Saflar Yeterince Sıkı mı?

Hüsnükuruntu
-
Aa
+
a
a
a
""

 

Esra Onel · Saflar Yeterince Sıkı mı?

Bir arada durmak her zaman güç vermek için değildir. Bazen sadece kimsenin bir yere kımıldamadığından emin olmak içindir.

İnsanlık tarihi biraz da safların tarihidir. Aileler, mahalleler, ideolojiler, arkadaş grupları... Her biri görünmez bir çizgi çizer ve sessizce aynı soruyu sorar: “Saflar yeterince sıkı mı?”

Saf kurmak için kalabalıklara ihtiyacımız yok aslında. Bazen iki sevgili, bir anneyle çocuk ya da iki yakın arkadaş, yıllar boyunca birbirlerini sessizce aynı hizada tutar. Arkadaşın tam senin alışkın olduğun tonda güler, sevgilin her zamanki tepkiyi verir. Fark etmeden birbirinizi her gün yeniden doğrularsınız.

Saf dediğimiz şey sadece bir kalabalığın dizilişi değildir; bazen iki insanın, birbirini aynı kişi olarak tutmak için yıllarca sürdürdüğü sessiz bir mutabakattır.

Peki, bir safta durduğumuzda tam olarak ne yaparız?

Yalnızca aynı yöne bakmayız; birbirimizin hareket alanını sınırlarız. Yarım adım öne çıkanın bıraktığı boşluk, yanındakinin dengesini bozar. Bu yüzden, bir grupta dengeler sarsıldığında sistem hemen reaksiyon verir.

İnsanlar değişimden nefret etmez aslında. Başkasının değişiminin, kendi değişmemişliğini görünür kılmasından rahatsız olurlar. Çünkü değişim yalnızca değişen kişiyi ilgilendirmiyor; onunla birlikte, etrafındaki herkesin kurduğu düzeni de yerinden oynatıyor.

Psikolojide buna homeostaz deniyor. Özellikle aile sistemlerinde karşımıza çıkan ilginç bir refleks bu. Bir kişi değişmeye başladığında sistem, çoğu zaman ona uyum sağlamak yerine onu eski yerine çağırmaya çalışıyor. Çünkü sistem için önemli olan haklı olmak değil; tanıdığı dengeyi korumak.

Bir insan değiştiğinde yalnızca kendisi değişmiyor. Başkalarının onun hakkında yıllardır kurduğu hikâye de çatırdamaya başlıyor. Sen artık başka biri olmaya çalışırken, karşındaki insan da ister istemez şu soruyla yüzleşiyor: “O zaman ben seni yıllardır kim sanıyordum?” Ve bu çatlak, bazen tuhaf bir aldatılmışlık hissi yaratıyor. Sanki değişen kişi, onlardan bir şey saklamış ya da onları yanıltmış gibi...

İşte tam da bu yüzden, bir grupta değişmek çoğu zaman kişisel bir karar olarak görülmez. Ortak hikâyeye yöneltilmiş sessiz bir itiraz gibi okunur.

Ve tam bu noktada ilginç bir şey olur. Seni eski yerine çağıran şey çoğu zaman açık bir düşmanlık değildir. Tam tersine. En güçlü direnç bazen sevginin içinden gelir.

Kimse oturup “Ben seni eski hâlinle seviyordum.” demez. Ama ilişkinin içinde tarif etmesi zor bir huzursuzluk dolaşmaya başlar. Şakalar eskisi gibi karşılık bulmaz. Tepkiler değişir. Sanki görünmez bir sözleşme bozulmuştur.

Çünkü aslında mesele değişmek değildir; değişmenin sosyal maliyetidir.

İnsan biyolojik olarak tek başına yaşayacak şekilde evrimleşmedi. Binlerce yıl boyunca bir gruptan dışlanmak, neredeyse hayatta kalamamak demekti. Bugün fiziksel olarak kendi başımıza yaşayabiliyor olabiliriz ama zihnimiz o eski matematiği hâlâ unutmuş değil. Ait olduğumuz insanların gözünden düşme ihtimalini, yalnızca duygusal bir kayıp olarak değil; varoluşsal bir tehdit gibi hissediyoruz.

Üstelik bu safları yalnızca ailemiz ya da arkadaşlarımız kurmuyor. Yıllardır kendimize anlattığımız hikâyeler de kuruyor. Eski korkularımız, eski alışkanlıklarımız, kendimiz hakkında verdiğimiz hükümler... Onlar da kolay kolay dağılmak istemez.

Çünkü aidiyet bize yalnızca bir topluluğun parçası olma hissi vermiyor. Aynı zamanda kim olduğumuzu, nerede duracağımızı ve ne yaparsak kabul göreceğimizi de söylüyor. Düşünme yükünü hafifletiyor, belirsizliği rafa kaldırıyor. Bunun karşılığında ise sessiz bir ricada bulunuyor: “Çok fazla değişme.”

İşte pazarlık tam burada başlıyor.

Sen yeni bir hikâye kurmaya çalışıyorsun, grup ise eski hikâyenin tutarlılığını korumaya çalışıyor. Sen hakikatini arıyorsun, onlar ilişkinin sürekliliğini…

Hannah Arendt der ki: İnsan aynı anda hem dünyaya ait olmak, hem de dünyada kendine özgü biri olmak ister. İki güçlü arzu...

Fakat bu iki istek her zaman birbiriyle barış içinde yaşamaz. Aidiyet, çoğu zaman farklılaşmanın durduğu sınırdır. Kendin olma arzusu büyüdükçe, safların koruyucu şemsiyesi daralmaya başlar.

Ama anlatıyı burada kesersek, bütün sorumluluğu grubun üzerine bırakmış oluruz. Oysa insan her zaman dışarıdan tutulduğu için aynı yerde kalmaz. Bazen o hizadan çıkmanın neye mal olacağını sezdiği için kendi kendini geri çeker.

Çünkü saftan ayrılmak, yalnızca bir gruptan uzaklaşmak değildir. Bir süreliğine kim olduğunu söyleyen bütün tanıdık seslerden de mahrum kalmaktır. Belki de bu yüzden, tanıdığımız huzursuzluğu bilmediğimiz bir iyileşmeye tercih ediyoruz. İnsan gerçekten engellendiği için değil; o zihinsel konforu kaybetmekten, dışarıdaki tekinsiz rüzgârla baş başa kalmaktan korktuğu için de yerinden kıpırdamaz. Kimse bir şey söylemeden cümlelerini yumuşatır, isteklerini küçültür, bazı fikirlerini daha ortaya çıkmadan geri çeker. Bir süre sonra safların bekçiliğini grup değil, insanın kendisi yapmaya başlar.

İşin daha rahatsız edici tarafı ise, bu düzenin yalnızca mağduru olmadığımızı fark etmektir. Başkalarının değişimini de aynı sessiz huzursuzlukla karşılarız. Bir arkadaşımızın artık eskisi gibi davranmaması, sevdiğimiz birinin yıllardır taşıdığı rolün dışına çıkması, ilişkide fark edilmesi zor bir boşluk yaratır. Bazen onları özlediğimizi sanırız; oysa özlediğimiz şey, bizim tanıdığımız hâlleridir.

Kendi değişmemişliğimizi görmemek için, başkalarını zihnimizdeki eski yerlerinde tutmaya çalışırız. Onların büyümesi, yalnızca onların hayatını değiştirmez; bizim durduğumuz yeri de görünür kılar.

Kendimizi yalnızca o safların içinde sıkışmış insanlar sanıyoruz. Oysa farkında olmadan, başkalarının değişmesini zorlaştıranlardan biri de biziz zaman zaman.

Belki de sevmenin en zor biçimi, karşındakinin değişmesine rağmen onu yeniden tanımayı göze alabilmektir.