Dünya Mirası Adalar’da Derya Tolgay, Prof. Dr. Fatih Artvinli ile “Sanatoryum Adaları” araştırmasından yola çıkarak Adalar’ın sağlık ve şifa mekânı olarak tarihini, Burgazada ve Büyükada’daki sanatoryumlardan Heybeliada Sanatoryumu’nun kamusal sağlık mirasına uzanan süreci konuşuyor; Heybeliada Sanatoryumu’nun yeniden sağlık amacıyla ve kamusal bir alan olarak değerlendirilmesinin önemine dikkat çekiyor.
Derya Tolgay: Merhabalar, Dünya Mirası Adalar programında birlikteyiz. Ben Derya Tolgay ve teknik masada da Andrei var. Nevin bugün biraz soluklanmak için kısa bir tatile çıktı. Ona güzel tatiller diliyoruz. Destekçimiz Zeynep Yürük’e de çok teşekkürler.
Şu an karşımda çok sevdiğim bir arkadaşım var: Yaptığı müthiş işlerle gurur duyduğum konuğum Fatih Arvinli. Radyo dinleyicilerimiz de kendisini yakından tanır çünkü birçok programa konuk oldu. Bizim programımıza üç kere katıldın galiba değil mi Fatih?
Fatih Artvinli: Üç oldu galiba.
D.T.: Hoşgeldin.
F.A.: Hoşbulduk.

D.T.: Ne güzel stüdyoda canlı yayındayız ve göz göze bakıyoruz. Öncelikle bugün seninle 'Sanatoryum Adaları'nı konuşacağız. Bu müthiş araştırma ile Akillas Millas Araştırma Ödülü'nü aldın, çok çok tebrik ediyoruz.
F.A.: Teşekkür ederim.
D.T.: Adalar Vakfı tarafından düzenlenen bu etkinlik daha da genişlesin, çok katılım olsun, harika işler çıksın. Bu arada Akillas Millas’ı da bir kez daha analım: Kendisini Atina’daki evinde ziyaret etmiştik ve iki ya da üç kez de radyo programımıza katılmıştı. Kendisi şimdi Atina'da yaşıyor. Adalar’ın tarihine, kültürüne ve belleğine katkılar sunan araştırmaları destekliyor. Çünkü kendisi de senelerdir eni katkılarla Adaların tarihini bize katman katman sunmakta.
Fatih birazdan senden Akillas Millas Ödülü’nü anlatmanı isteyeceğim ama öncesinde Adalar gündemine dair bir haberim var, onu dinleyicilerimize aktarmak istiyorum.
Diken gazetesinde yer alıyor bu haber. Türkiye'nin ilk devlet sanatoryumu olan Heybeliada Sanatoryumu’nun bulunduğu 200 bin metrekarelik alanın yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı'na tahsis edilmesine karşı İstanbul Tabip Odası ve Türk Toraks Derneği iptal davası açtı. Aynı tahsis kararı 2022'de mahkeme tarafından kesin olarak iptal edilmişti. Bu konudaki gelişmeleri sosyal medyamızdan ve Diken gazetesinden takip edebilir merak eden dinleyicilerimiz.
Şimdi sözü sana bırakacağım. Ama şimdi farkettim, seni hiç takdim etmedim. Dinleyicilerimizin hepsi hatırlayamayabilir, kısacık anlatayım: Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Tıp Tarihi ve Etik Ana Bilim Dalı öğretim üyesisin. Tıp ve psikiyatri tarihi alanında çalışıyorsun. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Boston Children's Hospital'da doktora sonrası araştırmalar yürüttün. Tıp tarihi alanında çok sayıda makalen var. Ayrıca yazarsın, birçok kitabın var. Özellikle Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Erenköy, Heybeliada Sanatoryumu ve kurumsal tarihi ve hafızası üzerine yaptığın çalışmalar ile tanınıyorsun. Müthiş çalışmalar bunlar. Ve son olarak Heybeliada'da yaşıyorsun. Şimdi söz sende.

F.A.: Aslında Akillas Millas ile Adalar üzerinden değil, tıp tarihi üzerinden tanıştım. Bundan yaklaşık 20 yıl önce, çocuk cerrahı olan sevgili bir dostumla ortopedi tarihi üzerine konuşuyorduk. Bana Akillas Millas’tan bahsetti. Dinleyicilerimiz için söyleyeyim; Akillas Millas, menisküs konusunda uzman bir ortopedi ve spor hekimi. Tıp dünyasında bu özelliğiyle de çokça bilinir. Ayrıca biliyorsunuz, yaklaşık son 45 yıldır Adalar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Tek kişilik dev bir enstitü gibi çalışıyor ve ciltler dolusu eser yayımlıyor.
Adalar Vakfı’nın Akillas Millas adına bir araştırma ödülü duyurusunu okuduğumda başvurmak istedim. Çünkü bunu, adına verilen bir ödülden çok, çam sakızı çoban armağanı misali ona bir teşekkür hediyesi vermek gibi düşündüm. Epey süredir üzerinde çalıştığım “Sanatoryum Adaları” başlıklı bir dosya vardı. Heybeliada Sanatoryumu ile ilgili çalışmıştım. Adalar’daki sağlık, sağlık tarihi, diğer kurumlar ve diğer Adalar’daki tıp tarihiyle ilgili meselelere biraz el atmaya başlayınca karşılaştığınız ilk kaynaklar Akillas Millas’ın eserleri oluyor. Bunlar sayesinde diğer Adalar’daki sanatoryumları da araştırmaya başladım.
Bütün bu çalışmalar bir araya gelince de dosyanın adını “Sanatoryum Adaları” koydum. Bu da şöyle bir espri içeriyordu: Biliyorsunuz, Adalar için tarih boyunca çok farklı isimler kullanılmış. İstanbul Adaları, Marmara Adaları; daha eskiye gidersek Prens Adaları, Ruh Adaları, Keşiş Adaları, Kızıl Adalar, Cin Adaları, Halk Adaları gibi bir sürü isim var. Ben de tarihsel bir dönemi, 20. yüzyılın ilk yarısını, ilk 50 yılını tanımlamak için böylece yeni bir isim koymuş oldum.
Neden? Çünkü hakikaten 1900 ile 1950 arasında dört yerleşik adanın üçünde sanatoryum var. 1900 ile 1950 arasındaki bir dönemde, birbirine komşu mesafelerde açılmış sanatoryumlar var. Dolayısıyla bu bize Adalar ile sağlık ilişkisini düşündürüyor. Temel sorulardan bir tanesi buydu: Adalar neden sağlık ile ilişkilendirilmeye başlandı? Neden sanatoryumlar buralarda açıldı? Neden başka bir yer değil de Adalar? Ve bütün bunlara ne oldu? Araştırmaya başlarken temel sorularım bunlardı. Tabii kurcaladıkça meselenin epey geniş bir tarihsel bağlamı olduğunu öğrenmiş oldum.

Günümüzde psikiyatri deyince Bakırköy’ün akla gelmesi gibi, sanatoryum deyince de ilk akla Heybeliada geliyor. Çok güçlü bir imge. Ama tabii onun bir öncesi var. Heybeliada Sanatoryumu, bir sağlık tesisinin en ideal yeri neresi olmalı gibi yıllara yayılan uzun etütler ve tartışmalar sonucunda ortaya çıkan ve 81 yıl hizmet vermiş büyük bir kurum.
Bu dosyada benim merak ettiğim husus tam da şu oldu: Nasıl oluyor da Adalar, bir sağlık ve şifa mekânı olarak İstanbul’la ilişkileniyor? Bir diğeri de Adalar’ın İstanbul’un tıbbi topografyasına, sağlık coğrafyasına ve tıp tarihine eklemlenmesi, İstanbul’daki sağlık kültürünün ayrılmaz bir parçası olmasıydı.
İstanbul’da 16-17. yüzyıldan itibaren, veba gibi salgın dönemlerinde bir şekilde ölümden kaçanlar Adalar’a sığınıyorlar. Böyle bir şehrin itme etkisi var sağlık anlamında. Buna negatif etki de diyebiliriz. Bir de Adalar’ın, tam tersine, çekme etkisinden söz edebiliriz. Yani sağlık, huzur, dinlenme, eğlenme, refah ve iyilik hâliyle ilişkilendirilmiş bir durumdan.
Bu ikinci durum, yani Adalar’ın sağlıklı yaşam merkezi olması, daha modern bir döneme ait. Bunun sayfiye kültürüyle de bağlantısı var tabii. Eski İstanbul tıbbi folklorunda bu çok önemlidir. Hangi rüzgârların nerelerden estiği, hangi hastalıklarda ne tür iklimlerde yaşanması gerektiği, işte tebdilihava dediğimiz hava ve iklim değişimi... Araştırmalarım sırasında bununla ilgili yazılmış epeyce bir literatür olduğunu da fark etmiş oldum.
D.T.: Bu arada sen çalışmanda da bahsediyorsun. Dönemin seyyahları ve hekimleri, Adalar’ın havasını İstanbul’un en sağlıklı iklimlerinden biri olarak tanımlıyorlar. Ama o zaman bilim o kadar ilerlemediği için bu veriler yok.

Heybeliada Sanatoryumu Kuruluş ve Gelişimi (1924-1955) kitabını Tuna Pektaş ve Cem Hakan Başaran ile yeniden düzenlediniz, birlikte şahane bir şey yaptınız, hepimize armağan ettiniz onu. Tekrardan teşekkür ederim. Orada, dediğin gibi, inanılmaz veriler var. Seyyahların gözlemleri daha sonra bilimsel verilerle önümüze geliyor.
Biraz istersen oraya değinelim. Bu somut veriler, Adalar’ın Davos’la karşılaştırılması, bölgenin nem oranı gibi dinleyicilerimizi çok etkileyeceğini düşündüğüm bilgiler var sende.
F.A.: Daha kolay hayal edebilmemiz için şöyle diyelim: Bir hastalığın, bu tüberküloz da olabilir, başka hastalıklar da olabilir, nedeninin bir mikroorganizma olduğunu tespit edene kadar yani 19. yüzyılın sonuna kadar, bin yıllar boyunca hastalığın temel belirleyicisinin dıştan gelen etkenler olduğu düşünülüyordu. Yani doğayla ilişkiliydi: Toprağı, suyu, havası, iklimi, hangi rüzgârların göğsümüzü dövdüğü, ne tür sulardan içtiğimiz, o suların mineralleri, zenginliği, hangi topraklara ayaklarımızın bastığı...
Dolayısıyla insan bedeni doğanın kendisi olarak düşünülür ve doğanın iyileştirici gücüne inanılırdı. İnsan, ait olduğu yerde iyileşebilirdi. Bu, Hipokrat’tan Galen’e, İbn-i Sina’dan günümüze gelen çok temel bir görüştü.
Ardından mikrop teorisi bulundu ama tedavi biçimleri bir anda değişmedi. Mikroplara karşı etkili antibakteriyel ilaçların yani antibiyotiklerin bulunması 1940’ların sonunda, II. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşiyor. Bugünün modern eczacılığı ve doğrudan ilaçla tedavi anlayışı daha ortada yok. 1950’ye, yani bir önceki kuşağa kadar bildiğimiz en önemli ilaç doğanın ta kendisiydi.
Dolayısıyla böyle düşündüğümüz zaman İstanbul’un içerisinde de iklim önemli bir konu hâline gelmeye başlıyor. İklimi ikiye bölelim: Bazı iklimler müsekkin, yani sakinleştirici; bazı iklimler ise münevvim, yani hipnotik ve sedatiftir. Yani bazı bölgelerin iklimi bizi dinlendirirken bazı iklimler bizi kuvvetlendirir. Doğrusu, zayıf bünyeler için kuvvetlendirici iklimlere gitmek gerekir.

Mesela sıtma hastalığından ızdırap çeken birisi Aydos ormanlarına, Çamlıca’ya giderken, akciğerleriyle sorunu olanların Adalar’a gitmesi gibi. Çünkü orada çam ormanları, iyonizasyon ve rüzgârların kalitesi gibi etkenler var. Bütün bunları bir araya getirdiğimiz zaman Adalar, İstanbulluların imgesinde zaten bu tür hastalıklar için bir iyileşme mekânı. Nekâhet aşamasında Adalar’a gittiklerini biliyoruz.
Seyyahlar, 19. yüzyıl boyunca Büyükada, Heybeliada ve diğer adalarda insanların yalnızca İstanbul’dan değil, şehir dışından da gelip belli dönemlerde orada, deniz ve orman ikliminde bir tür istirahat ile güç kazanıp toparlandıklarını ve sırf bunun için sağlık amaçlı ziyaretler yaptıklarını kaydediyorlar.
Heybeliada özelinde ise diğer adalardan farklı olarak konu, çok daha uzun erimli, bilimsel bir iklim yaklaşımıyla ele alınıyor. Buna hidroklimatoloji ya da tıbbi iklim bilimi diyelim.
D.T.: Ya da bizim söylediğimiz gibi mikro klima alanı...
F.A.: Evet, mikroklima alanı oluşuyor. Orada şöyle bir şey oluyor: Buranın kendi hava özelliği nedir? Şunu hatırlayalım; Adalar, deniz kenarında olması nedeniyle nem üretebilir. Nem ise akciğerin en büyük düşmanı. Hele hele tüberkülozda en istenmeyen şeylerden biri.

Sanatoryum hareketini başlatan Brehmer ve onun öğrencileri, yüksek yerlerin ikliminin ve kuru, soğuk havaların akciğere daha iyi geldiği, dolayısıyla havanın bu açıdan nem barındırmaması ve kuru olması gerektiği teorisini geliştirmişlerdi.
Adalar’ın bu sanatoryum teorisinden ayrışan bir özelliği var çünkü İstanbul’un hemen yanı başında ama iklimi İstanbul gibi değil. Bir de Davos, Lozan ya da İsviçre Alpleri gibi yüksek rakımlı değil.
Heybeliada Sanatoryumu’nun başka bir coğrafi avantajı var. Oyulmuş bir koy gibi düşünebileceğimiz Çam Limanı’nın hemen ucunda, tepesinde yer aldığı için güneyden aldığı rüzgârlar solunumu azaltıcı değil, destekleyici. Çünkü koy, sert kayalara çarpmadan önce rüzgârı bir şekilde göğsünde yumuşatarak nemi azaltıp kurutuyor. Bir tanesi bu.
Hemen sırtını yasladığı çam ormanı ise havadaki oksijen miktarını yani iyonizasyonu artırıyor. Bu, mesela Avustralya örneğinde başka türlü çamlarla sağlanıyor. Bu sadece denizle değil, ağaçlarla da ilişkili. Çünkü deniz kısmında nemi konuştuk ama hava, nemin dışında oksijenin yüksekliği gibi başka unsurlar da barındırıyor.

D.T.: Peki, burada ağaç deyince aklıma geldi. Ağacın cinsi de önemli. Burada kızılçam yerine artık fıstık çamı dikelim deniyor ya. Ama hangisi daha kıymetli şimdi burada? Fıstık mı, yoksa soluduğumuz hava mı?
F.A.: Evet, burada aslında iklim derken toprağı da konuşuyoruz aynı zamanda. Örneğin Heybeliada’nın antik dünyadaki ismi Halki; biliyorsun, bakır demek. Bakırın serili olduğu bir ada. Çam Limanı’nın olduğu yerde bakır olduğu doğru. Dolayısıyla toprak minerallerinden tutalım da havanın diğer iklim koşullarına kadar pek çok unsur önemli.
Gece ile gündüz sıcaklığı arasındaki fark da çok önemli. Örneğin özellikle akciğer hastalıklarında, gündüz ile gece arasındaki sıcaklık farkının olabildiğince az olması beklenir. Heybeliada’da 1924’ten 1955’e kadar her ay, bütün özellikleriyle tutulmuş iklim etütleri, raporları ve bunların üzerine yazılmış makaleler var.
Ayrıca bir puanlama sistemi var. Şimdi detayına girmeyeyim ama bu puanlama sistemine göre örneğin nem oranı, rüzgârlar, basınç, sis, yıllık yağış miktarı ve bunun aylara dağılımı gibi kriterler göz önüne alındığında, Heybeliada’nın Davos’tan daha yüksek puanla çıktığını görüyoruz. Bu da tabii o dönem için hakikaten çok değerli bir şey.
Sanatoryum, 1850’den 1950’ye kadarki dönemin en önemli tıbbi tedavi kurumuydu çünkü bol güneş almak, iyi proteinle beslenmek ve iyi bir havayı solumak, iyi bir tedavi için gerekli olan unsurlardı. Bu yüzden Osmanlı’nın son döneminde de sanatoryum kurulmak isteniyor. 1895’lerde “Nerede kuralım?” diye bir tartışma açılıyor. Görüşlerden bir tanesi Adalar’da açılması yönünde. Çünkü tıbbi folklorda Adalar’ın iyi bir havası olduğu ve göğüs hastalıklarına iyi geldiğine dair hâlihazırda bir bilgi mevcut.
D.T.: Ben de mesela kişisel tecrübemi paylaşabilirim. Uzun yıllar Büyükada’da yaşadım. Oranın havası da çok güzel ama Heybeliada’ya geldiğimde burada bir başka olduğunu fark ettim. Yani derin uyuma, sabah kalkış falan... Bunlar gözle görülen şeyler değil tabii ama kişisel tecrübeler. Seyyahların da zamanında yaptığı herhalde buydu.
F.A.: Mesela Aziz Nesin’in babası, Bahariye’de bahçıvan olarak çalıştığı dönemde annesini sırf bu yüzden adaya getiriyor.
Adalar; romatizma hastalıklarında, göğüs hastalıklarında gelinen, kalınan, istirahatten sonra insanı iyi hissettiren mekânlardı. 1902’de Burgazada’da ilk defa bir çocuk sanatoryumu açılıyor.

D.T.: Ben konuyu dağıtmayacağım, sadece parantez içinde bir şey açacağım. Heybeliada Sanatoryumu’nun Diyanet’e verilme kararı çıktığı için bunun altını çizmekte fayda var. Esasında burada, bilimsel verilerle, bu sağlıklı havanın herkesin gelip yararlanabileceği bir alan olarak yine sağlık alanında kalması gerektiğini ortaya koyuyorsun.
F.A.: Evet, hiç şüphesiz sadece bundan da değil. 81 yıl sağlık alanında hizmet vermiş, hâlen daha ülkenin en büyük sanatoryumu. İlla göğüs hastalıklarıyla ilişkilendirmemize gerek yok. Örneğin Türkiye hızla yaşlanıyor. Burası da çok büyük bir kompleks. Çocukların da yaşlıların da başka türlü ruhsal ve bedensel ızdırap çekenlerin de ihtiyaç duyacağı farklı alanlarda değerlendirilebilir.

Heybeli’ye gelmeden önce hızlıca şunu da söyleyeyim. Burgazada’da, geçtiğimiz yıl kapanan Avusturya St. George Hastanesi’ne bağlı bir çocuk sanatoryumu açılıyor. Giovanni Battista Violi diye ünlü bir hekim, 1902 yazında Burgazada’da bir sanatoryum açıyor. 1905 yılına kadar orada farklı yerlerden; İtalyan, Avusturyalı, Türk, Müslüman, Ortodoks pek çok çocuğun, özellikle yetim ve öksüzlerin ya da yoksul ailelerin çocuklarının tedavi olduklarını biliyoruz. 1905 yılında burası Şişli’ye taşınıyor. Dolayısıyla ilk tecrübe, Burgazada’daki bu küçük çocuk sanatoryumu ile başlıyor.

Hemen ardından, 1927’de yine Burgazada’da, Adalıların çok sevdiği, hastaları ücretsiz muayene eden önemli ve meraklı bir röntgen mütehassısı olan Medeni Akman heves ediyor ve kendi sanatoryumunu açıyor. Burgazada’ya varınca hemen girişte sağ tarafta, bugün Frigos Oteli’nin olduğu yerin arka kısmında bu sanatoryum. Bu, 1940 yılına kadar devam ediyor. 1939 yılında Medeni Akman ölüyor, 1940 yılında sanatoryum kapanıyor. 20-25 yataklı özel bir sanatoryumdu burası.
1923 yılında kuruluş iznini alıp 1924 yılında hasta kabul eden bir de Büyükada Sanatoryumu var. Burası da 1977’ye kadar devam ediyor. O da 50 yataklı özel bir sanatoryumdu.
1924 yılında açılan Heybeliada Sanatoryumu ise bahsettiğimiz, daha çok varlıklı sınıfa hizmet veren özel sanatoryumlardan farklı olarak ilk defa devlet tarafından yoksullar ve işçiler için ücretsiz bir halk sanatoryumu olarak açılıyor.
D.T.: ...ve çok eşitlikçi yani milletvekili de, İsmet İnönü de, bir kundura işçisi de eşit sağlık hizmeti alıyordu, değil mi? Bu da çok önemli.
F.A.: Evet. Şüphesiz diğer yerlerde de sanatoryumlar açılmıştı ama Heybeliada Sanatoryumu hepsinin kurucusuydu. Çünkü sadece göğüs hastalıkları ya da sadece verem değildi, onu da hemen hatırlatalım. Göğüs cerrahisinin de bulunduğu bir merkezdi. O dönemlerde kalp ve damar cerrahisi henüz ayrışmamıştı. Siyami Ersek de Heybeliada Sanatoryumu’nda eğitim görmüştü, Birnur Sönmez de.
Orası aynı zamanda bir eğitim ve ihtisas yeriydi. Rehabilitasyon merkeziyle, hemşire okuluyla ve diğer birimleriyle, her şeyiyle büyük bir sağlık kompleksiydi.
D.T.: Terzi, kunduracı... Yani meslek edindiriyor değil mi?
F.A.: Tabii. Oradan topluma dönenin anahtarcısına, fotoğrafçısına kadar açtığı yerler de var. Dolayısıyla sadece Adalar’ın değil, İstanbul kültürünün de önemli bir parçasıydı.
D.T.: Son bir dakikamız kalmış. Sanatoryum Adaları araştırmandan yola çıkarsak aklımızda kalmasını istediğin bir şey var mı?
F.A.: Kitabın başlangıcında bahsettiğim küçük bir ayrımdan söz edeyim. Sanatoryum, sanare ve sanitas olmak üzere iki kavram üzerinden düşünülebilir. Bir tanesi sanare; iyileştirmek, tedavi etmek, müdahale etmek. İkincisi ise sanitas; sağlık, sağlıklı yer, sağlıklı yaşam.
Adalar hem bir iyileştirme mekânı, hem de doğanın kendisinin sahip olduğu bir sağlıklı yaşam alanı. Dolayısıyla bu ikisinin bir araya geldiği yerler çok azdır.
Belki de şöyle kapatabiliriz: Adalar’ın kendisinin artık şifaya ihtiyacı var çünkü orada da ölçek büyüdü. Beş adanın bir araya geldiği bir ilçe olmasına rağmen, ilçe sağlık tesisi olarak bir devlet hastanesi yok. Dolayısıyla Adalar’ın kendisinin de artık sağlığa ihtiyacı var.
Böyle bir çözüm için, tarihsel mirasıyla Heybeliada Sanatoryumu’nun sağlık amacıyla ve kamusal bir alan olarak yeniden kullanılması, bu şekilde işlevlendirilmesi sadece Türkiye için değil, Adalıların kendisi için de gerçekten çok önemli. Böylece bu kültürel miras da devam ettirilebilir.
D.T.: Gerçekten can kurtarabilecek hiçbir hastane yok. Belki de bir sonraki programda, Ada’da yaşayanların bu konuda yaşadıkları zorluklara ilişkin veriler toplayıp aktarabiliriz.
Sen ne kadar hoşlanmasan da ben söyleyeceğim: Efendim, bugünkü konuğumuz Prof. Dr. Fatih Artvinli’ydi. Verdiği kıymetli bilgiler için kendisine çok çok teşekkür ediyoruz. Bizi dinlediğiniz için sizlere de çok teşekkür ediyoruz. Adalar hepimizin! Hoşçakalın.


