İlişkilerimize Yakından Bakmaya “Davet” Eden Bir Film

Sinefil
-
Aa
+
a
a
a

Sinefil'den Yeşim Burul, evlilik, yakınlık, yalnızlık ve cinsellik gibi konulara zeki ve cesurca yaklaşan Olivia Wilde’ın bir İspanyol filminden uyarladığı “Davet" adlı komedi filmi üzerine konuşuyor.

""
Sinemanın Değişen Seyircisi: Salonlar neden boşalıyor?
 

Sinemanın Değişen Seyircisi: Salonlar neden boşalıyor?

podcast servisi: iTunes / RSS

Bu yazı filme dair ipuçları ve sürpriz bilgiler içerir.


Olivia Wilde’ın hem yönetmen koltuğunda, hem de başrollerden birinde yer aldığı son filmi Davet (The Invite), benim için 2026 yılının en hoş sürprizlerinden biri oldu. Sundance Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptığından beri seyircilerden ve eleştirmenlerden oldukça olumlu yorumlar almasına rağmen beklentilerimi çok yükseltmek istemiyordum. Katalan oyun yazarı, senarist ve yönetmen Cesc Gay’in kendi yazdığı oyundan 2020 yılında Sentimental adıyla beyazperdeye taşıdığı bu metin, sırasıyla İtalya, İsviçre, Fransa, Çek Cumhuriyeti, Rusya, Güney Kore ve Amerika’da uyarlanmış. Bir de bu yıl içinde vizyonu bekleyen Hollanda uyarlaması var. İnsan, bu kısa zamanda nasıl da bu kadar çok uyarlaması yapıldı diye düşünmeden edemiyor. Bu sorunun yanıtı, Gay’in metninde saklı.

Filmin ana fikri o kadar basit ki her kültürde aşina bir karşılığı var: Uzun süredir birlikte olan bir çift, duygusal, fiziksel ve cinsel olarak birbirinden kopmuştur. Cinsel açıdan aktif ve mutlu komşuları akşam yemeğine gelir ve bu karşılaşma her şeyi değiştirir. Ayrıca psikolojik olarak da çözümlemeye o kadar uygun ki her uyarlamada anlam, birazcık farklı bir noktaya vurgu yapabilir. Evlilik hayatında monotonluk, cinsellikle ilgili utanma duygusu, daha mutlu görünen çiftleri kıskanma, karşılanmamış arzulardan dolayı içerleme, elalem ne der diyerek rahatsızlıklarımızı dile getirememe gibi konuların her kültürde uygun bir karşılığını bulmak mümkün.

Davet’i izledikten sonra merak edip orijinal filmi de izledim. Gay’in kendi yönettiği Sentimental, daha klasik anlamda bir oda tiyatrosu gibi. Oyunculuklar biraz daha teatral ama tonu daha sakin. Davet ise çok daha iddialı, duygusal olarak daha fazla patlamalar taşıyor ve yıldızlardan örülmüş bir oyuncu kadrosu var. Wilde’a başrollerde Seth Rogen, Edward Norton ve Penelope Cruz eşlik ediyor. Yönetmen olarak da Olivia Wilde’ın gerçekten iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Açılış sahnesinin uçucu, empresyonist görsel ve işitsel tasarımından, ev içinde tek mekânda yarattığı katmanlı kadrajlara ve oyuncuları mizansenlerin içerisinde yerleştirme biçimine kadar oldukça etkili bir yönetmenlik sergiliyor.

Sürekli didişen ve neredeyse hiçbir konuda anlaşamayan, bunun getirdiği yalnızlaşmayla iyice birbirinden uzaklaşan halleriyle hepimize bir yerden tanıdık geliyorlar.  

Filmde Seth Rogen ve Olivia Wilde, bir kız çocuğu sahibi evli bir çift olan Joe ve Angela’yı canlandırıyor. Bu çiftin, uzun süredir birlikte olmasına rağmen, artık sağlıklı bir iletişim kuramadıklarını görüyoruz. Sürekli didişen ve neredeyse hiçbir konuda anlaşamayan, bunun getirdiği yalnızlaşmayla iyice birbirinden uzaklaşan halleriyle hepimize bir yerden tanıdık geliyorlar.  Müzisyen olarak hayatta hayalini kurduğu başarıyı yakalayamayan Joe, San Francisco’da yerel bir konservatuvarda müzik dersleri verirken, Angela üniversitede aldığı güzel sanatlar eğitimiyle bir kariyer sahibi olamadığı için tüm enerjisini evlerinin renovasyonuna ve dekorasyonuna aktarıyor. 

Film, Angela’nın, Joe’ya danışmadan evlerinin son halini görmek için can atan üst komşularını davet ettiği bir akşamda geçiyor. Edward Norton ve Penelope Cruz’un canlandırdığı üst kattaki özgür ruhlu çift Hawk ve Pína, Joe ve Angela’dan çok farklı. Hawk, bazı travmatik deneyimlerden sonra hayatın anlamını yeniden keşfetmeye çalışan emekli bir itfaiyeci iken Pína, daha öne evlenip boşanmış, seksoloji konusunda uzman bir psikoterapist. Üstelik bu çiftle ilgili olarak özellikle Joe’nun dile getirmek istediği önemli de bir mesele var: Her gece tüm apartmanlarını sallayan son derece hareketli ve sesli cinsel hayatları!

Joe ve Angela’nın her birinin kendine has kaygı ve mutsuzlukları içerisinde sıkışıp kaldıkları bu eve, Pína ve Hawk’un taze bir nefes gibi girişi, mevcut ilişkisel statükolarını altüst ediyor. Bir tarafta yıllar boyunca birikmiş içerleme silsilesinin ördüğü duvarın iki ayrı yanına düşmüş, birbirlerini görme ve duyma becerileri iyice körelmiş bir çift olarak Angela ve Joe’yu, öte yanda seksi, mutlu ve farklı deneyimlere açık bir çift olarak Pína ve Hawk’u görüyoruz. Pina ve Hawk, hem çift olarak hem de bireysel düzlemde kendilerini açarak, duygularını, özlemlerini ve arzularını ifade ederek bunların konuşulabilir şeyler olduğunu gösteriyorlar hem Joe ve Angela’ya, hem de biz seyircilere. 

Mutsuz ve zorlayıcı bir döngü içerisinde sıkışıp kalmış bir çiftin bu döngüyü kırabilmesi için bazen dışarıdan bir müdahalenin gelmesi gerekebiliyor.  

Aile ve çift terapisi alanının kurucularından Virginia Satir, sıkışmış ve zorlanan aile sistemlerinde dışarıdan gelen bir müdahale ile sistemin kaosa girmesinin terapi sürecinde çok önemli bir aşama olduğunu söyler. Mutsuz ve zorlayıcı bir döngü içerisinde sıkışıp kalmış bir çiftin bu döngüyü kırabilmesi için bazen dışarıdan bir müdahalenin gelmesi gerekebiliyor.  

Davet, bu anlamda iki müdahale etrafında örülmüş bir hikâyeye sahip. Angela’nın üst kat komşularını akşam yemeğine davet etmesi ilk müdahaleyi oluşturuyor. Joe’nun evden işe, işten eve geçen, arkadaşsız, yalnız ve depresif hayatının tek tanığı ve eşlikçisi olan Angela’nın bağlantı ve yakınlık kurma özlemi onu üst kat komşularını sonunda davet etmeye itiyor. Joe’nun bu konuda açıkça dile getirdiği hoşnutsuzluğu ve direnci ise konfor alanından çıkmaya cesaret edemeyen, özdeğeri yerlerde sürünen halini saklamak için kullandığı bir savunma mekanizması. Angela’nın bağlantı kurma ihtiyacı ise o kadar yoğun ki, komşularının onlar hakkında ne düşüneceğine takılmış durumda. Tüm özenmesine rağmen, misafir ağırlama becerileri o kadar paslanmış ki, davet ederken özel yemek tercihlerini sormayı tamamen atlıyor. Böylece İspanyol Pína’nın gözünü peynirler ve “jamon” ile boyayabileceğini sanıyor. Pína’nın veganlığı ve çeşitli gıda intoleransları, Angela’nın İspanyol komşusuna dair egzotik beklentilerini deşifre ediyor. Evle ve dekorasyonla daha çok ilgilenen kişinin Hawk olması da toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili klişeleri boşa çıkartıyor. 

Bu davetle birlikte, cinsel hayatları neredeyse tamamen durma noktasına gelmiş bu çiftin tahayyülüne arzuya dair dinamikler yeniden giriyor. 

Hikayedeki ikinci davet/müdahale ise Pína ve Hawk’tan geliyor. Angela komşularına kendilerini beğendirmek ve onları rahatsız etmemek adına Joe’yu sürekli susturmaya çalışsa da aynı konuyu komşuları özür dilemek için açıyor ve o çok hareketli ve çok sesli cinsel hayatlarının sebebinin evlerinde düzenledikleri grup seks partileri olduğunu açıklıyor. Bu bilgiyi paylaşmanın ötesinde, Angela ve Joe’nun döngüsünü sarsan ikinci şey, Pína ve Hawk’un onları da kendilerine katılmaya davet etmesi oluyor. Bu davetle birlikte, cinsel hayatları neredeyse tamamen durma noktasına gelmiş bu çiftin tahayyülüne arzuya dair dinamikler yeniden giriyor. Özdeğeri yerlerde sürünen Joe’nun bu davet karşısında en çok şaşıran olmasına da şaşırmıyoruz. Birilerinin onu isteyebileceği ve seçebileceğine dair inancı o kadar sarsılmış ki hali hazırda sahip olduğu aileyi de ailesinden ona kalan evi de takdir edemiyor. Kendini o kadar başarısız ve değersiz görüyor ki, bu anlayışla sahip olduğu hiçbir şey de değerli olamaz. Dolayısıyla komşularından gelen davet, Angela ve Joe’nun içlerinde ayrı birer duygu dalgası yaratıyor. Sırasıyla şaşkınlık, inanamama, kabul ve arzuyu yeniden hayatına katma özlemi olarak gözlemlediğimiz bu dalganın nihai etkisi, bedensel bir arzunun peşine düşmekten ziyade bu ilişkinin nasıl bu hale geldiğini sorgulamanın kapılarını açıyor.

Öte yanda film boyunca, Pína ve Hawk’un da ilişkilerinde zorlandıkları noktalar olduğunu görüyoruz ve o anlardan birinde Pína’nın Hawk’a patlamasına tanıklık ediyoruz. Ancak birbirlerini yaraladıklarında nasıl tamir ettiklerini de gösteren film, sağlıklı bir ilişki için çaba gerektiğini ve her şeyin kendiliğinden düzelmesini beklemenin de gerçekçi olmadığını ortaya koyuyor. 

Filmde dünyaca ünlü ilişki ve cinsellik terapisti Esther Perel’den danışmanlık almışlar

Joe ve Angela’nın sorunlarının sebebi komşuları değil; onların varlığı bir katalizör görevi görüyor. Bu aşamada Pína, psikoterapist bakışıyla sorduğu sorularla sadece ilişkiyle ilgili sorunlarının değil, bireysel mutsuzluk ve yalnızlıklarının kökenlerine dair de bir farkındalık oluşturmalarını sağlıyor. Ve tüm bu dinamiklerin, nihayetinde ilişkilerindeki döngüyü nasıl yarattığını fark ediyorlar. Bir çift terapisti olarak bu dönüşümün, yaklaşık 1 saat içerisinde gerçekleşmesinin pek de mümkün olmadığını söyleyebilirim. Ancak sinema filmlerinin kısıtlı süresi gereği, dramatik yapılarda bu tür süreçlerin hızlandırıldığını çok sık görüyoruz. Davet filminde, bunu olabildiğince inandırıcı ve etkili bir şekilde yapabilmek için dünyaca ünlü ilişki ve cinsellik terapisti Esther Perel’den danışmanlık almışlar. Perel, yıllar önce 20’li yaşlarındaki Olivia Wilde’ın da terapistiymiş. Perel’in aynı zamanda filmin içerisindeki psikoterapist, Pína, karakteri için de örnek alındığını belirtmeliyim. Cruz’un filmde taktığı sarı peruk da Perel’in imajından geliyor. Filmde Pína’nın psikoterapist şapkasını taktığı bölüm ise tam bir Perel performansı. Perel’in kitaplarını okuyan, TED konuşmalarını izleyen ve popüler podcastini dinleyenler, Pína’nın soruları ve açıklamalarında Perel’i duyacaklar.

Filmin en eğlenceli ve en çarpıcı sahnelerinden biri olan Pína’nın perimenopoz monoloğu ise tamamen Penelope Cruz’un kendi eseri

Çekimler öncesinde yaklaşık iki haftalık yoğun bir prova süreci geçiren oyuncular, Olivia Wilde’ın da çağrısı ve desteği ile kendi karakterlerini geliştirmede, repliklere ekleme, çıkarma yapmada aktif bir rol oynamışlar. Örneğin Hawk’ın adı da karakterinin genel duruşu da Edward Norton’ın önerisiyle kendisinin de bizzat tanıdığı ünlü yapımcı Hawk Koch’tan esinlenmiş. Filmin en eğlenceli ve en çarpıcı sahnelerinden biri olan Pína’nın perimenopoz monoloğu ise tamamen Penelope Cruz’un kendi eseri. Gay’in orijinal metninde olmayan bu bölümü, Cruz kendi menopoz yolculuğundan esinle oluşturmuş ve filmin en sahici, samimi ve komik sahnelerinden birini yaratmış. Sinema tarihinde zeytinlerin en yaratıcı ve anlamlı biçimde kullanıldığı sahne de olabilir.

Filmde çiftimizin hem ilişkilerine, hem de bireysel mutsuzluklarına dair farkındalık geliştirme süreci biraz hızlı olsa da finali basit ve aceleci değil. Ne karar verdiklerini bilmiyoruz, bir sonraki adımlarının ne olacağını muhtemelen henüz kendileri de bilmiyor. Ancak Pína’nın ifadesiyle “bu ilişkinin bittiğini kabul edip birbirleriyle yeni bir ilişki kurmaya hazır ve gönüllü olup olmadıklarını” değerlendirecekleri, sorgulayacakları bir aşamada bırakıyoruz onları. Kim bilir, belki de bu deneyimden alacakları ilhamla bir çift terapistinin kapısını çalarlar…