"Heybeliada Sanatoryumu'na borcumuzu burasını tekrar canlandırarak ödeyebiliriz"

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay, Dr. Müge Özdemir ve Zerrin Tırtıl ile bir zamanlar "Şifa Adaları" olarak anılan Adalar'da sağlık hizmetlerinin bugün neden yetersiz kaldığını konuşuyor; Heybeliada Sanatoryumu'nun kapanmasının ardından yaşanan sağlık hizmeti sorunlarını, kronik hastaların deneyimlerini ve çözüm önerilerini ele alıyor.

""
Şifa Adaları'nda Sağlık Krizi
 

Şifa Adaları'nda Sağlık Krizi

podcast servisi: iTunes / RSS

Derya Tolgay: Selamlar herkese. Apaçık Radyo'da Dünya Mirası Adalar programı başladı. Ben Derya Tolgay. Bugün Nevin bizimle değil ama önümüzdeki hafta hep birlikte olacağız. Destekçimiz Mehmet Kubilay Gençkan'a da teşekkür ederek başlayalım. 

Bir zamanların şifa adaları olan Prens Adaları'nın bugün sağlığa ihtiyacı var. Geçen programımızı Fatih Artvili’nin hafızalarda yer eden şu sözleriyle noktalamıştık: “Adalıların sağlığa ihtiyacı var.” Bir zamanlar temiz havası, sanatoryumları ve iyileştirici doğasıyla 'Şifa Adaları' olarak anılan Adalar’da bugün sağlık hizmetine erişim en önemli sorunlardan biri. Türkiye'nin ilk devlet sanatoryumuna ev sahipliği yaparken, günümüzde sağlık hizmetleri neden bu kadar yetersiz? Sağlığa erişim konusunda Adalılar hangi güçlüklerle karşılaşıyor ve çözüm ne olabilir? 

Bugünkü konuklarım Adalı çok kıymetli iki arkadaşım, konularına çok hakim iki tane muazzam kadın. Kendilerini Adalılar çok yakından tanıyorlar tabi ama dinleyicilerimiz için tanıtayım: Heybeliada'nın Sanatoryumu’nun son doktorlarından Doktor Müge Özdemir. Mügeciğim hoşgeldin. 

Müge Özdemir: Hoşbulduk. 

D.T.: İkinci konuğum ise yine Adalı biri; Zerrin Tırtıl. Zerrinciğim, hoşgeldin. 

Zerrin Tırtıl: Hoş bulduk. 

D.T.: İyi ki buradasınız. Biz bu kaydı şu anda Heybeliada'nın güzel şifalı havasında yapıyoruz. Kayıt öncesinde güzel sohbetimizi yaptık. Şimdi size biraz dertleneceğiz.  



Ben genel olarak Müge'yi şöyle tanıyorum: Herkesin dostu. Ada'da tanıdığım, tanımadığım herkese elini değdirmiş; tüm canlılarla beraber, hayvanlarımızla beraber. Gönlü, kendisi, her şeyiyle çok güzel doktor arkadaşım. 1985'ten beri Heybeliada’da yaşıyor. Hemen hemen ben de seni o kadar zamandan beri tanıyorum.   

Yine Adalılar tarafından çok sevilen Zerrin Tırtıl da burada yaşayan biri olarak sağlık hizmetine erişim sürecinde yaşadığı deneyimleri bizimle paylaşacak. Dinlediğinizde de şahit olacaksınız ki bize yaşadığı zorlukları çok da hoş anlatıyor. Bütün bunları bu kadar kabullenerek ve böyle güzel anlatan birini ilk defa görüyorum. 

Z.T.: Teşekkür ederim.  

D.T.: Sen tıbbi raportörsün ve yoğun bakımda 10 yıl çalıştın. Hem sağlığın içinden geliyorsun, hem de öbür tarafta hasta olarak bulunuyorsun.  

Şimdi genel bir soruyla başlayayım dilerseniz. Adalarda sağlık hizmetinin bugünkü durumunu genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz ve en büyük sorun neler? Mügeciğim sen istersen cevap ver. 

M.Ö.: Yani tek kelime ile yetersiz. Adalarda şu anda aktif olarak iki tane aile hekimimiz var ama onlar da biliyorsunuz hafta içinde mesai saatleri içerisinde çalışıyor, hafta sonları ve tatillerde çalışmıyorlar. Çünkü kendileri devlet memuru, devlet doktorları. Bir de 112 acilimiz var. O da gelen her türlü hasta başvurusunu bir an önce karşıdaki en yakın devlet hastanesine ulaştırmakla yetiniyor. Diyelim ki hastanın karşıdaki hastanede sorunu çözüldü. Bu sefer o kişinin Ada’ya geri gelmesiyle ilgili de bir sorun yaşanıyor çünkü hastayı geri getirmek görev tanımımızda yok deniyor yani görev tanımı onların inisiyatifinde değil.  

Dolayısıyla sadece aile hekimliği üzerinden yürüyen sağlık hizmeti çok yetersiz. Bir hastanemiz yok. Sanatoryum döneminde hafta sonları ya da hafta içi 17:00’den sonraki vakaların en azından gidecekleri ve hizmet alabilecekleri bir hastane vardı. 



Bir de Ada’da şöyle bir sıkıntı var: Yaz ve kış nüfusu çok farklı. Yazın gelen günü birlikçiler çok yoğun. Onların bisikletten düşme, yüzerken yaralanma veya bazen maalesef kendi aralarında kavga edip, kavgaya karışma ve ona bağlı yaralanmalar vb. özellikle ortopedik, travmatik kazaları oluyor. Bütün sorunlar da en azından bir dönem hastaneye gidiyor, ilk müdahaleleri yapılıyordu. Bizi aşan bir şey olsa bile hastanın ilk tedbirleri alınmış olarak karşıya sevk ediliyordu.  

Sağlıklıyken insanın aklına gelmiyor ama herhangi bir sorun olduğu zaman Ada’ya güvenemiyorsunuz yani Ada’da yaşamakla ilgili bir güvensizlik hissi oluyor. Çok basit bir örnek vereyim: Ben iki sene önce ameliyat oldum. Post op dönemimde hastane, '15 gün sonra kontrol' dedi. Ben Ada’ya gelmeye cesaret edemedim. Hekim olduğum halde, babam ve kardeşimle kaldım. Ama herkesin İstanbul'da bir evi yok. Bu güvensizlik, acil bir durum olduğunda yetişememe; karda, kışta, lodosta, siste ulaşamama hissi hasta için çok endişe verici. Boğazınız sıkılır, ansiyetiniz yükselir; öyle bir his. 

D.T.: Hayatta en önemli şey güven duygusu. Biraz önce çok önemli bir şey söyledin. Aslında Adalar’da bisiklet kazaları bir numaralı sorun çünkü insanlar buraya bisikleti öğrenmeye geliyorlar ama Ada’da yollar son derece tehlikeli, çok yokuşlu. Bütün kazalar Kartal'a gidiyor. Hiçbirinin ölüm, yaralanma vakalarının tutanağı burada yok. Yani bir inceleme açısından Ada’ya bakıldığında kayıt yok burada. Hiç bisiklet kazası, yaralanma ve ölüm yok çünkü hepsi karşıda gerçekleşiyor. Bu da çok yanıltıcı.  

Biraz önce konuşurken Adada daha eski zamanlarda, mesela sezaryen bile yapıldığından bahsetmiştin. 

M.Ö.: Büyükada Devlet Hastanesi tam teşekküllü bir devlet hastanesiydi. Tiroid, safra kesesi ve sezaryen gibi basit cerrahi ameliyatlar Büyükada'da rahatlıkla olunuyordu. Benim burada ameliyat olmuş bir çok hastam ya da  sezaryen ile doğmuş bir çok çocuk var. Sanatoryum’un kan kaybına paralel olarak Büyükada Devlet Hastanesi de hemen hemen aynı zamanlarda fonksiyonlarını yitirdiler maalesef. 

D.T.: Yani biraz ambalaj gibi. Bina var ama boş ve dediğin gibi, yaz aylarında Adalar nüfusu 250 bine kadar yükseliyor. Afetler çağında yaşıyoruz, deprem vb. gibi afet beklentileri var. Gerçekten bunların üzerinde düşünmek gerekiyor. 

Z.T.: Çocukluk arkadaşımın başına gelen bir şeyi anlatayım: Yıllar önce Burgazada’da, Kalpazankaya'da başının üstünden zodiac geçti ve felç oldu. Demin söylediğiniz gibi, bu kazanın kaydı Adalar’da gözükmüyor. Kartal Lütfi Kırdar Hastanesi’ne götürüyorlar, oranın kayıtları içerisinde. Burada sanki o olay hiç yaşanmadı.

D.T.: Zerrin, sen arkadaşının örneğini verdin ama senin yaşadığın da çok önemli. Onu bizimle paylaşır mısın? 

Z.T.: Ben bir kronik kanser hastasıyım ve yaklaşık 28 aydır tedavi oluyorum. Teşhisimin konulmasından itibaren şöyle şeyler yaşadım; ilk başta tedavi olduğum yer Okmeydanı'ydı. Orada bana ilk teşhis konulduktan sonra kemoterapi almam söylendi. Bunun için ben sabahleyin 06:50'de Okmeydanı'na gitmek için yola çıkıyordum. Dört saate yakın bir kemoterapi aldıktan sonra tekrar Ada'ya geliyorum. Bu süre zarfında kardeşimle kaldığım sürecim de oldu. Uzun ve zorlu bir süreçti; 24 kez kemoterapi aldım. Bu dönemde kalp krizi bile geçirdim.

Demin Müge Hanım'ın söylediği gibi, kışın nüfusumuz belli ama yazları o kadar kalabalık oluyor ki... Kemoterapiden çıkıp vapura bindiğim zaman Kabataş'tan Kınalıada'ya kadar yazın ayakta geldiğimi biliyorum. Kemoterapi sonrasını belki  görmüşsünüzdür; mide bulantısı, karın ağrısı, baş ağrısı yani bir sürü şeyimiz var. Kışın daha kolay bir köşe bulup yatıyordum ama yazın kimse size bu konuda bir şey de sağlamıyor. Daha sonra tedaviye Çapa’da devam ettim. Ameliyat sonrasında akıllı ilacı, ışın tedavisi,   gamma knifelarım var, metastaslarım gibi süreçlerim oldu. Mesela benim kemoterapi alabilmem için öncelikle aile hekimliğinde seyahat parametrelerine bakılması lazım ama Ada’da aile hekimliğinde alınan kan tetkiklerinde seyahat parametrelerine bakılamıyor. Bunun için ya Lütfü Kırdar'a, ya Fatih Sultan Mehmet'e gideceğim, ya da İstanbul'a herhangi bir yere gideceğim. Ben Çapa'ya gidiyordum. Kısacası çok uzun saatler yol yapmak zorundasınız. Ben sabahleyin 06:50 vapuru ile gidiyorum. Akşam 19:30'da Ada’ya ayak basıyorum. Tam gün mesai yapmış oluyorum ve uzun saatler ayakta kalıyorum. İnanın en az iki gün kendime gelemiyorum.



Mesela şu ara metastaslarımdan dolayı yeniden üçüncü tur kemoterapiye başlandı. Sabah Çapa’ya gidiyorum, öğleden sonra Dişçilik’teyim ve orada bir antibiyotik almam gerektiği söyleniyor. Ama bunun için Çapa’nın onayı gerekiyor. Kısacası bu sıcaklarda, bu kalabalıkta iki hastane arasında gidip geliyorum. Gerçekten çok tüketici bir süreç. Ada’da şu an Sanatoryum olsaydı bu kadar çileyi çekmeme gerek yoktu. Evimin önünden taksiye biner, üç dakika sonra hastanede olurdum, kemoterapiyi orada alırdım. Tetkiklerim de orada yapılırdı. Şimdi ise bir maratoncu gibiyim.  

Bu hastaneyi açın diye milyonlarca imza toplasak açılamaz belki ama o kadar az  sayıda kişinin imzasıyla bir hastanenin kapatılmasına aklım almıyor zaten. Ciddi bir akıl tutulması bu. 

D.T.: Müge, sanatoryumun son doktorlarından olduğu için içeriğini daha iyi biliyor ama orada imza dışında başka bir sürü sebep var aslında. Bakanlığın iktisadi ve ekonomik olarak yönetememesiyle de alakalı bu durum. 

M.Ö.: O dönem devletin sağlık çalışanlarına ödemesi gereken parayı veremedi. Döner sermaye sistemi diye bir sistem başladı. Hastanelerin kazandığı paranın bir kısmını doktorlara ve diğer sağlık çalışanlarına verilmesi gibi bir sistemdi. Bu, günümüzde de devam ediyor. Açık konuşayım, bu uygulama bizleri kötü etkiliyor çünkü emekliliğimize yansıyan bir güvence değil yani ayaktaysanız, sağlıklıysanız, izinde değilseniz, hizmet veriyorsanız size verilen bir ek ödenek bu.

Bu döner sermaye sistemine Sanatoryum olarak biz döner sermaye sistemine ayak uyduramadık çünkü hasta çeşidi de biraz daralmıştı son dönem. Az sayıda verem ve KOAH hastaları vardı. O yüzden de hekim arkadaşların ciddi endişeleri oldu. Bütün bu ekonomik koşullar, eğitimle ilgili özellikle doktor grubunun endişeleri ve ardından gelen 1999 depremi Sanatoryum'un kapanmasını çok hızlandırdı. 

D.T.: Bu sebeplerden bahsediyorsun ama mesela son derece muğlak ve soru işaretleri olan kocaman bir şey var orada. Kapanmadan iki sene önce çok büyük bir bina inşa ediliyor, çok büyük masraflar yapılıyor ve sonrasında bir daha açılmadan kapanıyor. Sadece ekonomik olarak bu kadar masraf neden yapılıyor? Bunu yapıyorsun ama sonra da kapatıyorsun. 

M.Ö.: Açık konuşayım, bilemiyorum. Bizi biraz aşan bir konu ve bununla ilgili bir sürü yorumum var ama çekiniyorum. Orası bir açık soru olarak kalsın. 

D.T.: Anlıyorum. Peki Zerrin, Adalar’da sağlık hizmetine erişimde yani vatandaşların ekonomik açıdan da ek yüklerle karşılaştığını biliyoruz. Bu konuda bir şeyler söyleyebilir misin? 

Z.T.: Bir kere sadece onkoliji hastaları değil, diyelim ki herhangi bir yerinizi bir sakatladınız ya da bir ters hareket yaptınız, bir ağrı kesiciye ihtiyacınız var. Özellikle 8-9 günlük Bayram tatilleri başkaları için tatil ama bizim için işkence olabiliyor çünkü o zaman aile hekimliği de kapalı oluyor. O nedenle bir hemşire arıyorsunuz ve eğer paranız yok ise hemşirenin gelmesi mümkün değil yani hepsinin bir maliyeti var.

Ben şu an çalışmıyorum, emekliyim. Bir serum takıtıracaksanız 4 bin TL, sonda taktıracaksanız 3 bin 500 TL ödemeniz gerekiyor. Yani eğer cebinizde paranız yoksa bunları yaptıramıyorsunuz. Ben mesela Çapa'da tedavi olurken ekografi yaptırmam gerekti. Bana dört ay sonraya gün verdiler ama ben bir ay sonra ameliyat olacağım. O zaman gelip dışarıda yaptırmanız gerekiyor. Bunun parasını verip yaptırdım. Ama sonra diyorlar ki momografi çekilecek. O da şu kadar ay sonra mümkün. Benim öncesinde ameliyat olmam gerekiyor. Hastanede size bir tarih veriyorlar ve eğer beklerseniz o zaman ücretsiz ama kanser hastaları için her şey zamanla bağlantılı, zaman çok çok önemli. O zaman parasını vermek zorundasınız çünkü bekleyemezsiniz. 

Geçen gün çok enteresan bir şey oldu. Kemoterapi gününü almaya gittiğimde etrafımda abiye giysileri olan, yabancı olduğu belli hanımlar gördüm. Ben de nereli olduklarını sordum. Mısır'dan geliyorlarmış. Onlara gerçekten bizlerden daha öncelikli günler veriliyor. Kemoterapi günleri de bizden önce. Sonra öğrendim ki sağlık turizminde zaten onlara öncelik verilmesi gerekiyormuş çünkü bizim verdiğimiz paranın üç katı fazla para veriyorlarmış. Çok da enteresan geldi. 

D.T.: Bizlerin verdiğin para derken, orayı bir açalım istersen. Çalıştığımız süre boyunca ödediğimiz primler de olabilir. 

Z.T.: Ekstra verdiğimiz paralardan bahsediyorum. Mesela MR için ben geçen sene 1500 TL verdim. Demek ki onlar 4 bin 500 TL veriyor. Üç katı olduğunu, bizden daha fazla verildiği söyleniyor. Orada yazıyordu hatta. Sağlık turizminde 'önce turistlerimiz, sonra vatandaşlarımız' ilkesi var herhalde. Yani sadece zaman değil, sadece yol değil; hem ekonomik, hem de maddi ve manevi.... Her anlamda yani. Çok da yorucu bir şey bu. Bu süreçten bahsederken 28 ay diyorum. Sanki çok kısa bir zamanmış gibi ama ne yaşadığınızı siz biliyorsunuz.  

Ben Adalar’daki tek kanser hastası değilim. Daha ileri evrelerinde, daha ciddi ağrıları olan bir çok arkadaşımız var. Ben hastalandığımda aile hekimimden rica ediyordum. Çalıştığı saatler içerisinde sağolsun bana geliyordu. Serumumu takıyor ya da ağır kesicimi yapıyordu. Ama buna ulaşamayan bir çok arkadaşımız var; yaşlılar var, kronik hastalar var.  

D.T.: Şunu da söylemek lazım: Gerçekten çok özveriyle çalışan çok kıymetli aile hekimlerimiz var. Yalnızca sağlık merkezinde çalışarak da değil; doğaya, canlılara, her şeye o kadar güzel sahip çıkıyorlar ki bizlere sahip çıktıkları gibi. Onların emeklerine de teşekkür ederiz. 



Vaktimiz de daralıyor. Peki, kısa vadede uygulanabilecek en acil çözüm nedir ya da var mı böyle bir çözüm? 

M.Ö.: Vallahi en acil çözüm en azından laboratuvar röntgeni... 

D.T.: Uzun vadeli çözümler de olabilir.  

MÖ: Ben biraz daha gerçekçi bakıyorum. Artık bir hız dünyasındayız, insanlar bir hıza alışmışlar. Herkes birazcık konformist olmuş; hemen arabamızla hop gidelim, hemen çok yakın bir yere park edelim, hop hemen kapısından girelim. Yani Sanatoryum'u kurduğumuzu düşünsek bile nereye kurarsanız kurun Ada’da böyle bir şey olmaz.

Ben 40 yıldır hekimlik yapıyorum ve genel gözlemlediğim şey şu; bir kere bizim yaş nüfusumuz çok yaşlı ve sayısı artıyor. Onkoloji hastalarımız artıyor, palyatif bakıma muhtaç hastalarımız artıyor. Nörolojik ve sekelleri olan hastalıklar var, nöromüsküler olan hastalarımızın sayısı artıyor. En azından kronik hastalıkların sakin ve hak ettikleri hizmeti alabilecekleri; dahiliye, cerrahi gibi genel poliklinik hekimlerinin de olduğu; akşam 17:00'den sonra, hafta sonu ve tatil günleri acil hizmetinin sağlandığı bir sağlık merkezi lazım. Yani Adalar’daki kış nüfusu çok az olduğu için belki sesimiz yeteri kadar çıkmıyor ama hasta olan her bir bireyin yaşadığı da ona özel. 

D.T.: Çok güzel ve önemli bir şey diyorsun ama Adalar’daki nüfus çok az demek haksızlık oluyor. Ayrıca bir ilçeyiz biz, 39 ilçeden biri de Adalar. Bir zorunluluk var burada. Geçmişe baktığımızda insanlar buraya şifalanmaya gelirken, şimdi hepsinden mahrum kalmış durumdayız. Adalar’ın gerçekten sağlığa ihtiyacı var.

M.Ö.: Ben şöyle düşünüyorum. Sanatoryum çok ideal bir biçimde planlanmış, kurulmuş ve gerçekten çok idealist hekimler çalışmış. Bir çok hasta oradan şifa ile taburcu olmuş. Onlara bir borcumuz var. Bu borç da burasını tekrar canlandırarak ödenir. Beni en çok bu duygulandırıyor. Bunun için çalışmak ve sesimizi duyurmak istiyorum. Onun için bu kadar söyleşilere katılıyorum. 

D.T.: Çok da güzel bir belgesel var sanatoryumla ilgili, onu da hatırlatalım. Bir de seninle yaptığımız şahane iki program var: Biri radyo içindi ve diğeri de Sanatoryum'un içinden canlı yayın yapmıştık. Çok güzeldi ikisi de. Belki bunları da tekrar paylaşırız. 

Z.T.: Müge Hoca’nın söylediklerine katılmamak elde değil. Evet, hastalığımın üçüncü evresindeyim, zor bir süreçten geçiyorum ve inanın çok halim yok. Ama bana bugün Sanatoryum'un açılacağını söyleseler kendim için değil, başkaları için ölümüne koşarım.

D.T.: Programın sonuna geldik. Destekçimize, prodüksiyona, teknik masaya, sevgili arkadaşlarım Müge Özdemir ve Zerrin Tırtıl'a, bizi dinlediğiniz için siz sevgili dinleyicilerimize çok teşekkür ediyoruz. Hep beraber kapatalım. Adalar hepimizin!