“Alışkanlık Mahpushanemiz”: Şimdi, Özgürlük ve Türümüzün İflası

-
Aa
+
a
a
a

Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Gündüz Vassaf'ın "Gündelik Hayat Felsefesi: Şimdiye Övgü" kitabından hareketle alışkanlıkların görünmez sınırlarını, şimdide kalmayı, belirsizlik ve özgürlük ilişkisini; insanın diğer canlılarla ve gezegenle kurduğu bağı ele alıyor.

“Alışkanlık Mahpushanemiz”: Şimdi, Özgürlük ve Türümüzün İflası
 

“Alışkanlık Mahpushanemiz”: Şimdi, Özgürlük ve Türümüzün İflası

podcast servisi: iTunes / RSS

Satırbaşları:

Türümüzün yaptıkları hepimizi kırıyor.

Alışkanlık mahpushanemiz, Utku. Eğer bir şeyi alışkanlıktan yapıyorsam, artık onu sevmiyorum demektir.

Alışkanlık sevmek değildir; alışkanlık, sorumluluk almak da değildir.

Biz, tüm canlıları kapsamalı.

Belirsizlik, özgürlüktür: Hapsolmamak; kurallara ve kanunlara hapsolmamak.

Kaybolduğumuzda kendimizi buluyoruz.

Her gün, her saniye; söylediğimizle, söylemediğimizle, yaptığımızla, yapmadığımızla bir tarih yaratıyoruz.



Gündelik hayat çoğu zaman farkına varmadan içine yerleştiğimiz alışkanlıkların, aidiyetlerin ve kabullerin ritmiyle ilerler. Ne yaptığımızı, neden yaptığımızı ve hangi dünyayı yeniden ürettiğimizi sormadan; geçmişin yükü ile geleceğin kaygısı arasında savrulurken “şimdi”yi de çoğu zaman görmeyiz, ıskalarız. Oysa insanın kendisiyle, başka canlılarla ve gezegenle kurduğu ilişkinin en zor soruları tam da bu gündelik akışta saklıdır: Ben kimim? Kimi “biz” diye adlandırıyorum? Alışkanlık bizi korur mu, yoksa görünmez bir mahpushaneye mi dönüştürür? Özgürlük, belirsizliği ortadan kaldırmak mı, yoksa belirsizlikle yaşayabilme gücü mü?

Antroposen Sohbetler’in bu bölümünde Gündüz Vassaf’la Gündelik Hayat Felsefesi: Şimdiye Övgü kitabından hareketle şimdide kalmayı, alışkanlıkları, belirsizliği, özgürlüğü, kaybolmayı ve iyi edebiyatın insanı kendinden çıkarma imkânını konuştuk. Söyleşi, bireysel hayatın daralan ufkundan iklim ve biyoçeşitlilik krizlerine; insan-merkezci dünya görüşünden teknolojik kurtuluş fantezilerine uzanan geniş bir düşünme alanı açıyor.

Vassaf, “biz” kelimesini yalnızca insan topluluklarını değil, gezegendeki bütün canlıları kapsayacak biçimde düşünmeye çağırıyor. İnsan türünün başka canlılar üzerinde kurduğu tahakküm, alışkanlığın sorumluluğu askıya alan etkisi, Mars’a yerleşme hayallerinin taşıdığı ahlaki sorunlar ve türümüzün “haddini bilmezliği” bu söyleşinin ana izleklerini oluşturuyor. Konuşma, gündelik hayatın içinde kaybolmadan yaşamanın değil; belki de gerektiğinde kaybolarak kendimizi ve dünyadaki yerimizi yeniden bulmanın ihtimalini tartışıyor. İyi dinlemeler, keyifli okumalar!


Utku Perktaş: Merhabalar, Antroposen Sohbetler’e hoşgeldiniz. Ben Utku Perktaş.

Gündelik hayat çoğu zaman üzerinde düşünmeden; alışkanlıkların, aidiyetlerin ve kabullerin içinde akıp gidiyor. Gündüz Vassaf, Gündelik Hayat Felsefesi: Şimdiye Övgü kitabında tam da bu akışın arasına küçük ama zor sorular yerleştiriyor: Ben kimim? Neye inanıyorum? Neden böyle yaşıyorum? Türümüz nereye gidiyor? Gezegene nasıl bakıyoruz?

Bugün, bu kitabı programın ana eksenine koyuyoruz. Çok kıymetli konuğum, sevgili Gündüz Hocam Gündüz Vassaf, benimle birlikte. Kendisiyle geçmişin yükü ve geleceğin kaygısı arasında elimizde kalan belki de tek yerden, yani “şimdi”den konuşacağız. Bugün ne oluyor, şimdiyi nasıl tanımlayabiliriz; bunları anlamaya çalışacağız.

Bu nedenle çok heyecanlıyım. Girişi daha fazla uzatmayayım. Gündüz Hocam, programa hoş geldiniz. Beni kırmadınız, eksik olmayın. Nasılsınız?

Gündüz Vassaf: Utkucuğum, mesele sizi kırıp kırmamak değil. Türümüzün yaptıkları hepimizi kırıyor. Bireyler olarak gezegenimizi, başka canlıları ve kendi türümüzü kırmakla meşgulüz. Buna o kadar alıştık ki, sizin gibi neredeyse devasa bir hendeği aşmaya çalışan kişiler dışında, kimsenin bu meseleyi dert ettiği yok gibi geliyor bana.

Ben günlük hayatımda bir isyan hâlindeyim. “Teknofaşizm” deniyor artık bu kişilere, bilmiyorum. Teknolojiye tapan, türümüzün geleceğinin teknolojide olduğunu düşünen insanlar var. Uzayda hayat kurma rüyası görüyorlar; Mars’a gitmekten söz ediyorlar. Fakat gidilecekse, oraya bugünkü değer yargılarıyla ve ahlakıyla yine insanın gideceğini hesaba katmıyorlar.

O zaman şu anlama gelir bu: Dünya öldü, Mars’a yerleştik; Mars’ı da öldüreceğiz. Maalesef bunu hesaba katmıyoruz.

U.P.: Hocam, ne güzel başladık. Burada olduğunuz için çok teşekkür ederim. O zaman ilk soruma geçmek istiyorum. Kitap için de elinize, kaleminize sağlık; çok güzel olmuş.

İlk sorum tam da söylediklerinizle bağlantılı: “Ben kimim?” sorusunu neden hâlâ cevaplayamıyoruz?

G.V.: Bunun bir cevabı yok. Ama cevabını arayacaksak, doğada; başka canlılarda, hayvanlarda, bitkilerde, solucanlarda, tavşanlarda aramamız gerekir. Çünkü biz bütünün bir parçasıyız. Fakat o bütünü anlayabilmek için başka parçaları da bilmemiz lazım.

Bizim üzerinde durduğumuz tek parça insan parçası. Darwin büyük işler yaptı, malum. Fakat o büyük işlerde o da insanı, kaçınılmaz olarak, tepeye yerleştirdi. Oysa artık o tepeden bakmayı bırakıp eşitler arasında eşit olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Bunu görmüyoruz.

U.P.:Tam bu noktada, hazırladığım bir soru vardı: İnsan neden kendisini diğer canlılardan üstün görüyor?

G.V.: Galiba böyle bir huyumuz gelişti. Ama bu kaçınılmaz değil. Erkek, kendisini kadınlardan üstün gördü. Beyaz adam, kendisini siyahlardan üstün gördü. Bunun gibi pek çok örnek var.

En kolayı ise kolaylıkla evcilleştirip hüküm sürdüğümüz hayvanlar üzerinden oldu. Onları evcilleştirdikçe, gücümüz ve başka türler üzerine kurduğumuz diktatörlük arttı.

Şunu sorarım Utkucuğum: Atı evcilleştirdik ama zebra ona çok benziyor; DNA’ları da çok yakın. Buna rağmen zebrayı evcilleştiremedik. Demek ki evcilleştirmeye elverişli olmayan hayvanlar da var. Bunu da araştırmak lazım. Çünkü bizi de diktatörlerimiz, bir anlamda, evcilleştiriyor. Zebradan öğreneceğimiz çok şey olabilir.

U.P.: Çok hocam, çok. İnsan, Afrika’dan evcilleşmiş bir hayvan çıkaramamış. Çok haklısınız.

Şimdi, içinde bulunduğumuz döneme iki büyük kriz şekil veriyor deniyor. Bunlardan biri, aslında yeterince görünmeyen biyoçeşitlilik krizi. Biyoçeşitlilik krizinin getirdiği önemli yüklerden biri de iklim değişikliği ve iklim krizi.

İklim krizi “biz” fikrini nasıl değiştirmeli?

G.V.: Mümkün olduğu kadar ukalalık gibi görünmemesine dikkat ederim ama “biz” kelimesini gezegendeki bütün canlılar için kullanıyorum. Ne “biz Kanadalılar”, ne “biz Budistler”, ne de “biz falanca basketbol takımını tutanlar”… “Biz”, tüm canlıları kapsamalı.

Biz”i bu şekilde kullanmadıkça ötekileştirme kaçınılmaz oluyor. Ötekileştirirken de kendimizi üstün görüyoruz. Ardından kendimiz üzerine kapanıyor; “Ben niçin böyleyim, niçin böyle değilim?” diye durmadan araştırıyor ve bir yere varamıyoruz.

U.P.:Peki hocam, Gündelik Hayat Felsefesi kitabınızdan hareketle sorayım: Şimdiyi yaşamak, düzene karşı bir itiraz olabilir mi?

G.V.: İntihar etmediğimize göre bir direniş var. Fakat bu düzene karşı bir direniş mi, yoksa biyolojimizin gereği mi; emin değilim. Çünkü genlerimiz, hücrelerimiz bizi yaşatmak istiyor. Tükenene kadar yaşatmaya çalışıyorlar. Neyin ne zaman tükeneceğini de pek bilmiyoruz. Hâlâ ölümün nedenini tam olarak bilmiyoruz. Ama tükenene kadar yaşamaya çalışıyoruz.

Türümüzün ne hâle gelebildiğini gösteren ibret verici bir film izlemiştim. İzin verirseniz iki dakika ondan söz edeyim.

U.P.: Tabii ki hocam.

G.V.: Marlon Brando’nun oynadığı, sanırım 1990’lardan bir film1. Belki siz de izlemişsinizdir.

Film, New York’taki Kennedy Havaalanı’nda başlıyor. Gece vakti bir uçak iniyor. Müzik, gizli birtakım işler yapıldığı hissini veriyor. Uçaktan birtakım şeyler karanlıkta indiriliyor, kamyona yükleniyor. Kamyon, bunları bir helikoptere taşıyor. Helikopter de yolların olmadığı New York tepelerinde bir yere iniyor.

Orada bir malikâne var. Malikanede insanları görüyoruz: zenginler, şık giyimli kadınlar, smokinli erkekler… Bir sofra için oradalar. Ev sahibi, garsonları teker teker odaya davet ediyor. Garsonlar getirdikleri yemekleri sunuyorlar. Her tepsinin üzerinde bir kapak var. Kapağı kaldırıyorlar ve yenilecek hayvanları tanıtıyorlar.

Bu hayvanların ortak özelliği, gezegenimizde kendi türlerinin son temsilcileri olmaları. Oradaki misafirler, son hayvanı yemek için yüz binlerce dolar ödüyor.

Türümüzün geldiği nokta bu. Bunu düşünebilecek hâle gelmişiz: Gezegeni yok ediyoruz, canlıları yok ediyoruz ve öyle bir ahlaki iklim içindeyiz ki, bilimkurgu bile olsa bunu tahayyül edebiliyoruz.

Türümüzün bu haddini bilmezliğine isyanım çok büyük. Üniversiteye isyanım var, öğrencilere isyanım var; özellikle sanatçılara, bu konuyu işlemeyen müzisyenlere isyanım var. Hepimiz, olumsuz anlamda, devekuşu gibi davranıyoruz. Tür olarak iflas ettik.

U.P.: Peki, bu noktada bir şeyi daha merak ediyorum: Alışkanlıklarımız bizi koruyor mu yoksa dünyamızı mı daraltıyor? Vazgeçemediğimiz için mi böyle oluyor?

G.V.: Alışkanlık mahpushanemiz, Utku.

Bir gün biri bana, “Niçin İstanbul’da yaşıyorsun?” diye sormuştu. Hiç aklımdan geçmemişti bu soru. Cevap dudaklarımdan çıkana kadar düşündüm; “Alışkanlıktan,” dedim. Sonra anladım ki gerçekten alışkanlıktanmış.

Eğer bir şeyi alışkanlıktan yapıyorsam; arkadaşımı, eşimi, herhangi bir şeyi ya da yaşadığım yeri alışkanlıktan sürdürüyorsam, artık onu sevmiyorum demektir. Çünkü alışkanlık sevmek değildir. Alışkanlık sorumluluk almak da değildir.

U.P.: Peki hocam, kitaba bakarken not aldığım noktalardan biri de şuydu: “Her şeyi yapabilirsiniz” sözü bugün neden bir yalana dönüştü?

G.V.: “Her şeyi yapabilirsiniz” sözü, bir anlamda, dünyada yurttaşları olarak yapmamız gereken onca şey varken onları telaffuz etmemek demek. “Her şeyi yapabilirsin” diyerek insanın bencilliğiyle oynuyoruz: Aklına ne esiyorsa, sana göre neyse onun peşinden git; dünyayı boş ver, diyoruz.

Bugün bu sözü böyle algılıyor, böyle değerlendiriyoruz. Oysa “Her şeyi yapabilirsin” yerine şunu söylemek gerek: Çok az ama çok önemli şeyleri hep birlikte yapabileceğimiz çok şey var. Bunu düşünmüyoruz.

Hâlbuki bütün güç bizim elimizde. Peygamberlerin kitaplarına gücünü veren, Tanrı varsa Tanrı’nın sesi belki; ama o kitaplara inanan bizleriz. Biz inanmasaydık o güç de olmazdı. Hitlerler de, demokrasi inancı da; bunların var olup olmaması hep bize bağlı.

Dünyada olup biten her şeyi, toplu hâlde yaptıklarımız yaratıyor. O toplu yaptıklarımız içinde de her gün, her saniye; her birimiz söylediğimizle, söylemediğimizle, yaptığımızla, yapmadığımızla bir tarih yaratıyoruz.

Ama bu tarihten kendimizi soyutlayıp “Ben, ben, ben” diye koştukça; kendi küçük dünyalarımızın, haklı da gördüğümüz rüyalarının peşine düştükçe, “Bu dünyayı ben değiştiremem, bari kendimi oyalayayım,” dedikçe yolumuza devam ediyoruz.

U.P.: Peki hocam, buradan özgürlük kavramına gelmek istiyorum. Özgürlük, belirsizliği ortadan kaldırmak mı demek yoksa belirsizlikle yaşayabilme gücü mü?

G.V.: Belirsizlik esas olan. James Webb Teleskobu’na çok kızmıştım. Dünyada yapılacak bu kadar şey varken, neyi merak ettiğimizi bile bilmeden uzaya bakıyoruz. Evrenin büyük bölümünü oluşturan karanlık enerji ve karanlık maddeyi bilmiyoruz. Uzayda neyi soracağımızı, neye bakacağımızı bile bilmeden o yamyam aleti yolluyoruz: “Toplayabileceğin ne varsa topla, biz sonra anlamaya çalışırız.”

Bence ne kadar yersiz bir şey. Burayı yaşatmayı henüz başaramamışken, kaosu anlamlı kılmaya çalışıyoruz. Oysa kaos esas olan zaten; belirsizlik esas olan.

Fizikte de, dünyada da, evrende de doğa yasaları var. Fakat bütün içinde bir belirsizlik var. Çok küçük parçaların hareketlerine yasalar koyabiliyoruz ama bütün belirsizlikle dolu.

Bu nedenle belirsizlik, özgürlüktür. Hapsolmamak; kurallara ve kanunlara hapsolmamak. Kanunlar insan için vardır, insan kanunlar için değil. Bilimde koyduğumuz kurallar da böyle olmalı.

U.P.: Hocam, kitabın başına bakarken “kaybolmak” kelimesine takılmıştım. Kaybolmak, kendimizi bulmanın bir yolu olabilir mi? Siz de kitapta, Duru’nun “Bu kadar çok konunun arasında kaybolur muyuz?” çekincesine “Keşke kaybolsak,” diye yanıt veriyorsunuz.

Belli bir düzen içinde ilerlemeye çalışıyoruz ama kaybolmak, kendimizi bulmanın bir yolu olabilir mi?

G.V.: Aşkta kaybolmuyor muyuz? Aşkta bir kaybolma özlemimiz zaten var.

Sevdiğimiz bir sanat eserinde de kayboluruz. “Stendhal anı” derler; pek ender gerçekleşir. Kendinden geçersin, sanatın mucizesinde ve güzelliğinde kaybolursun. Kaybolduğumuzda kendimizi buluyoruz.

Baudelaire’in şiirinde, zamanın inim inim inleyen ağırlığını omuzlarımızda hissettiğimiz anlar vardır; bizi yere doğru çeken bir ağırlık. Baudelaire, “Sorun, saat kaç diye. Kuş, yel, şu ya da bu size sarhoş olma saati diyecektir,” der. Ama neyle? İster aşkla, ister sanatla, ister sesle; neyle olursa olsun.

En coştuğumuz, en yükseldiğimiz, en iyi hissettiğimiz an o sarhoş olma anıdır.

U.P.: Şahane. Hocam, edebiyatla ben de ilgileniyorum ama bir edebiyat uzmanı değilim; okumaya çalışıyorum. İyi edebiyat bizi kendimizden çıkarabilir mi, diye sormak istiyorum. Çünkü kitapta, edebiyatın kimi zaman çok iyi bir terapist olabileceğini söylüyorsunuz, hatırladığım kadarıyla.

Edebiyat, kendimizi görebilmemiz için bir araç olabilir mi?

G.V.: İyi edebiyat bunu yapabilir. Kendi sorunlarımız üzerinde duracağımıza, Dostoyevski’nin karakterleri aracılığıyla kendimizi daha iyi tanıyabiliriz. Katil de olabiliriz, inanan da, inanmayan da. İyi edebiyat bunu mümkün kılar.

Ancak dünyada iyi edebiyatçı kalmadı; tek tük kişiler dışında. Çünkü artık iyi edebiyatçı, eserinden daha meşhur olan kişiye dönüştü. Kitabın kapağında adının, kitabın adından daha büyük yazıldığı; anlattıklarıyla dünyadan kopmuş, bireyin abartıldığı bir dünyanın yazarı oldu.

Edebiyat bir eğlence sanayine dönüştü. Böyle olunca da iyi edebiyat olamaz tabii. Edebiyatçıyı, bireyi bir bütün içinde görebilmeliyiz.

Bir bozacının hayatını tanıyalım; güzel. Ama o bozacının yaşadığı dünyada deprem olmuyor mu? İnsanlar işkenceyle öldürülmüyor mu? Gazeteyi okuduğunda bunları yaşamıyor mu? İklim krizi yok mu? Bozacı onu da yaşamıyor.

Ama bu kahramanlar, sanki bu dünyada yaşamıyorlarmış gibi. Yazarın kurduğu; gerçekliğin değil, yazarın düşlerinin, bencil düşlerinin içinde yaşıyorlar.

U.P.: Hocam, program gerçekten çok güzel akıyor. Ben son soruma geldim ve buradan evrime geçmek istiyorum. Kendi evrimimizi yönetmeye başladığımızda insan hâlâ insan kalır mı? Çünkü galiba artık kendi evrimimizi de yönetmeye başladık.

G.V.: Hayır, kalmaz. Mümkün değil.

Belki bu dünya; yapay zekâya, nükleer savaş tehlikesine ve iklim krizine rağmen sürdürülebilirse, Afrika’da çeşitli hayvanlar için ayrılan koruma alanları gibi alanlar olur. Orada birkaç bin, belki yüz bin insan ayrılır ve insanlar gelip bakar: “Hakiki insan böyleydi,” der.

İlla Homo sapiens 2.0 bile demiyorum; başka bir şey olacak. Nasıl bugün Kuzey Kutbu’nun dibinde eski tohumları saklıyoruz, “Tohumlar nasıldı?” diye koruma altına alıyoruz; insan da öyle olacak. Beş, on kişi bir köşede saklanacak.

U.P.: Hocam, sorularımı tamamladım. Ağzınıza sağlık. Her zaman olduğu gibi çok güzel bir söyleşi oldu. Sanıyorum bu, Antroposen Sohbetler’deki dördüncü söyleşimiz ve her biri gerçekten çok keyifli oluyor.

Bugün şimdide kalmayı, gündelik hayatı, belirsizliği ve özgürlüğü konuştuk. Söyleşimizin ana ekseninde de sizin son kitabınız, Gündelik Hayat Felsefesi: Şimdiye Övgü vardı.

Vakit ayırdığınız ve geldiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Eksik olmayın.

G.V.: Utkucuğum, birlikte kürek çekmeye devam. Bir küreksiz, bir kürekli sohbetlerinize davet ettiğiniz için ben de çok teşekkür ederim.

U.P.: Çok sağ olun hocam.

Bugün Antroposen Sohbetler’in sonuna geldik. Şimdide kalmayı, gündelik hayatı, belirsizliği ve özgürlüğü konuştuk. Konuğum, çok kıymetli hocam Gündüz Vassaf’tı.

Önümüzdeki haftalarda Antroposen Sohbetler’de yeni konuklarla ve yeni konularla yeniden buluşmak üzere. Hoşçakalın.


1The Freshman (Çaylak, 1990), Andrew Bergman’ın yazıp yönettiği kara komedi türündeki filmdir. Marlon Brando, nüfuzlu New York ithalatçısı Carmine “Jimmy the Toucan” Sabatini’yi; Matthew Broderick ise Sabatini’nin işlerine karışan genç film öğrencisi Clark Kellogg’u canlandırır. Film, nesli tehlike altındaki hayvanların “egzotik mutfak” için kaçırılıp sunulması üzerinden tüketim kültürünü ve mafya dünyasını hicveder.