Yaşayan Dünyayı Korumak ile Ona Hükmetmek Arasında

-
Aa
+
a
a
a

Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Daron Acemoğlu ve James Robinson’ın geliştirdiği 'Dar Koridor' yaklaşımından hareket ile biyoçeşitlilik, denge, kamusal kapasite ve toplumsal denetim arasındaki ilişkiyi ele alıyor; ayrıca 2022’de Daron Acemoğlu ile gerçekleştirdiği söyleşiye dönerek, o programda kendisine yönelttiği “Dar Koridor yaklaşımı biyoçeşitliliğe uyarlanabilir mi?” sorusunu yeniden gündeme getiriyor.

""
Yaşayan Dünyayı Korumak ile Ona Hükmetmek Arasında
 

Yaşayan Dünyayı Korumak ile Ona Hükmetmek Arasında

podcast servisi: iTunes / RSS

Bazı düşünceler kolay ortaya çıkmıyor. Bu düşünceler bir araştırmacının yıllara, kimi zaman bütün bir akademik ömre yayılan çalışmaları içinden süzülerek geliyor; başka çalışmalarla sınanıyor, eleştiriliyor, değişiyor ve zamanla kendi alanının dışına taşarak yeni sorular sormamızı mümkün hale getiriyor.

Bu nedenle, ufuk açıcı düşüncelerin sesini elimizden geldiğince yeniden duyurmak gerektiğini düşünüyorum. Bir kez söylenmiş olmaları yetmiyor. Bazı fikirlerin tekrar tekrar hatırlatılması gerekiyor; çünkü gerçekten güçlü düşünceler kolay üretilmiyor.

Daron Acemoğlu ile James Robinson’ın geliştirdiği Dar Koridor yaklaşımı benim için böyle düşüncelerden biri.1

Son günlerde Acemoğlu’nun çalışmaları yeniden tartışılıyor. Bu tartışmanın iktisadi ve ekonometrik tarafına girmeyeceğim. Benim için daha ilginç olan, bütün bunların birkaç yıl önce Acemoğlu’yla yaptığımız söyleşiyi yeniden hatırlatması.

2022’de Açık Radyo’da, bu programda, Antroposen Sohbetler’de kendisine Dar Koridor yaklaşımının biyoçeşitliliğe uyarlanıp uyarlanamayacağını sormuştum.

O gün sorduğum sorunun bugün de geçerliliğini koruduğunu düşünüyorum: Gezegenin biyoçeşitliliğini korumak için ne kadar güce ihtiyaç var?

Dar Koridor’un çıkış noktası özgürlük meselesi. Bir tarafta kamusal kapasitesi zayıf, toplumsal düzeni ve hakları güvence altına almakta yetersiz kalan bir devlet; diğer tarafta ise toplumu ezecek kadar güçlenmiş bir devlet bulunuyor. Özgürlük bu iki uçtan birinde değil, devlet ile toplumun birbirini sürekli sınadığı, denetlediği ve dengelediği dar bir alanda ortaya çıkıyor.

Benim Acemoğlu’na sorduğum soru şuydu:

Aynı düşünceyi biyoçeşitlilik için de kurabilir miyiz?

Bu sorunun içinde aslında iki kavram var: çeşitlilik ve denge.

Biyoçeşitlilik dediğimizde ilk akla gelen çoğu zaman sayılar oluyor. Bir ekosistemde kaç tür var? Kaçı endemik? Kaçı tehdit altında? Bir popülasyon kaç bireye düştü?

Bunların hepsi önemli.

Ama çeşitlilik yalnızca sayı değildir. Farklı türlerin, farklı işlevlerin, farklı yaşam stratejilerinin ve bunlar arasındaki ilişkilerin birlikte oluşturduğu bir yapıdan söz ediyoruz. Bu nedenle çeşitliliğin değeri yalnızca “çoklukta” değil, aynı zamanda ilişkilerin dağılımında yatıyor.

Denge de benzer biçimde kolay bir kavram değil.

Gündelik dilde denge dediğimizde çoğu zaman hareketsiz, değişmeyen, bir kez kurulmuş ve korunması gereken bir durumu düşünüyoruz. Oysa ekolojik sistemler böyle işlemiyor. Popülasyonlar artıyor ve azalıyor, türlerin ilişkileri değişiyor, yangınlar çıkıyor, kuraklıklar yaşanıyor, istilalar gerçekleşiyor, sistemler bozuluyor ve yeniden örgütleniyor.

Dolayısıyla ekolojide dengeyi durağanlıkla karıştırmamak gerekiyor.

Bir sistemin dayanıklı olması, hiç değişmemesi anlamına gelmiyor. Tersine, kimi zaman onu dayanıklı yapan şey, bozucu bir etkinin ardından yeniden örgütlenebilmesi, farklı bileşenlerin bazı işlevleri devralabilmesi ve sistemin bütünüyle çökmeden dönüşebilmesi.

Burada çeşitlilik ile denge arasında dikkat çekici bir ilişki ortaya çıkıyor.

Çeşitlilik her zaman otomatik olarak denge yaratmaz. Ama işlevlerin, ilişkilerin ve seçeneklerin tek bir noktada toplanmaması, bazı sistemlerin değişim karşısında daha fazla hareket alanına sahip olmasını sağlayabilir.

Burada bir başka kavram daha işe yarıyor: taşıma kapasitesi. David Wallace-Wells, Yaşanmaz Bir Dünya başlıklı kitabında bu kavramı, belirli bir çevrenin bozulmadan ne kadar yük taşıyabileceği sorusu üzerinden ele alıyor. Fakat asıl önemli nokta, bu kapasitenin sabit bir sınır olmadığı. İklim değişikliği denkleme yalnızca yeni bir değişken eklemiyor; sıcaklık, kuraklık, toprak kaybı, hastalıklar ve tarımsal üretim gibi birçok ilişkiyi aynı anda değiştirerek denklemin kurulduğu zemini de dönüştürüyor. 2 Bu açıdan bakınca denge, sınırları önceden belli bir sistem içinde bulunacak doğru nokta olmaktan çıkıyor; koşullar değiştikçe yeniden tarif edilmesi gereken bir ilişkiye dönüşüyor.

Bu düşünce bana Dar Koridor’u yeniden hatırlatıyor.

Doğayı korumak için kamusal kapasiteye ihtiyaç var. Kaçak avcılığı önleyecek, sulak alanların kurutulmasını engelleyecek, korunan alanları gerçekten koruyacak, bilimsel bilgiyi karar süreçlerine taşıyacak ve gerektiğinde ekonomik çıkarların karşısında durabilecek güçlü kurumlar olmadan biyoçeşitliliği korumak mümkün değil.

Ama güçlü kurumlar tek başına yeterli mi?

İşte Dar Koridor’un biyoçeşitlilik açısından asıl ilginç tarafı burada başlıyor.

Bir tarafta doğayı koruyamayacak kadar zayıf kurumlar var. Böyle yerlerde kaçak avcılık kolaylaşıyor, ormanlar kontrolsüz biçimde kesilebiliyor, sulak alanlar kurutulabiliyor ve korunan alanlar yalnızca haritalarda varlığını sürdürebiliyor.

Diğer tarafta ise çok güçlü fakat yeterince denetlenmeyen bir devlet kapasitesi bulunabilir. Yerel toplulukların, bilim insanlarının ve yurttaşların itiraz kanalları ortadan kalktığında aynı güç bu kez baraj, maden, yol ya da başka “kalkınma” projeleri adına ekosistemlerin geri dönülmez biçimde dönüştürülmesine hizmet edebilir.

Bu nedenle biyoçeşitliliğin korunması yalnızca “daha güçlü koruma” meselesi değildir.

Asıl soru şu: Koruma gücünü kim kullanıyor ve bu gücü kim denetliyor?

2022’de Acemoğlu’yla konuşurken meseleye bir “maksimizasyon” problemi olarak bakmamıştı. Biyoçeşitliliği mümkün olduğu kadar artırmak ya da doğayı bütünüyle koruma altına almak gibi bir hedef yerine, devletin kaynak ve düzenleme kapasitesiyle toplumun bu gücü denetleyebilme kapasitesi arasındaki ilişkiye dikkat çekmişti.

Bu düşünce bugün bana daha da önemli görünüyor.

Çünkü biyoçeşitlilik yalnızca kaç türümüz kaldığıyla ilgili değil. Aynı zamanda hangi kararların kimler tarafından alındığıyla, bilimsel bilginin karar süreçlerine ne kadar girebildiğiyle, yerel toplulukların söz sahibi olup olmadığıyla ve yurttaşların doğa adına alınan kararlara itiraz edip edemediğiyle ilgili.

Başka bir deyişle, biyoçeşitlilik aynı zamanda bir yönetişim meselesi.

Kamusal kapasiteye ihtiyacımız var. Ama bu kapasitenin karşısında onu sorgulayabilecek, denetleyebilecek ve gerektiğinde durdurabilecek örgütlü bir topluma da ihtiyaç var.

Mesele ne devletsizlik ne de doğanın bütünüyle devletin tasarrufuna bırakılması.

Mesele, güç ile karşı-gücün birlikte var olabildiği bir alan yaratabilmek.

Ve belki burada yeniden denge kavramına dönmek gerekiyor.

Dar Koridor bize ulaşılması gereken tek bir doğru nokta göstermiyor. Ekolojik sistemlerde olduğu gibi siyasal ve toplumsal sistemlerde de denge bir kez bulunup sonsuza kadar korunacak sabit bir durum değil.

Koşullar değişiyor. Güç ilişkileri değişiyor. Kurumlar değişiyor. Ekolojik sınırlar değişiyor.

Bu nedenle asıl mesele “dengeyi bulmak” değil.

Dengeyi yeniden ve yeniden kurabilecek kurumları ve ilişkileri yaratmak.

Belki de çeşitlilik ile denge arasındaki en önemli bağ burada yatıyor: dayanıklılık, tek bir doğru durumda donup kalmaktan değil, değişen koşullar karşısında yeniden düzenlenebilecek kadar çok ilişkiye, seçeneğe ve karşı-güce sahip olmaktan doğuyor.

Biyoçeşitliliğin Dar Koridoru da belki tam olarak böyle bir yer.

Bir yanında doğayı korumaya gücü yetmeyen kurumlar var. Öte yanında doğanın geleceğine tek başına karar verebilecek kadar güçlenmiş kurumlar.

Yaşanabilir alan ise ikisinin arasında; kamusal kapasite ile toplumsal denetimin, uzmanlık ile katılımın, güç ile karşı-gücün birbirini sürekli sınadığı hareketli bölgede açılıyor.

Çeşitlilik tek başına yetmiyor. Denge de bir kez bulunmuyor.

İkisi de ilişkiler içinde ortaya çıkıyor.

Denge aranıyor, kuruluyor ve yeniden kuruluyor.


1 Daron Acemoğlu ve James A. Robinson, Dar Koridor: Devletler, Toplumlar ve Özgürlüğün Geleceği, çev. Yüksel Taşkın (İstanbul: Doğan Kitap, 2020). Yazarlar, özgürlüğün ne zayıf bir devletin ne de toplumu bastıracak ölçüde güçlenmiş bir devletin hüküm sürdüğü koşullarda güvence altına alınabileceğini; devlet kapasitesi ile örgütlü toplum gücünün birbirini sürekli dengelediği “dar koridor” içinde mümkün olabileceğini savunur. Özgün baskı için bkz. The Narrow Corridor: States, Societies, and the Fate of Liberty (New York: Penguin Press, 2019).

David Wallace-Wells, Yaşanmaz Bir Dünya: Isınma Sonrasında Hayat, çev. Ebru Kılıç (İstanbul: Domingo, 2020), özellikle s. 54–64. Wallace-Wells bu bölümde iklim değişikliğinin tarımsal üretim, kuraklık, toprak kaybı ve gıda güvenliği üzerindeki birbiriyle bağlantılı etkilerini tartışıyor; s. 58–59’da ise “taşıma kapasitesi”ni sabit bir üst sınır olarak düşünmenin yetersizliğine dikkat çekerek, küresel ısınmanın bu kapasiteyi belirleyen denkleme yalnızca yeni bir girdi eklemekten ziyade, denklemin işlediği koşulların bütününü değiştirdiğini vurguluyor.