalışma gerçekleştiriyorduk.

Diğer durumlarda da şunu savunduk: Enerji dönüşümünün nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin bu taleplerin, hem ulusal düzeyde hem de yerel topluluklar düzeyinde tartışılması gerekir. Adil geçişin farklı koşullarda ve farklı işçiler için de tam olarak nasıl olması gerektiğini belirlemekle birlikte işçi örgütlerinin, topluluğun kendisinin ve genel olarak halkın sürece dahil olması da gerekiyor. Örneğin gelir meselesine gelirsek, işlerini kaybetmeleri nedeniyle erken emekliliğe ayrılmaya zorlanan işçilerin de gelirlerini kaybetmemeleri gerektiğini savunduk. Genel olarak da yaşam standartlarının ve yaşam kalitesinin düşmemesi, insanların nitelikli işlerde çalışmaya devam edebilmesi gerektiğini söyledik.

Fakat bilmiyorum, dürüst olmak gerekirse, bunun her durumda insanların aynı gelir düzeyini koruması anlamına gelip gelmediğinden emin değilim. Çünkü bence bu, bu kampanyanın ele alamadığı daha geniş bir tartışmayı gerektiriyor. Daha geniş bir topluluk katılımına ve işçi örgütlerinin daha güçlü biçimde sürece dahil olmasına ihtiyaç var.

Zaten bu konu sık sık gündeme geliyordu. Çünkü örneğin bir petrol rafinerisinde çalışan üst düzey bir rafineri işçisi oldukça yüksek bir ücret alabiliyor —tabii bu söylediğim, bütün rafineri işçileri için geçerli değil— Ama böyle bir işçinin maaşı, Portekiz'deki genel yaşam standardının oldukça üzerinde olabiliyor.

Kampanya ise, hatırladığım kadarıyla —özellikle Sines konusunda bundan emin olmak için rapora daha ayrıntılı bakmam gerekir— ama özetle, kimsenin yaşam kalitesini ve yaşam standartlarını kaybetmemesi gerektiğini savunuyordu.

Ama tekrar belirtmem gerekirse; bir acil durum içindeyiz. Dolayısıyla her bir kişinin tam olarak ne kadar gelir elde edeceği meselesinin, daha geniş bir düzeyde tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Nasıl bir iş yapmamız gerekiyor? Toplum açısından değerli ve ihtiyaç duyulan işler neler? Herkes için iyi koşullara sahip işler yaratmayı nasıl güvence altına alabiliriz? Bence tartışılması gereken meseleler bunlar.

Evet, sanırım artık sona yaklaşıyoruz. Hâlâ vaktimiz var mı bilmiyorum.

Ö.Ö.: Evet, ne yazık ki artık süremizin sonuna geliyoruz

L.C.: Tamam. Burada söylemek istediğim önemli bir nokta daha vardı ama belki başka bir zaman konuşuruz.

Ö.Ö.: Birkaç cümle ile özetlemek istersen…

L.C.: Hızlıca aktarmaya çalışayım. Bence burada dikkat çekici olan bir başka nokta da şu: Mesele yalnızca işçileri ilgilendirmiyor; sendikaların kendi çalışanları da bundan etkileniyor.

Sendikalar ve sendikacılar açısından teorik olmayan, gerçek bir kaygı söz konusu. Çünkü aslında sendikanın kendisi için de bir geçiş planı yok. Örneğin, iyi örgütlenmiş büyük bir rafineride çalışan bir işçiyi düşünelim. Sendikası da o rafineri kapandığında, aynı kişinin aynı işi yapmaya devam etmesinin çok zor olacağını biliyor. Hatta bütün işçiler yenilenebilir enerji sektöründe iş bulsa bile muhtemelen farklı yerlere dağılacaklar. Bu da sendikanın onları en baştan, yeniden örgütlemesi anlamına geliyor.

Üstelik sendikanın kendisi de değişiyor. Petrol rafinerisinden elektrik sektörüne geçildiğinde aynı sendikada kalınmıyor. Dolayısıyla bir sendika çalışanı için de herhangi bir yeniden eğitim programı bulunmuyor.

Bu durum elbette bazı kısıtlamalar yaratıyor ve gerçekten çözüm üretemediğimiz kaygıları da beraberinde getiriyor. Bunun da sendikaların kampanyaya katılımını ve genel olarak adil geçiş konusundaki tartışmayı etkileyen bir tarafı var.

Ama yine de bu önemli bir tartışma. Sadece, bütün durumlara uygulanabilecek genel bir model aramak yerine, çözümün her bir vakayı kapsayacak şekilde geliştirilmesi gerekiyor.

Ö.Ö.: Maalesef süremizin de sonuna geldik, bunun için üzgünüm.

T.E.: Leonor, tekrar teşekkürler. Bugün bize katılmış olmandan dolayı çok memnunuz.

L.C.: Beni davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim.

Ö.Ö.: Biz teşekkür ederiz.

L.C.: Güzel bir gün geçirmenizi dilerim.

Ö.Ö.: Teşekkür ederiz.

T.E.: İletişimde kalalım!

Evet, Bugün Portekiz'de iklim aktivisti ve kampanyacı olan Leonor Canadas’ı konuk ettik.

Önümüzdeki hafta ise, bu kez İngiltere'den, fakat yine bu alanlarda çalışmalar yürütmekte olan bir konuğumuz olacak; Alana Dave

Haftaya Salı yine saat 16:00'da burada görüşmek üzere, hoşçakalın.

Ö.Ö.: Hoşçakalın.


Leonor Canadas ve Sinan Eden’ın 2009–2023 yılları arasında farklı ülkelerde yürütülen İklim İstihdamı (Climate Jobs) kampanyalarına ilişkin deneyimlerini ve bu on yıllık örgütlenme sürecinden çıkardıkları dersleri ele alan makale için tıklayınız.