Ahmet Ümit: "İnsan Kötü Bir Varlıktır"

-
Aa
+
a
a
a

Usta yazar Ahmet Ümit, Açık Dergi: Portreler'de! Yayınevine yeni teslim ettiği ve okurlarıyla buluşmak için gün sayan 16. romanının heyecanını stüdyomuzda bizlerle paylaşıyor. Kayıp Tanrılar Ülkesi'nin izinden giderek okuru bu kez Afrodisias Antik Kenti'nden Roma İmparatorluğu'nun derinliklerine götüren yeni kitabının ipuçlarını veriyor.

""

İ. M: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Ahmet Ümit'le birlikteyiz. Ahmet hocam hoş geldiniz.

A. Ü: Hoş bulduk, teşekkür ederim.

İ. M: Çok teşekkür ederiz burada olduğunuz için. Sizleri daha önce stüdyomuzda ağırladık ama ilk defa böyle yüz yüze, dinleyicimize bakarak konuştuğumuz bir sohbet oluyor. Bu söyleşinin tarihi de... Son yazdığınız romanı yayınevine teslim ettikten birkaç gün sonra burada bulunmanız.

A. Ü: Evet sonunda bitti, kitabımız bitti. Düzeltmeleri yapıyorum, pazartesi günü tümüyle yayınevine vereceğim. Bir ay kadar yayınevinde edisyon çalışmaları sürecek. Eylül başında baskıya gireceğiz.

İ. M: Buradan başlamak istiyorum, konuşacak çok şey var tabii ki ama videonun yayınlandığı sıralarda tahmin ediyorum ki kitap ya çıkmış olacak ya da çıkmak üzere olacak. Dolayısıyla çokça konuşulacak. Biz de buradan başlayalım. Gündeme birazcık uyalım istiyorum. Bu sefer Roma'dayız. 2021'de çıkardığınız romanın bir tür devamı denebilir aslında. O serinin devamı denebilir. Biraz ipucu verir misiniz bize?

A. Ü: Tabii, şimdi şöyle. Bu benim 16. romanım olacak. 26, 27 neyse kitabım oluyor. Romanlarımı üç başlık altında toplayabiliriz belki. Bir tanesi bağımsız romanlar. Ne bunlar? Sis ve Gece, Patasana, Kar Kokusu, Kukla gibi romanlar. Biri Başkomiser Nevzat kitapları. İşte İstanbul Hatırası, Kavim, Yırtıcı Kuşlar Zamanı gibi. Bir de yurt dışında geçen romanlarım var. Şimdi bugüne kadar ben iki farklı şehir yazdım Türkiye dışında. Bir tanesi Moskova'ydı. Moskova, Kar Kokusu zaten benim kişisel deneyimim, yani Moskova'daki eğitim gördüğümüz yıllar, Maksim Gorki Enstitüsü'nde. Oradan Moskova'yı zaten bildiğim için yazdım ama daha sonrasında bir karakter yarattım Yıldız Karasu diye, Berlin Cinayet Masası'ndan. Bir de yardımcısı var, Komiser Tobias Becker. Yıldız politik bir göçmen olan bir anne babanın kızı ve orada polis olmuş yani Berlin'de. Ben zaman zaman, her zaman değil ama zaman zaman sevdiğim başkentlerde ya da sevdiğim yabancı şehirlerde geçen cinayet romanları yazmak istiyorum. İşte bunlardan ilki söylediğin gibi Kayıp Tanrılar Ülkesi'ydi. Bu Berlin'de geçen bir hikâyeydi. Berlin'i anlattık.

İ. M: Berlin-Türkiye bağlantısı.

A. Ü: Evet, tabii bütün bunların hepsinde bir Türkiye bağlantısı mutlaka olacak. Orada neyi anlattık? Pergamon'u anlattık. Çünkü Berlin'in göbeğinde bir Pergamon Müzesi var. Önümüzdeki yıl açılacak Pergamon Müzesi.

İ. M: Şu an restorasyondaydı.

A. Ü: Bu kitapta da Roma'yı anlatayım dedim. Çünkü Roma'yı gerçekten seviyorum. Bir de Roma dönemini öğrenmek istiyorum. Yine o Kayıp Tanrılar Ülkesi'ni okuduysan bilirsin ki antik Yunan kültürü, tanrılar, Olympos'taki tanrılar, Zeus... Bir bölüm Zeus'un ağzından anlatılır zaten. Burada da Roma İmparatorluğu'nu anlatıyoruz ama Roma İmparatorluğu'nu yine Anadolu'daki antik bir kentten yola çıkarak anlatıyoruz. Bu da Afrodisias.

İ. M: Afrodisias.

A. Ü: Afrodisias antik kenti. Gittiniz mi bilmiyorum ama efsane bir kenttir. Özelliği şu, antik dönemde bir mermer ocağı var orada. Oradan mermer alıyorlar ve çok önemli bir mermer atölyesi var şehirde. Mermer okulu var aslında. Dolayısıyla bütün imparatorluğun, yani Roma İmparatorluğu'nun her yerine buradan mermerler yapılıyor, kalıp olarak gidiliyor, incesi orada çalışılıyor. Yani İngiltere'ye de, o zaman İngiltere değil belki ama Mısır'a da buradan gidiyor hepsi ve orada çalışılıyor. Öyle yekpare kabartmalar var gerçekten. Dünyada çok az vardır öyle. Bozulur, heykeller kırılır falan yani 2000 yıldan söz ediyoruz. Bunlar yekpare. Orada gerçek bir karakter var, Zoilos diye. O karakterden yola çıkarak Roma'yı anlattım. Bizim romanımız Roma'da geçiyor aslında. Ama bağlantıları işte, Afrodisias'a göndermeler var tabii, İstanbul'a göndermeler var. Ve neyi anlatıyoruz? Roma İmparatorluğu, hatta Roma devleti ile, yani milattan önce 730'larda kurulan Roma devleti ile Anadolu bağlantısını anlatıyoruz. Çok bağlantılı. İnanılmaz bir bağlantı var. İlk imparator diyelim, Augustus. İmparator olunca diyor ki "Ya bize soylu bir kök lazım. Şimdi imparator olduk artık. Geçmişimizin de şanlı ve şöhretli olması lazım" diyor ve bunun üzerine Vergilius'u çağırıyor. Vergilius büyük bir şair biliyorsun.

İ. M: Aynen yazıyor.

A. Ü: Diyor ki "Bize bir destan yaz." Vergilius da diyor ki "Destan yazayım da destanlık bir tarihimiz yok. Tarihimiz kanlı. Romulus, Remus'u öldürmüş, ikiz kardeşini öldürmüş. Kadın yoktu, Sabin kadınlarını çağırdık, kadınlara tecavüz ettik. Yükselen tecavüzcü bir toplum var. Nasıl yapacağız?" "Yok yok öyle değil" demiş, "Sen İlyada'nın sonuna bak. Şöyle biter: Şehir düşer, ondan sonra Yunanlar geriler. Bunun üzerine Aeneas diye bir prens vardır. Troya prensi. Aynı zamanda Afrodit'in oğludur. Babasını alır kaçar ve işte o kaçan prens Roma'yı kuracak. Bizim soyumuz, kökenimiz falan Troya'ya dayanıyor." Yani kendine böyle şeyler var. İstanbul ya da Konstantiniyye ya da Konstantinopolis bağlantılı çok önemli bir meseleleri var. Yani örneğin Büyük Konstantin, Roma İmparatorluğu iç savaşındayken imparator oluyor ve diyor ki "Ben bu Roma'nın başkentini değiştiriyorum arkadaş." Gidiyor, geliyor, önce Troya yapmak istiyor. Çünkü kökleri oraya dayanıyor. Fakat bakıyor olmaz, burası geliyor ve bugünkü İstanbul'u Roma'nın başkenti yapıyor. Ne Roma? Aslında ismi de o yani.

İ. M: Evet, Yeni Roma diye.

A. Ü: Yeni Roma diye. Yani cinayetler elbette var tabii, cinayetsiz yapamıyoruz.

İ. M: Baştan sona bir polisiye tabii.

A. Ü: Bir polisiye roman. Tabii aslında enteresan karakterler de var, öteki romanlardan farkı şu; katiller mesela. Roman katillerle açılıyor. Katillerin kim olduğunu biliyoruz.

İ. M: Biliyoruz.

A. Ü: Biliyoruz ama merak duygusu ya da çözülmesi gereken problem bu değil. Daha büyük bir problem var. Yani "Katil kim?"den öte, "Katiller bu işi neden yapıyor? Bunun arkasındaki entrika nedir?" Katiller çok ilginç karakterler. Jack London'ın Cinayet Şirketi diye bir romanı vardır. Kendisi yarıda bıraktı, başka biri tamamladı bunu. Biraz oradan esinlendim katilleri yaratırken falan.

İ. M: Nasıl bir romandır Jack London romanı? Pek bilinmeyen bir eser mi?

A. Ü: Evet, yarıda kaldı sonra tamamlandı. Çünkü cep baskısı da var bunun aslında. Burada yarı anarşist bir grup var. Para karşılığı tetikçi, insan öldürüyorlar ama çok yaygınlar. Yani New York'ta şubeleri var, Boston'da şubeleri var. Sonra bu ama bir ahlakları var onların. Bir kere her müşteriyi kabul etmiyorlar. Parayla yapıyorlar bu işi ama sözleşmeye sadık kalıyorlar. En büyük ahlakları o. Ama mesela biri gelip de sana diyebilir ki "Bu şirketin başındaki adamı öldürün." Yüksek para verirse öldürüyorlar. Çünkü ahlak bu. Yani söyledikleri şey bu. Söylediklerine uygun davranmak zorundalar. Bunu anlatan biri o. Enteresan bir fikir aslında.

İ. M: Enteresan. Bir anda anlattığınız hani Vergilius'un biraz da böyle hicap duyduğu ya da benziyor bütün bu hikayeler değil mi?

A. Ü: Bu romanın asıl fikri şudur, o fikir bana ait değil, cümle de bana ait değil, Shakespeare'e ait: "Pis iş tam insana göre." Bu roman da onu anlatıyor, yani insanlığın pisliklerini anlatıyor açıkçası. Ben artık buna inanıyorum İlksen. Artık bizim insanın gerçek yüzüyle karşılaşmamız lazım. Bundan çekiniyoruz ve bir yalan söylüyoruz. En başından beri dinler, ideolojiler hepsi yalan söylüyor. İnsan iyi bir varlıktır, zeki bir varlıktır, şefkatli olur. Doğru. Ama bunların bir de öteki tarafı var. İnsan çok kötü bir varlıktır, insan bencildir, aptaldır, evet, yıkıcıdır. Bu ikisinin arasında kalan bir mahluktan söz ediyoruz biz. Ve bu anlatılmıyor. Yani insana hep bizde 'eşrefi mahlukat' denir mesela, ya da Marksizm'de tarihsel iyimserlik, tarihsel determinizm vardır. İnsan ileri ve iyi olacaktır. Öyle bir şey yok.

İ. M: Yok evet.

A. Ü: Öyle bir şey yok.

İ. M: Gitgeller var yani.

A. Ü: Tabii, var olmaya çalışan bir varlık. Doğası pek de iyi değil. Gerçekten iyi değil. Yani 70 yıllık sosyalizmin yıkılmasına baktığımızda, hatalar olabilir ama insan doğasıyla ilgili problemler de var bence, bana sorarsan yani. O yüzden de Shakespeare ismini andım. İnsanı en iyi anlatan yazarlardan biri. Belki de en iyisi hatta. Shakespeare de Dostoyevski gibi dine sığınmaz. Dostoyevski sonunda dine sığınır. Kendi eksiklerini görür. İnsanı eksik görür ve dolayısıyla "İnsanı insan kurtaramaz, olmasa da biz bir din, tanrı yoksa bile biz bir tanrı icat etmek zorundayız" der. Çünkü insan yapamıyor yani, güçlü değil. Onu da kendi deneyiminden yola çıkarak söylüyor. Çünkü adam kumar tutkunu, vazgeçemiyor. Ya bu kadar yaratıcı bir adam, bu kadar bilinçli bir adam. Lafa geldi mi, ya Turgenyev'le bunlar nefret ediyor birbirinden. Turgenyev çok zengin, bu yoksul. Bu nefret ettiği adamdan kumar oynamak için borç alıyor ya. Böyle bir adam için bu adam ne yapıyor? O zaman diyor ki "Ya insan eksik mahluktur, problemlidir. Problemli olduğu için de hani bir tanrıya sığınmamız lazım." Saptama doğru, insan noksan bir mahluktur. Nietzsche de bu saptamayı yapar ama Nietzsche tanrıya sığınmaz. "Tanrı öldü" der, "Üstinsanı yaratmamız lazım" der. Böyle şeyler var. Ben burada tabii "Şunu yapalım, bunu yapalım" demiyorum kitabımda. Sadece insanın nasıl bir mahluk olduğunu anlatan, eğlenceli, zevkle okunan bir metin bence. Okuyanlar öyle söyledi. Ben kitap çıkmadan önce okuturum. 15-20 kişilik acımasız bir grubum vardır. Acımasız onlar.

İ. M: O çok iyi. Acımasız gruplar kolay değildir.

A. Ü: Çok acımasız. "Bunu mu yazdın falan" diye bazen çalım atıyor. Evet, o derece. Onlar şu anda beğendiler yani. Umarım okur da beğenecek, bakalım.

İ. M: Onlardan geçti yani.

A. Ü: Geçti.

İ. M: İlk onlarla mı paylaşıyorsunuz, ilk o 15 kişilik grupla mı paylaşıyorsunuz?

A. Ü: Şöyle, önce eşimle paylaşıyorum. Her bölümü yazdıktan sonra, ben bir bölüm yazarım, bölüm bittikten sonra eşim okur. Sonra onu biz sesli okuruz. Eşim sesli okur, ben dinlerim onu. Böyle böyle ilerleriz. Fakat bir süre sonra romanın yarısına geldiğinde tekrar bir dönüp baştan okuruz. Roman bittiği zaman yine sesli olarak okuruz.

İ. M: Mutlaka.

A. Ü: Çünkü romanın da, yani dilin bir müziği vardır. Ve o müzik yoksa, o metnin içerisinde okur okumaz onu. O akışa dikkat etmek lazım. Fazla sözcüklere dikkat etmek lazım. Zanaatkârlık bu. O kısmı zanaatkârlık. Ama çok önemlidir zanaatkârlık. Yani sanatın bence çok önemli bölümlerinden biri zanaatkârlıktır zaten.

İ. M: Ve seslendirme... Yani şimdi az evvel hani Vergilius göndermesi yaptık, ondan önce Homeros diye bildiğimiz ozanlar çağı var filan... Orada aslında tabii ki o dilin müziği her zaman öne çıkan, bugüne kadar Aeneas'ın gelebiliyor olması anlattığı hikayenin orijinalliği kadar herhalde şiiridir diye düşünüyorum bir yandan.

A. Ü: Hatta yani biz tarihi bazen edebiyat üzerinden okuyoruz. Yani şimdi bir Troya Savaşı oldu mu olmadı mı meselesini ortaya atan şey başka bir kanıt yok.

İ. M: Yok, yok.

A. Ü: Homeros'un yazdığı metin var ama bugün biliyoruz ki artık böyle bir savaş olmuş. Geçen Troya'daydım Rüstem Hoca ile beraber baktık, anlatıyor. İşte savaşların mızrak uçları toplu şekilde var yani, bir şey var ama bunu sağlayan bir edebi metin. Ama sadece tarihte değil bak, başka bir şey daha söyleyeceğim. Freud ilk psikolojik çözümlemeleri neyle yaptı? Edebi metinlerle yaptı.

İ. M: Doğru.

A. Ü: Sofokles'in Kral Oidipus'u, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşleri, Shakespeare'in Hamlet'i... Baba oğul ilişkisi, bütün o analizi kendi analizi, neyse doğru ya da yanlış tartışılır elbette bunlar. Ama bunların hepsinden önce edebiyat vardı. Edebiyat insan psikolojisini anlatıyordu. Burada tarihte de aynı şey söz konusu. Burada biz bunları, ya da ölümsüzlük hikayesi Homeros'tan önce Gılgamış Destanı yani. O yolculuğun kendisi nereye varacak? Yapay zekayı konuşuyoruz. Bunu Mary Shelley, Frankenstein'da yazdı. Frankenstein ilk yapay zekaydı aslında ve bugünkü soruna da yani "Yapay zekayla ne yapacağız?" sorusuna da cevap veren bir romandır Frankenstein. Yani dolayısıyla edebiyat asla sadece edebiyat değildir.

İ. M: Doğru, doğru. Aynen öyle. Çağının nabzıdır aslında.

A. Ü: Her şeyiyle aynen öyle.

İ. M: Bir manada. Bu mesela sizin yazarlığınızda hep üstlendiğiniz sorumluluğu tanımlıyor diyebilir miyiz? Yani çünkü öyle anlıyorum ki hem psikanaliz okumak lazım, hem felsefe, hem tarih okumak lazım. Arkeoloji, kültürel miras... Yani bir roman öyle karalanan bir şey değil, şüphesiz böyle olmadığını biliyoruz ama şimdi bir anda aslında yazarın kendi işini yapmak için yüklendiği sorumlulukları düşünmeye başladım. Ahmet Ümit nasıl çalışıyor bir romana hazırlanırken mesela? Nerelere yaslanıyor?

A. Ü: Şöyle hep kendi pratiğimi anlatayım. Yani bir fikir, seninle konuşurken "Sen de anlatabilirsin" demişsindir. Mesela "Burgazada'da enteresan bir mağara var" demişsindir. "Aha neymiş falan" diye... Oradan böyle bir fikir ya da bir yerde okuyorum ya da bir şey görüyorum ve diyorum ki "Bunu anlatayım." Ya da diyorum ki, "Antik Yunan'ı duyuyoruz, duyuyoruz ama bir şey bilmiyoruz. Ya benim bunu öğrenmem lazım" diyorum. Bunu öğrenmenin en iyi yolu yazmak. Yahut Fatih Sultan Mehmet, yahut Mevlânâ, yahut İstanbul yani... Bunu öğrenmem lazım diyorum. Bu bir fikir. Onun üzerine ne yapıyorum? O konu üzerine çalışmaya başlıyorum. Eğer bir şehir yazacaksam o şehre yoğunlaşıyorum. Bu şehir ne zaman kuruldu, kim kurdu, hangi medeniyetler vardı? Günümüzde bu şehir nasıl bir yer? Güneş nasıl doğar, nasıl batar? Yemekleri nasıldır? Ne içilir, insanları nasıldır? Bütün bunların hepsini çalışıyorum. Ama bütün bunları anlayabilmek ve anlatabilmek için biraz önce söylediğin her şey gerekli. Yani tarih gerekli, sosyoloji gerekli, psikoloji gerekli. Yani bunlar olmadan bir yazarın dünyayı anlatması, yeni bir dünya kurması mümkün değil. Sonuçta biz başka bir dünya kuruyoruz. Karakterler yaratıyoruz. Bütün bunları anlatabilmen için kesin psikoloji bilmen gerekiyor. O karakteri, o şehri bilmen gerekiyor. O kültürü bilmen gerekiyor. Sosyolojiyi bilmen gerekiyor. Tabii ki coğrafyayı bilmen gerekiyor. Tarih, bütün bunlar olduğu zaman ancak sen anlatabilirsin ve inandırıcı olabilirsin. Öteki türlü olmaz yani. Tek başına bu olmaz. En azından benim tarzım bu. Ve elbette bütün bu çalışmaları yapıyorum. Ama şimdi böyle anlatınca şey gibi de gelmesin, "Ne kadar zor yani kendimizi yıpratıyoruz." Zor ama çok zevkli bir kere yani.

İ. M: Eminim.

A. Ü: Çok zevkli yani. Şimdi şöyle yazarlar var; her yazar farklı bir dünya ve her yazarın farklı bir yaklaşımı var. Yazıyla ilişkisi çok farklı yani. Yazıyı kurtuluş olarak gören yazarlar var. Yazıyı kurtuluş olarak gören ama yazdıkça daha çok batan, sonunda intihar eden yazarlar var. Yazıyı bir eğlence gibi gören yazarlar var. Ben mesela onlardan biriyim. Yazıyı ben eğlence olarak görüyorum. Yaşam sevinci veriyor bana. Yazmak çok mutlu ediyor beni. Çünkü yazdığım zaman biraz önce söylediğim gibi öğreniyorum da aslında. Ve o bilgi dediğimiz şey gelişigüzel bir şey değil. İhtiyacın olan şeyi öğrenmek önemli. Yani şimdi Roma İmparatorluğu'nu yazıyorsam o zaman oturuyorum. Roma İmparatorluğu nasıl kuruldu, ne oldu, neler yaşandı burada? Nasıl bir sistem? Bunun üzerine pek çok okuma yapıyorum. Hem tarih kitapları, büyük tarihçilerin ne yaptığını... Hem romanlar, hem filmler, hem geziler, Roma'da geziler... Bütün bunları yaptıktan sonra oluşmaya başlıyor düşünce. Ama sadece Roma değil, Anadolu da birlikte oluyor. Böylece geniş bir kavrayış, o dönemi kavrayış ortaya çıkıyor. Ama asıl beni ilgilendiren tabii bu tarihi bilgiler değil, ben tarihçi değilim. O dönemdeki insanlarla bugünkü insanlar ve o insanların ruhunda ne tür değişiklikler oldu? Yani Sezar'la bugün yaşayan bir lider arasında, diyelim ki Trump arasında, diyelim ki Putin arasında ne fark vardı mesela? Ne oldu? Bunların güdüleri neydi mesela? Ya da Mussolini ile Berlusconi arasındaki ne yaklaşım var? Beni ilgilendiren insan, ben bir yazarım ve beni asıl ilgilendiren insan ruhu. Tarih de bunun için ilgimi çekiyor. Çünkü tarihte, geçmişte bunlar ne kadar değişti? Troya Savaşı'ndaki bir savaşçıyla Suriye Savaşı'ndaki bir savaşçı, günümüzde duygularında ne kadar farklılık var? Yani kahraman mı? Soru bu. Yani bununla yüzleşmek, işte anlatmak istediğim şey bu. İnsanın insanla, insanın kendiyle yüzleşmesi gerekiyor. Yani hiç insan goygoyculuğuna kaçmadan direkt olarak bütün yalın gerçeklik içerisinde bunu anlatmamız gerekiyor artık. Ve bunu sadece ideolojik bir mesele olarak da görmemek lazım. Tabii ki ideolojik kısmı var ama baktığımız zaman yani insanın totaliterleşmesi, insanın bütün yetkileri bir adama vermesi, ister solda olsun ister sağda olsun, insan bunu niye yapar? İnsan köle olmaktan neden mutluluk duyar? Ya da insan neden köle olarak kalır? Bütün bu sorular çok önemli sorular aslında. Bu soruları biz tartışmaya açıyoruz. Ben yanıtlayamam çünkü ben felsefeci değilim, felsefeciler de yanıtlayamaz ama benim kitabımı okuyan birileri bu soruları takip edip başka kitapları okurlarsa amacıma ulaşmış olurum.

İ. M: Evet mesele yani tek elden cevaplar vermek değil o yaşayışı hissettirmek belki değil mi? Yani okurun orada onun yerine geçmesi belki. Soru sormak ve okurun o zihninde bu merakı uyandırıp devam etmesini sağlamak.

A. Ü: Niye böyle oldu, neden böyle, ben böyle miyim, bu olsa ne olur, şu nedir? Bunlar, çünkü o zaman ne oluyor? Okur başka kitaplar okumaya başlıyor. Ya da o merakın izinden yürüyor, entelektüel bir faaliyette bulunuyor. Edebiyat şüphesiz ki tek başına entelektüel bir faaliyet değildir. Yani bir yaratıcı faaliyettir. Ama entelektüel boyutu olmadan o yaratıcılık çok sınırlı ve sönük ve renksiz kalır.

İ. M: Tabii çok haklısınız. Şöyle de bir manzara geliyor gözümün önüne. Yani bir yandan siz okurun zihninde sorulara yol açıyorsunuz. Sizin romanınızı bırakıp belki kendi soruşturmasına başka yerlerden devam ediyor. Sonra siz birkaç sene sonra bir başka soruşturmanın sonuçlarıyla karşısına çıkıyorsunuz yeni bir kitapla yani. Orada o kafasında yeniden geliştirdiği sorularla tekrar sizin nesnenize, tekrar sizin zihninize dahil oluyor. Aslında çok diyalojik tabii ki yani.

A. Ü: Aynen öyle.

İ. M: Tek taraflı değil yani.

A. Ü: Hani "Ben hakikati biliyorum, gerçeği biliyorum. Ey okur hadi!" bunu ben de bilmiyorum bazen okur benden daha isabetli çözümlemeler yapıyor. Tabii ki. Asıl olan da bu zaten yani amaç bu.

İ. M: Kesinlikle öyle.

A. Ü: Yani çünkü ben bir papaz değilim, bir vaiz değilim, bir ideolog değilim, bir ahlakçı değilim. Ben bir yazarım. Okurla da bunu tartışıyoruz. Nasıl? Böyle olmalı değil mi? Nasıl olmalı?

İ. M: Nasıl olmalı? Evet.

A. Ü: "Budur" değil. "Bu mudur?" Yani okurun buna katılması. Edebiyat bence tam olarak bu zaten. Sanat bu. Bence amacını yerine getiren, işlevini yerine getiren bir sanat. Öteki türlüsü diyelim ki benim bir dünya görüşüm var. Bu dünya görüşümü okura dayatmaya başladığımda, ustaca dayatılabilir bu tabii ki.

İ. M: Tabii çok iyi yapanlar var.

A. Ü: Tabii tabii. Ama bu bir süre sonra, o dünya görüşü bitecek. Belki ben yanlış düşünüyorum ki pek çok açıdan bunu gördük tarihte. İnanılmaz yanılgılar oldu. İnanılmaz sistemler çöktü. Eseriniz de ölümsüzlük kazanır ama öteki türlü "Bu düşünce doğrudur, bu din doğrudur, bu ideoloji, bu ahlak doğrudur" dediğiniz anda aslında kendi ölümünüzü ve kendi limitinizin sınırını çiziyorsunuz.

İ. M: Şeyi konuşalım isterim, uygunsa sizin için de. İstanbul Hatırası'nı konuşalım isterim. İstanbul Hatırası eseriniz artık yeni bir yaşantıya geçiyor. İzleyicilerle buluşacak. Siz uyarlamalardan hiçbir zaman çekinmediniz. Çok farklı mecralara zaten adaptasyonları hep oldu. İstanbul Hatırası'nın bir dijital platformda dizi olacağını biliyoruz. Bu zaten konuşuluyor. Nasıl gelişti o süreç? Sizin tabii ki deneyiminiz oldu az evvel söylediğim gibi uyarlamalarla ama niye İstanbul Hatırası bunun için seçildi? Benim kafamda spekülasyonlar var. Çok sevilen romanlardan biri, çok dile çevrilmiş romanlardan birisi. Yani global bir karşılığı da oldu. Bir yandan da çok sağlam bir İstanbul anlatısı. Şehir olarak merkezde yer alan... Ben bulandım, kafamda cevap veremedim.

A. Ü: Şimdi şöyle aslında, ilk Başkomiser Nevzat uyarlamasını biz Uğur Yücel'le yaptık. Karanlıkta Koşanlar diye, TRT'ye yapmıştık. Ama hikayeler vardı o zaman. Yani henüz Nevzat romanı yoktu. Kavim romanını yazmıştım. Uğur aradı, "Ya" dedi "bu çok iyi, bunu yapalım." "Olur, yapalım" dedim. Oradaki Nevzat henüz yani benim açımdan rüşeym halindeki Nevzat. Tam biçimlenmemiş. TRT'ye yapmıştık, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir.

İ. M: Evet.

A. Ü: Orada da Nevzat'ı Çetin Tekindor canlandırmıştı. Nejat İşler de Ali olmuştu, Komiser Ali.

İ. M: Doğru.

A. Ü: Böyle olmuştu.

İ. M: Çırak.

A. Ü: Aynen öyle.

İ. M: Zaman geçiyor valla.

A. Ü: Bir Sis ve Gece romanı sinemaya uyarlandı, film uyarlandı. Bir Ses Böler Geceyi uyarlandı. İşte Ninatta'nın Bileziği opera oldu. Masal Masal İçinde tiyatro oldu. Yani ben bu meseleye şöyle bakıyorum açıkçası İlksen. Benim eserim orada bir edebi eser olarak duruyor, roman. Uyarlandığı zaman o bir tiyatro, o bir sinema yani neyse ona çevriliyor. Bunun sahibi ben değilim aslında, yaratıcısı da ben değilim. O işi yapanlar kimse, yönetmenler onlar. O yüzden bu meseleye tam böyle bakarım. Ama tabii şunu isterim yani şimdi Başkomiser Nevzat diye bir karakter varsa bu karaktere sadık kalınması.

İ. M: Tabii ki zaten çok güzel.

A. Ü: Hassasiyetim odur, onun dışında karışmam yani başlarında da durmam o insanların.

İ. M: Öyle mi?

A. Ü: Hayır hayır hayır. Bir kere gittim sete. Bir kere gittim, heyecanlanıyorlar onlar da yani ben gidince herkesin eli ayağı birbirine dolaşıyor. Çünkü haklılar yani yaratıcı adam gelmiş bir şey diyecek falan. Bıraktım, bir daha gitmedim. Bitti çekimleri şimdi. Bitti, postu yapılıyor. Şöyle oldu aslında; Apo çok daha önce siz bizim... şey pardon İstanbul Hatırası 2010 yılında yayınlandı. 2011-12'de film haklarını almıştı Abdullah Oğuz fakat olmadı. Tekrar bana döndü. O arada başkaları film haklarını satın aldı. Böyle devam ediyor inanılmaz. Sonra yine Apo geldi, dedi "Ya bunu ben yapayım Ahmet." "Yap" dedik. Ve oldu. Yaptı şimdi. Hep beraber izleyeceğiz yani. Umarım iyi bir şey olmuştur. Öyle tahmin ediyorum. Neticede cast çok iyiydi. Casttan çok memnunum. İyi de bir şey olacağını düşünüyorum açıkçası. Böylece dizi filme dönüşmüş oldu. Ne olduğunu hep beraber göreceğiz.

İ. M: Hep beraber göreceğiz evet. İstanbul Hatırası'na nasip oldu yani şimdi.

A. Ü: İstanbul Hatırası'nın seçilme nedeni nedir onu da söyleyeyim. Bir kere dediğin gibi benim en fazla yabancı dile çevrilen kitabım.

İ. M: Evet.

A. Ü: 37 dile çevrildi benim kitaplarım şu ana kadar.

İ. M: 37 dile kadar. Tabii.

A. Ü: İstanbul Hatırası sanırım 25 ya da 26 dile çevrildi. Yani o kadar yoğun ve dünyada da çok sevilen kitaplardan biri oldu bu. Çin'de çevrildi, Hindistan'da çevrildi. İnanılmaz, ya çok geniş bir coğrafyada yayınlandı. Ama aynı zamanda da çok şey yani, bir şehrin başrolde olduğu roman aslında. Başkomiser Nevzat değil orada yani. Asıl ana karakter, başkarakter bir şehir ve İstanbul. İstanbul'un da işte hem Roma'nın hem Doğu Roma'nın hem Osmanlı'nın başkenti olması itibarıyla da herkesle ilgili, yani herkesin bir şekilde bir bağlantısı var. Arap coğrafyası, Balkanlar falan hepsi bir şekilde İstanbul'la, Konstantinopolis ya da Konstantiniyye, eski ismiyle konuşacak olursak, bağlantılı olan bir şey. Sanırım o nedenle seçildi ama aynı zamanda polisiye olarak da çok sağlam bir polisiye olduğunu düşünüyorum İstanbul Hatırası'nın. İnsanın kendi kitabı hakkında böyle konuşması doğru mu bilmiyorum ama herhalde doğrudur ya, iyisine iyi diyeceksin.

İ. M: İnsan ne yaptığını biliyordur bence.

A. Ü: Aynen biliyordur. Aynen biliyordur yani. İyi kitaplarımdan biri.

İ. M: Evet, öyle bir karşılık da bulduğunu düşünüyorsunuz. Valla evet, heyecanla bekliyoruz. Bir görürüz beraber nasıl olmuş olacağını. Evet yani bir şehrin aslında merkezinde yer almasıyla da çok ayırt edici. Umuyorum görsel karşılığı da herkese böyle ağzı açık izletecek bir hal olacaktır. Evet böyle tam işte sonbahardan önce kaydediyoruz programı, yeni roman geliyor, adaptasyon geliyor filan, heyecanla okurlarınız bekliyor muhtemelen.

A. Ü: Bekliyorlar, çok bekliyorlar, inanılmaz bir şey. Ya şöyle bir şey var, ben çok şanslı bir yazarım. Neden şanslı bir yazarım? Ben mesela buraya gelene kadar yürüyerek geliyorum, beş kişi benimle fotoğraf çektiriyor yolda. Bir yazar için çok fazla bir şey bu. Ama enteresan, geçenlerde Kuşadası'nda sabah gittik ve tenha bir yerde kahvaltı yapıyoruz. Bir restoranda. Kadın geçiyor böyle, geçti döndü. "Ahmet Bey, yeni kitap geliyor değil mi? Ne zaman geliyor falan." Yani inanılmaz bir şey bu. Türkiye gibi çok da kitap okunduğu söylenemeyen... Az değil, okunuyor ama böyle bir yerde insanların yazdığın esere merak duyması, bu kitabı ve eseri bekliyor olması muhteşem bir şey. O yüzden çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Yurt dışında da bunu yaşıyorum. Yunanistan'da özellikle yaşıyorum. Yani orada da çok acayip bir okur kitlesi var.

İ. M: Ne güzel.

A. Ü: Almanya'da falan yani güzel. O yüzden şanslı, gerçekten şanslıyım ve tabii bu şöyle bir şey yüklüyor sana. Bütünüyle kendini kitaplarına adayabilirsin. Her şeyini kitaplarına ayırabilirsin.

İ. M: Evet, aynen öyle.

A. Ü: Yani kimse bana bir şey söylemiyor. Bununla hayatımı sürdürebiliyorum. Yazacağım yere gidip aylarca kalabiliyorum. Çünkü okurlar bana söylediler. Bunu okurlar sağladılar. Yani okurlar bana dediler ki "Ahmet Ümit biz senin kitaplarını okuyacağız kardeş. Ama sen de bize iyi kitaplar vermen lazım." Sözleşme bu yani.

İ. M: Tabii. Sıkı bir sözleşme o. Sıkı bir sözleşme.

A. Ü: Eğer iki tane üst üste... Birinde tolere ederler kötü bir kitap yazarsan ama ikincisinde etmezler.

İ. M: Etmeyebilirler.

A. Ü: Etmeyebilirler.

İ. M: Öyle bir şeyin kolay kolay olacağını zannetmiyorum.

A. Ü: Elimden geldiği kadar olmaması için çalışıyorum.

İ. M: Yani bir yandan... Gidip Berlin'de yaşıyorsunuz, Roma'da yaşıyorsunuz. Saha araştırmaları yani yaşamınızın büyük bir kısmı aslında bunun mesaisiyle geçiyor diye düşünüyorum.

A. Ü: Tabii böyle geçiyor. Zamanımız tam olarak böyle geçiyor ama çok zevkli. Yani romanı yazma aşamasında, yazarken bir kere o bambaşka bir dünya. Çünkü mesela diyelim ki Antik Yunan'ı yazıyorsan Bergama'da yaşamaya başlıyorsun. Zeus oluyorsun yani, Zeus'un kendisi oluyorsun. Bir tür manyaklık bu ama bir tür ruh hastalığı. Ama geriye döndüğün için ruh hastalığı sayılmıyor. Ya burada da Roma'yı yazıyorsun mesela. Roma'daki karakterleri yazıyorsun. İşte Augustus'u yazıyorsun. İşte bizim Zoilos'u yazıyorsun. Muhteşem Sezar'ı yazıyorsun. Acayip yani çok heyecan verici bir şey. Hani şey değil, "Ya işte mahvedip mi oldum, saçlarım iyi oldu mu falan", öyle değil yani. Çok eğlenceli, çok zevkli bir hayat biçimi.

İ. M: Evet, öyle olmadığı çok belli. Bir yandan şimdi çok büyük karakterlerden bahsediyoruz. Onunla kurduğunuz empati gerçekten şeyle de sonuçlanabilirdi. Böyle sizin saçınızı başınızı yolduğunuz bir versiyonla da sonuçlanabilirdi. Siz hep güler yüzlü Ahmet abisiniz.

A. Ü: Öyle ama o rahatlatıyor çünkü. Yani insan kendinden sıkılır. Sen daha gençsin, ben 66 yaşındayım artık. 66 yıl aynı beden içinde, aynı ruh. Ruhun değişiyor falan, bedenin de değişiyor ama sıkılıyorsun. Ama edebiyat ya da sanat, tüketici için de böyle, okur için de bu geçerli ama yazar için çok daha fazla geçerli. Birdenbire başka bir hayat yaşamaya başlıyorsun.

İ. M: Aynen öyle.

A. Ü: Bu inanılmaz bir şey. "Ya onun hayatı ne olur?" diyorsun. Başka şeyler var. Daha acımasız, daha korkunç şeyler var. "Bak daha büyük yanlışlar yapmışlar. Yani sen de yanlışlar yaptın ama daha büyüklerini yapmışlar. İnsan hatasız olmaz" falan filan. O yüzden çok terapi edici bir şey yazmak. Bence okumak da aynı şekilde.

İ. M: Kesinlikle. Hayat kurtarıcı bir şey. Ona şüphe yok. Hem başka hayatların olması hem kendi yaşadığımız hayatı anlamlandırmak namına çok da kıymetli. Bu manada da zaten gördüğümüz... "Büyük sayıda okur yok" diyoruz ama yine de bir entelektüel ortam var. Susturulsa da bastırılsa da yıllardır süren tartışmalar var. Üstelik kimi daha yaratıcı yöntemlerle, belki insanların kendini ifade etmek durumunda kaldığı bir sansür ortamında olduğumuzu düşünürsek. Muazzam bir üretim olduğunu da biz radyo tarafından görebiliyoruz. Yani az çok yayıncılarla iletişimde olduğumuz zaman, bazen Ömer Bey'le de karşımıza gelen postalara bakınca... Entelektüel üretim aslında. Biraz yayın referansıyla bir iki bir şey sormak istiyorum size. Açık Radyo yayın referansıyla. Dünya Mirası Adalar'a da konuk oldunuz yakın zamanda. Derya'ların konuğu olmuştunuz. Büyükada'da yaşıyorsunuz bir yandan. Şimdi Bergama dediğiniz, Roma dediğiniz falan... Bunların hepsi aslında Prens Adaları'nda da gözüken katmanlar, insanlık tarihinin. Siz nasıl yaşantılıyorsunuz? Pandemiden beri orada olduğunuzu biliyoruz. Ama "Artık yerlisiyim" demişsiniz adanın. Nasıl görüyorsunuz orada yaşamı şu anda?

A. Ü: Muhteşem bir ada. Ben 2019'un aralık ayında gittim adaya. Önce kiracı olarak gitmiştim. Sonra işte Kayıp Tanrılar Ülkesi'ni yazdım. O oturduğum evi o parayla aldık yani. Kayıp Tanrılar romanı dedi ki bana, "Ahmet Ümit al sana ev. Oku burada, kal burada da iyi." O yüzden önümüzdeki roman Adalar.

İ. M: Aaa, çok güzel haber.

A. Ü: Yurtlara ve adalara... Hepsini yazacağım. Adalar inanılmaz büyülü bir yer. Muhteşem bir yer. İki nedenle büyülü. Bir kere doğa olarak olağanüstü bir doğası var adaların. Yani İstanbul'un yakınında bu kadar muhteşem bir doğası olan bir yer gerçekten bulunamaz. Bambaşka duygular oluşturuyor insanda. Ben mesela evimin balkonunda, yazın ya da kışın daha güzel oluyor çünkü çok sakin oluyor, doğanın gerçek büyük bir ressam olduğunu orada görüyorum. Çünkü güneş batarken inanılmaz resimler çıkıyor. Çok huzur verici. Ve ada tabii sadece insanlar değil, muhtemelen yine biz orada fazlalığız. Kendi doğasıyla, oradaki bitki örtüleriyle; işte kızılçamlar, mimozalar, fesleğenler, aklınıza ne geliyorsa. Kirpiler, martılar, kargalar, kediler, köpekler... Her çeşidiyle olağanüstü bir yer yani. Ve bir yazar için bence buradan daha elverişli bir yer olamaz ki bu da rastlantı değil. Çünkü biliyorsun adalarda bizim işte Sait Faik senin Burgazada'da, Hüseyin Rahmi Gürpınar Heybeli'de, ondan sonra Reşat Nuri Güntekin var. Şimdi ben orada varım. Büyük yazarlarımız daha var, ismini vermeyeyim ayıp olmasın.

İ. M: Evet, aynen öyle.

A. Ü: Ama orası gerçekten yazmak için olağanüstü. Muhteşem çünkü kimse size bulaşmıyor. Çok rahat bir şekilde yazabiliyorsunuz, yoğunlaşabiliyorsunuz. Asıl mesele yoğunlaşma. Ama burada söz konusu mesele şu değil, yanlış anlaşılmasın. Bazen vardır o klişe, "Ya manzara o kadar güzel ki herkes burada şair olur." Hayır, oraya baktığım zaman yazamıyorum zaten. Bizim yazmamız için dünyadan kopmamız lazım. O başka. Ama oraya gittiğinde rahatlıyorsun. Yani bütün o karmaşa, o büyük çatışmalar romanda oluşturulacak. Bir de insan az olduğu zaman, cumartesi pazar dışında tabii yazları, o da büyük huzur. Bir kasaba gibi, herkes birbirini tanıyor filan. Onun getirdiği bir güven havası var. O nedenle çok önemli ama tarihini anlatmak lazım. O yüzden şimdi beni yoğun bir okuma bekliyor.

İ. M: Evet.

A. Ü: Çok yoğun bir okuma. Şimdi o listeleri çıkarttım. Bizim Halim var, Halim Bulut Adalar Müzesi'nde, o bana bir liste verdi. Büyük bir liste çıkardı. Şimdi o listelerin hepsi okunacak. Ve bir ada romanı... Ama her şeyiyle, işte dediğim gibi bütün otlarıyla, böcekleriyle, gecesiyle, suyuyla... Onların hepsini böyle anlatmak istiyorum yani. İnanılmaz manolyalar falan yani hepsi. O karabataklar, bütün o kuşlar hepsi...

İ. M: Hepsi yani... Hissedeceğiz, yaşayacağız yani adada ne oluyorsa.

A. Ü: Çünkü benim yaşadığım yer orası. O yüzden orayı anlatmak istiyorum ve edebiyatta ölümsüz bir yer olarak kalmasını istiyorum. Var adayı anlatan romanlar ama başlı başına anlatan romanlar çok fazla değil. Yani Aşk-ı Memnu'da bile adaya gidip gelinir falan böyle parti parti gidip gelinir falan. Başlı başına adada yaşanan, adada yaşanmış, adanın geçmiş dokusu; adanın geçmişte adada yaşayan Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Türkler... O çok önemli. Çünkü onu anlatmazsan bir şey eksik kalır.

İ. M: Kesinlikle.

A. Ü: Yani bir Yahudi arkadaşımızla konuşuyorduk adada. O dedi ki, "Adaların dedi, o şenliği Rumlardır" dedi. "Rumlar gitti, ada neşesini kaybetti" dedi. Bir şey söylüyor yani. Yıllardır orada yaşamış biri bir şey söylüyor. Bütün bunları anlatmak lazım. Bütün bunlarla bir şekilde yüzleşmek lazım. Ama bütün bunların altında insanı anlatmak lazım. İnsanla doğa, mekan ilişkisini anlatmak lazım. Ada da biraz öyle. Tam şehir olmadığı için, çünkü bizim bir tarafımız doğa aslında. Doğayı kaybettiğimizde mutluluğu kaybediyoruz. Aklımızı yitiriyoruz. Çünkü annemiz doğa bizim. Doğadan kopan insan, doğadan koptuktan sonra psikolojik rahatsızlıklar başladı bizde.

İ. M: Çok doğru. Evet.

A. Ü: Bütün bunları anlatacağız bakalım işte. Ona şimdi bu kitap bittikten sonra yavaş yavaş okumaları başlayacak.

İ. M: Çok heyecanlı. Yani evet bu kitabın çıkışı ile birlikte zaten tabiri caizse siz neredeyse turnede olacaksınız.

A. Ü: Öyle olacak, turnede olacağız.

İ. M: Sadece Türkiye çapında da değil muhtemelen.

A. Ü: Değil, değil, değil.

İ. M: Yurt dışında da bulunacaksınız. Evet, heyecanlı bir zaman sizin için diye tahmin ediyorum.

A. Ü: Şu an bulunduğunuz zaman değil mi? Çok heyecanlı. Çok heyecanlı. Bir şey üzerinizden kalkmış oluyor, büyük bir yük. Yani bir kitabı bitirmiş oluyorsunuz. Bu acayip bir şey tabii yani.

İ. M: Tabii ki.

A. Ü: İşte üç yıldır falan çalıştığım bir kitap bu benim. Yani yazmayı üç yıldır yazmıyorum da üç yıldır üzerinde çalışıyorum, okumalar falan. O bitmiş oluyor yani, üstünden bir yük kalkmış oluyor. O güzel bir şey yani, şu anda iyi duygular içindeyim. Umarım devam eder, umarım beğenilir.

İ. M: Herkes beğenir umarım.

A. Ü: Umarım.

İ. M: Hiç de şüphem yok aslında öyle olacağından. Teşekkür ederim. Şimdi hemen önünüze yeni bir okuma listesi almışsınız. Dur durak bilmeden devam ediyor yani bu çalışmanın kendisi.

A. Ü: Aslında şimdi diyorlar ki mesela "Çok yoruluyorsun" veya... Yani bıraktığın zaman, beyni bıraktığın zaman sarpa sarıyor. Değirmen taşı gibi düşün. Bunun arasına sen eğer buğdayları koyarsan taşlar birbirine çok fazla değmez ve yıpranmaz.

İ. M: Doğru.

A. Ü: O zaman yani bir şey olmazsa beynin içinde, o zaman sarmaya başlıyorsun. İnsan böyle malum bakıyor.

İ. M: Doğru.

A. Ü: Kesinlikle. Oraya bir şey koyman lazım. Ya üretebiliyorsan üret, üretemiyorsan kitap oku, bir şey yap. Yani zihninde bir şey olsun. O boşluk her türlü kötülüğün anası. Onun adına zaten cehalet diyoruz biz. Ama işte cehalet dediğimiz şey, o boşluk olmaması lazım. O nedenle ben bir iş biter bitmez, hatta bitmeden önce başlıyorum. "Ne yapacağız ya? Bundan sonra ne yapalım? Ne enteresan?" Ama bunu da görev gibi yapmıyorum. Yani yapmam gereken değil, zevk almam gereken bir şeyle olması gerekiyor. Adaları yazmak benim için mesela zevk olacak. Çünkü oradaki binalar, bütün o köşkler... Hepsinin bir hikayesi var. Troçki'yi anlat, yani anladın mı? Lefter'i anlat. Her şey inanılmaz bir şey yani. Sait Faik'i anlat, değil mi?

İ. M: Evet, aynen öyle.

A. Ü: Muhteşem yani, olağanüstü.

İ. M: Müthiş, evet. Yani çok heyecanlandım. Bir adalı olarak da daha fazla da yorum yapmak istemiyorum. Bunu uzun uzadıya konuşabilirdik. Çok teşekkür ediyorum.

A. Ü: Ben teşekkür ediyorum. O çıktığında konuşuruz inşallah.

İ. M: Çıktığında evet muhakkak konuşuruz. Belki adalarda bir gezinti sırasında bir kış günü de denk gelebilir. Yazları çok mümkün olmuyor belki ama çok çok seviniriz valla.

A. Ü: Sait Faik'in müzesinde yapalım.

İ. M: Çok iyi bir fikir.

A. Ü: Çok güzel olur yani. Ya da Reşat Nuri'nin evinde yaparız.

İ. M: Evet ya da geçtiğimiz günlerde yeni bir kampanya başladı Hüseyin Rahmi'nin evinin müzeleşmesi için. Belki her şey iyi gider orası da müzeleşirse belki orada buluruz kendimizi.

A. Ü: Çünkü onlar olmasaydı, o yazarlar olmadan biz olmazdık. Onlar bizim havaalanımız. Bir yazarın uçması için yabancı yazarlar önemli, önemsiz demiyorum ama kendi dilini kullanan, senin dilini, Türkçeyi kullanan bizim malzememiz bu. Onlar bir havaalanı yarattılar, biz havaalanının üzerinde havalanıyoruz ancak.

İ. M: Evet. Peki yani bu tarz böyle bulmaca falan gibi uygulamalarımız yok ama ben merakımdan soruyorum. Şimdi az evvel andığımız üç adalı yazar arasında size en yakın olan hangisidir sizce?

A. Ü: Ya Sait Faik tabii ki. Aslında üçü çok farklı, üçü de çok farklı. Şey çok eğlenceli, Hüseyin Rahmi Gürpınar çok eğlenceli bir adam, çok tatlı yani. Onu dinlerken bayılıyorum, o kadar güzel yazıyor ki. Bir de o eski İstanbul'u yazıyor ya, Osmanlı dönemi falan.

İ. M: Sesini duyuyorsunuz İstanbul'un.

A. Ü: Bir de çok zeki bir adam yani, inanılmaz muzip bir şeyi var. Şeytani bir zekası var. Reşat Nuri Güntekin'de tabii daha görevli, daha bir cumhuriyet. Yani "Bir şeyleri koruyalım." Daha böyle misyoner havası var. Tabii Sait Faik öncü, hikayeye yepyeni bir anlatı kazandırmış. Çok büyük bir yazar yani. Onun hikayeleri ölümsüz, bayılıyorum yani. Üçünün de ayrı, yeri ayrı öyle söyleyeyim. O yüzden hani şey demeyelim, "Bu daha iyi" demeyelim. Bahçedeki işte karanfil, gül, begonya falan diyelim.

İ. M: Hepsinin hakkını vermek lazım.

A. Ü: Aynen öyle. Bir adaya düştüğünde üç kitap seçmek lazım... Yüzlerce kitabımız olsun.

İ. M: Yüzlerce kitap hiç eksik olmasın hatta raflardan. İyi ki varsınız siz de. İyi ki buradasınız, iyi ki yazıyorsunuz.

A. Ü: Ben de teşekkür ederim size, çağırdığınız için.

İ. M: Ne demek, estağfurullah. Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında bu bölümde Ahmet Ümit'le birlikteydik. Bizleri izlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz.